yaz kitapları

Kategoriler ontolojik
yaz kitaplarim

* kafamda bir tuhaflık / orhan pamuk

yaza orhan pamuk’un kırmızı saçlı kadın’ı ile giriş yapmıştım. kafamda bir tuhaflık’la devam ettim. kalın bir kitap olmasına rağmen okuduğum en akıcı orhan pamuk romanlarından biriydi, hatta hemen favorilerim arasına girdi – diğerleri beyaz kale, yeni hayat ve 2000’li yılların deneysel edebi ortamında bile aşk romanının hakkını sonuna kadar veren, yani derdini uzun uzun anlatırken okuru da bu derdin doğasına derinden ortak eden masumiyet müzesi. kırmızı saçlı kadın’ı beğendiğimi zaten yazmıştım, ama kafamda bir tuhaflık’ta tadına doyamadığım ustalık o derece güzel ve etkileyiciydi ki, kısa kesilmesini istemediğimi farkettim. orhan pamuk uzun uzun yazsın, ben okurum.

kitabı sonradan birilerine verdiğimiz için şu an elimin altında değil, dolayısıyla okurken oldukça ilginç bulduğum yerlerden tek tek bahsedemeyeceğim. ama bu romanı, çok başarılı bir anlatıma sahip olmasından başka, aşığı olduğum şu istanbul şehrinin yakın tarihini anlamak açısından da değerli buldum. bütün o tepe’leri dolduran binlerce, on binlerce insanın hayat hikayesinin aslında istanbul’un son 40-50 yılının da hikayesi olduğunu düşündürdü bana kafamda bir tuhaflık. ”bir torba kömür için akp’ye oy veriyorlar” diye feryat eden beyaz türklere zorunlu eser olarak okutulmalı. