yetimi güldürmek

Kategoriler ontolojik
yaratıcı ol, canımı ye

dün akşamüstü metro çıkışında bir adam dünyanın en tekdüze ses tonuyla ”yetim gülerse dünya güler” dedi ve burnuma bir kağıt uzattı. gözlerimi kaçırarak yoluma seğirttim. bir yardım vakfının fotoğraf sergisi eşliğinde artık bağış mı toplanıyor ne oluyorsa. yetimleri ağlatalım’cı filan değilim ama azımsanmayacak bir çoğunluğun tavrını temsil ettiğimi düşündüm o an. zaten görebildiğim kadarıyla kimse bu adamcağızı ve mesajını sallamadı. çünkü burada birkaç sıkıntı bir arada:

1- mesaj: çok hoş, pek naif. yetimler gülsün, hepimiz gülelim, hayat bayram olsun. ama maalesef bu mesaj yalan. gerçek hayatta böyle bir korelasyon yok. su 100 dereceye gelirse kaynar gibi bir şey değil yetim gülerse dünya güler. doğal olarak ikna olmuyoruz. he canım hee modu baş gösteriyor.

2- fazla genel yaklaşım: hem mesajın hem de bu mesajla insan toplamaya çalışmanın ortak derdi fazlaca genelleyici, kapsayıcı ve aşırı büyük olması. yetim hangi yetim? onu güldürmek niye bizim derdimiz olmalı? dünya neden gülmek için yetime tabi? bunca büyük ve genel kavram arasında insanların bu meseleyle kişisel bir bağ kurması, sorumluluk hissetmesi o kadar zor ve zorlama olur ki, olamıyor zaten.

3- zamanlama: akşamüstü metro çıkışı, beynim, eve gidem de köfte yoğurem düşüncesi ve market listesi arasında krosçek modunda. herkesin de beyni benzer bir yerlerde olsa gerek. iş çıkışı saati, eve dönüş acelesi, günün yorgunluğu… 18:00-21:00 arasının ideal ‘yetime hislenme’ aralığı olmadığı aşikar. gerçi gün içinde özellikle bu hassasiyeti besleyebileceğimiz belli bir saat var mıdır, ondan da emin değilim.

burnumuza uzatılan kağıdı almadık. almıyoruz. bundan sonra da genellikle almayacağız. çünkü mesaj çok genel, misyon çok büyük, beklenti gerçekdışı. oysa o metro merdivenlerinden çıkan birçok insan, kendi tanıdık çevresi aracılığıyla, yetim kalmış (bunun da neden altı çiziliyor bilemiyorum. annesini kaybetmek daha mı az önemli sanki? neyse,) yetim kalmış, sakat kalmış, okula gidecek ama parasız kalmış birini duysa, ve bu durum dünyanın sonu gibi abartılarak nakledilmek ve duygu sömürüsü yaratmak yerine, tane tane, dinleyen kişinin muhakemesine ve yapabileceklerinin çeşitliliğine hitap edecek şekilde anlatılsa, çoğumuz elimizden gelen yardımı yapmaya zaten gönüllü oluruz bence. biz olmanın, buralı olmanın güzelliklerinden biri bu.

conclusion: nereye, kime, ne zaman, ne şekilde, kim aracılığıyla gittiğini bilmediğim yardıma inanmıyorum ben. arkasında dünyanın ennn prestijli/güvenilir/devasa kurumu bile olsa. şüphe ettiğimden, güvenemediğimden değil, şahsi olarak bir bağlantı bulamadığımdan. bu nedenle hevesli greenpeace’çiler yanıma yanaşıp ”çevremizi önemsiyor musunuuuz?” diye sorduğunda gönül rahatlığıyla ”hiç önemsemiyorum” diyerek uzuyor, panda tişörtlü wwf’ciler sırıtarak ”hayvan haklarııı” diye üzerime yürüdüğünde ”kredi kartım yok” cevabıyla hemen sadede geliyorum. (kredi kartım var.) yardım söz konusu olduğunda muhatabımı bilmek istiyorum sanırım. en azından ortak bir tanıdığımız olsun istiyorum mesela. ayrıca, eğer yardım edeceksem bunun şekline ve çapına kendim karar verebileyim istiyorum. bu bir öğrenciye derslerinde yardımcı olmak da olabilir, zor durumdaki bir yetişkine iş bulması için aracı olmak da, bazen sadece sıkıntılı bir insanı yorum yapmadan, öğüt vermeden dinleyen bir çift kulak olmak da. neden biri diğerinden daha değerli olsun ki? yardımın sadece para vermek olarak görülmesi yardımı ucuzlatan bir şey gibi geliyor bana. oh ne kolay, çek kredi kartımdan 100 lira, görevim bitti, vicdanım rahat.

vicdan konusunda kesinlikle iddialı bir birey değilim. kamusal vicdan konseptinin gönül titreten meselelerine eğilmek ve ağlaşmak için de yanlış adres burası. ama iddialı ve şaşaalı vicdanların gerçekliğine ikna olamıyorsam, karşı taraf da sandığı kadar erdemli değildir belki.

yetimi güldürmek” için 6 yorum

  1. Cok lotussun beybi.
    Senin gibiler icin old soul diyorlar sanirim.
    Hayatta bircok konuyu halletmis, yol gostermeye gelmis ruhlardan.

    Saygiyla huzurundan cekilirim, ohmmm namasteY 🙂

    1. şu son derece çemkirik abla modumla old soul olmayı başarmış ilk insan olabilir miyim acaba? sen de benim forever karizmatik dragon guru’msun cicim!

  2. : ))) 18:00-21:00 arasının ideal ‘yetime hislenme’ aralığı olmadığı aşikar.

    Bu aralar broşürcüler sık sık yolumu kesip ‘ilgilenmiyorsanız bile ilgilenirmiş gibi yapın, beni gözetliyorlar’ diyor.

    arka arkaya 5-6 tane çıkıyor böyle. hepsini dinlesen 3’er dakikadan, 15-20 dakikanı yedin. ben de işsizoğullarından olduğum için eskiden empati göstersem de artık agresif tepki veriyorum.

    Çünkü, hem burda benim vicdanımı yormaya çalışıyor- bence bu ayıp. Bir de çaktırmadan bir sorumluluk yüklemek var. Ve bir de defalarca ısrar edip, kendi halinde yolda yürüyen beni rahatsız ediyor. Bu hem o reklamı yapılan markaya zarar hem de bana zarar.

    Yani kısacası senin yetimlerle ilgili örneğini de düşünecek olursam, yine karşımıza bir şeyin ‘üslup’ olarak değer kazandığı/kaybettiği çıkıyor. Samimi gelmiyor.

    Aynı şekilde broşürcülerin olduğu alanda çocuklar için yardım toplayan bir kadın vardı. Akşam saat 22:00, elinde sigara ve o saatte orada çocuklara elinde kavanozla yardım topluyor?

    Ne diyim ben şimdi?

    1. doğru kelime üslup, evet. ne kadar önemli bir şey. rezil de ediyor vezir de. bir amacın ‘iyi’ olması ayrı, iletişim üslubu apayrı. sadece yüreklerin güzelliği yetmiyor işte, marketing de önemli. ve 2 satır okusalar, her şey çok açık ve net aslında. bu insanlar bu sorumluluğu almıyor da sonra onları dinlemek bizim sorumluluğumuz mu oluyor? komik.

  3. bir keresinde elinde broşürle ‘afedersiniz, çevreci misiniz?’ diye soran gence ‘hayır, sanayiciyim’ demiştim. şu dünyada herkes size bir şeyler satmaya çalışır, istisnasız.

    1. süpper cevap :))) bundan sonra bu da aklımda olsun.
      hakkaten satış dünyası. da bari kitabına göre yapmayı becerseler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir