sevgili blog dostları, tam 11 yıl önce şu blog’u açtığımda bu kadar zeki, eğlenceli, sevgi dolu ve sadık okurlarım olacağını söyleseler inanamazdım sanırım. hayatımın en türbülanslı dönemlerinden biriydi. kafamda kendi kendime döndürüp durduğum şeyleri bari yazıya dökeyim, belki bana eşlik etmek isteyen bir allahın kulu çıkar diye düşünmüş olsam gerek.

zaman içinde blog sayesinde tanıdığım o kadar çok insanla gerçekten tanıştım ki, 10-15 kişi olmuştur sanırım – yani bence çok =) her birinden sonra keşke daha fazlasıyla da tanışabilsem diye hayıflandım. henüz tanışmamış olsak da iyi ki hepiniz varsınız. topluca delirmiş olamayacağımıza göre, bana kendi ruh sağlığımın bir tür sağlamasını veriyorsunuz yorumlarınızla, sorularınızla, desteğinizle.

peki neden yazmıyorum? sırlarla dolu nedenlerim yok açıkçası. uranüs’ün boğa’ya geçmesiyle birlikte minnoş şahsım 7 şiddetinde ontolojik depremlerle cebelleşiyordu. öyle ölümlü kalımlı şeyler değil, trajik bir durum yok. belki birçoklarına göre sebep veya konu bile değildir hatta. ama benim kendi içimde bunları işleyip sindirmem zaman aldı. önce kocamdan ayrıldım, sonra kariyerimi yıllardır istediğim, hazırlandığım, yükseldiğim yöne çeviren bir projeye denk gelip yine 180 derece değiştirdim. tabii burada 2 satırda özetlediğim şeylerin gerçek hayattaki tezahürü öyle 2 günde olamadı. bir yandan kendi terapime başladım ve devam ettim, diğer yandan hayatımı yeniden dertop etmekle, parçalarımı toplamakla geçirdim haftaları, ayları.

pandemiden birkaç ay önce barış yanıma taşındı (my gay bff, mutlaka adı geçmiştir. beyrut’a -ve daha nice tatile- beraber gittiğim can dostum. hatta birlikte 2019 kasım’ında bi budapeşte patlattık, spa’lardan spa’lara aktığımız, sıcak sularda camış gibi oturmaktan buruş buruş gezdiğimiz nefis bir tatil yaptık. başka da yapılacak bir şey yoktu zaten, sıkıntılı bir şehir. ay hemen 2 satırda kekomançi budapeşte’yi gömmeden gidemedim gördünüz mü – formumdayım bu akşam! neyse, tamamen-gereksiz-seyahatler-vol-5817. üstüne yeni yıla da paris’te göt donduran bir gecede pont des arts’da kadeh tokuşturarak girdiydik.) velhasıl sene aşırı güzel başlamıştı ki hoşgeldin pandemi. güle güle tatil planları.

başıma bir şey gelmeyecekse, ben pandemiyi adeta bir bayram havasında geçirdim dostlar. neyse, burda kimse yabancı değil. hem it gibi çalıştım hem de kişneye kişneye gülmekten karın kası yaptım. aslında işimin geleceği epeyce belirsizdi, yani neyime güvendim de panik olmadım bilemiyorum (bkz. şuursuzluk). çünkü aylarca atölye çalışması için fabrikalara gidemedik sonuçta. ama bu kız ekmeğini taştan çıkartır biliyorsunuz. oturduğum yerden iş ürettim, proje yaptım, almanlara saçımı süpürge ettim. onlar da insan görünümlü bir isviçre çakısı olduğumu tez elden çakozladılar. velhasıl seneyi pandemiye rağmen verimli ve emeğimden memnun bir şekilde geçirdim.

bu arada lgbti kültürüne o kadar girdim ki, yani mümkün olsa gay olayım dicem, o derece. ama hiç içimde yok maalesef – ille de erkekçilik! rupaul’s drag race favori yarışma programım oldu, pose’u kah gözyaşlarıyla kah kıkırdayarak izledim, paris is burning’de bir kültürün doğuşuna şahit oldum, dışarda virüs kol gezerken ben evde kan-ter içinde vogue dansı, ördek yürüyüşü çalışıyordum. velhasıl barış’cığımla dosttan öte kardeş gibi olduğumuz, gündüz zoom başında hayvan gibi iş yapıp, akşam instagram meme’leriyle koparak mutfakta şahikalar yarattığımız, önce topaç gibi 5’er kilo alıp sonra her gece tarabya’dan sarıyer’e yürüyerek 7’şer kilo verdiğimiz hareket dolu aylar demekti benim için pandemi.

sanırım dünya ilginç bir yer olmaktan çıktığında, kendi dünyamızı yaratmayı seçtiğimiz, seçebilme lüksüne sahip olduğumuz bir dönemdi. her gece uzun yemekler yedik. gönül sohbetleri başlığı altında bütün ilişkilerimizi, ailelerimizi, dostluklarımızı, kariyerlerimizi, velhasıl seçtiğimiz veya seçmediğimiz ancak bize ait olan her şeyi masaya yatırdığımız yoğun, derin, ayıltıcı sohbetler ettik. ayna tuttuk birbirimize. ve kaçınılmaz bir şekilde içimize dönüp hakikatimize baktık. artık işlemeyen yerleri tespit ettik, üzerine yeniden düşündük, yeniden konuştuk. yaralarımızı birlikte sardık. sanırım tam da barış’ın varlığı sebebiyle buraya yazamadım. çünkü her günü 1000 japonkedi formunda, ferzan özpetek filmi tadında yaşıyordum zaten.

ama böyle yazdım diye 8 ay full düğün-bayram gibi geçti sanılmasın. her krizin sonunda kollarına koşup hönkürerek ağlayabildiğim bir dostumla da olsam, grup dinamiklerinin beni canımdan bezdirdiği bir yılı da geride bıraktım. ben ki bugüne dek, hiçbir anlam bulmadığım veya atfetmeye kasmadığım nice işte sırf birlikte çalıştığım insanların dostluğunun yüzü suyu hürmetine yıllar geçirmişim… hayallerimin işine girdim ve birlikte çalışmak zorunda kaldığım insanlar beni afallattı. her kim ki insan hakları bidi bidi diye bayrak tutuyor temkinli yaklaşın dostlar! zira insan hakları için savaşan bu asil ve cesur yüreklerin bazıları sizin hakkınızı ezip geçmekte hiçbir sıkıntı görmeyebilir. daha fazla detay vererek bu yazıyı 5 km uzatmak istemiyorum, ama bugüne dek hayatıma girmiş bütün diğer insanların total samimiyetini, tutarlılığını, bilgeliğini belki de ilk kez bu kadar net gördüm. benim için senenin şoku virüs falan değil ömrümde ilk defa insan ilişkilerinde dikiş tutturma mücadelesiydi. üzüldüm, yıprandım, isyan ettim. ama kışın sonu bahardı. yazın nadasa çekildim, denize bıraktım, dostlarımla paylaştım dertlerimi. sonbahar geldiğinde, bir şeyler bir anda netleşiverdi. kendi kör taraflarıma ışık tuttukları için ekibime içimden teşekkür ettim. tabii ki bu, ekip işinin benim için kolaylaştığı anlamına gelmiyor. hala plansızlığın kalesiyiz. hala grup çalışmasından nefret ediyorum. ama bir şekilde bunları kabullendim sanırım. mümkün mertebe bağımsız bir özne olma kimliğimi koruyarak devam ediyorum. çünkü işin kendisini çok ama çok seviyorum. insanlık için çalışıyorum geyiğine hiç girmeyeceğim. bir bankacı da, tır şoförü de, bakkal da insanlık için çalışıyor. bir insan olarak işim bana iyi hissettiriyor diyeyim. bu da benim için herhangi bir işe dair yeterli ulviyet seviyesi zaten.

ama önce sonbahardan biraz daha başa sarayım. 2-3 ay takılırız diye yanıma taşınıp aylarca birlikte mahsur kaldığım barış’ı temmuz’da törenlerle ayrı eve uğurladım. çok yakında da ingiltere’ye uğurluyorum. kendisini kraliçe’ye kaptırdığım için mahsunum. tek tesellim eylül’den itibaren başlayacak olan doktoram sebebiyle zorunlu olarak senede 4-5 kere ziyaretine gidecek olmam. hah bakın bu haber de yeni: varoluşçu analiz temel eğitim programından mezun oldum ve hızımı alamayıp londra’da aynı alanda doktoraya kabul edildim. valla nerden nereye değil mi? ilgimi çektiği için bir kuple tadına bakayım diyerek girdiğim terapi dünyasına balıklama daldım çıkamadım. ay hiç bana göre değil diyerek kaçtığım ilk doktoradan bahsetmiştim burada. allahın sopası yok. 40 yaşında 2. doktora çıkarmamla karşı karşıyayız. neyse ki büyük kısmı online, o yüzden bu saatten sonra kalkıp da trafiğin tersten aktığı o tuhaf ülkeye taşınmam falan gerekmeyecek. bir ayağım oralarda olacağı için memnunum ama ben avrupa’nın en çok istanbul’a dönüşünü seviyorum bildiğiniz gibi =) herkes de mutlu olduğu yerde olsun.

eveeet… sanırım büyük başlıkları yazdım. geriye daha küçük kalemler kaldı:

varoluşçu analiz eğitiminin bana kazandırdığı en şükela arkadaşım, müstakbel ortağım, kuir aktivistim alp’le varoluşçu analize dair bir podcast serisi kaydettik. yazın 2 oturuşta 7-8 bölüm çıktı, artık nasıl dolduysak konuyla ilgili?! ama hala kıçımızı toplayıp edit’lerini bitiremedik. bitince burdan duyururum.

begüm’le 2. kitap için kolları sıvadık. kendisi lohusa ben ise forever-meşgul olduğumdan sitemizdeki yazıları elden geçirip en sevdiklerimizi toplayarak light bir kitap hazırlıyoruz. 2021’in bir noktasında raflarda oluruz sanırım.

4 kitaplık çocuk serimin düzeltmeleri için bir türlü masa başına oturamadığımdan o iş hala beklemede. artık editör bile arayıp sormuyor, benden umudu kesti bence. ocak ayında kendimi de şaşırtan bir güzellik yaparak sahalara geri dönmeyi hayal ediyorum bazen. bakalım bu hayalimi gerçekleştirebilecek miyim…

yıllarca farklı app’lerle meditasyon yapmaya kasıp kasıp bir noktada kaotik zihnimle sulh olmayı seçmiştim. taa ki ışıl, insight timer’ı önerinceye kadar! meğer benim maymun zihnimin muhtaç olduğu çeşitlilik bu app’te mevcutmuş. bin-ler-ce guided meditasyon!!! şekerci dükkanında velisiz kalmış bir bebe gibi, her sabah gözümü açar açmaz ilk iş bir meditasyon seçiyorum. ilgilenenlere tavsiye ederim.

meditasyon sonrası ikinci aksiyonum italyanca çalışmak oluyor. yaa ben bu italyancayı tee üni’deyken italyan kültür’de 7 kuru tamamlayıp öğrenmiştim zaten. ama dil nankör be dostlar. paris’te ne güzel küfür kıyamet patır patır konuşuyordum. istanbul’a dönmemle birlikte kullanmaya kullanmaya içine kaçtı italyancam. ve işte bu yılı italyanca yılı ilan ettim. önce duolingo app’ini yükledim. sonra da 1 aydır her sabah min 5 max 10 dakika oradaki alıştırmaları yaparak çalışmaya başladım. va bene. 2021 sonunda bu kız yeniden konuşur.

tango pandemide külliyen patates oldu. çok özlüyorum. ama yasaklar biter bitmez pilates’e geri döndüm. şimdi de megaformer diye bir derse gidiyorum. kabir azabı gibi. her derste neden gittiğimi sorguluyorum. ama yine de gidiyorum. bakalım bu azmimi nereye kadar sürdürebileceğim.

bütün bunlar bir yana, 16 yaşımdan beri ilk defa hayatımda bir ilişki yok. ciddi ciddi yalnızım. ve bu yalnızlık şu an bana çok iyi geliyor. kendimle olmanın tadına vardığım bir dönemdeyim. ege nasıl bir insandır, hayatının geri kalanıyla neler yapmak ister, yalnızlık neye benzer… kimilerine saçma gelebilir belki, ama bu sorularla baş başa olmak içimi tarifsiz heyecanlarla dolduruyor.

blog’daki bazı çok eski güncellemeleri yapmayı ihmal ettiğim için foto yükleyemez oldum. ve bu sorunu halledecek birini de bulamadım. o yüzden fotosuz bir şekilde blog’a kaldığımız yerden devam edelim bakalım. çok düzenli yazamayabilirim ama en azından haftada 1 ses vermeye niyet ediyorum. sizden gelecek konu talebine veya istek parçasına daima açığım. japon abla’ya derdini dökmek isteyen olursa da alırım bi dal.

so tell the bloggers that I’m back in town!

yeni yazı” için 20 yorum

  1. Mail kutumda görüp ,inanamayıp dönüp bir daha başlığı okudum.
    Eski yazılarla idare ederken yeni yazı görmek kışlık montumda 500 tl unutmuşumda bulmuşum hissi verdi.

  2. hoşgeldin, okuduğum en “şahane geçmiş pandemi yazısı” buydu 🙂 hakikaten dolu dolu geçmiş, doktora konusunda da tebrikler. Podcast delisi biri olarak lütfen rica ediyorum nereden nasıl dinleyebileceğimiz bilgisini!

    1. teşekkürler! hakkaten şahaneydi, ama aralarda gözyaşı ve isyan sosuyla marine bir şekilde. yine de isyanım pandemiye değil insanlaraydı. podcast online olunca buradan mutlaka linkini paylaşacağım 😉

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir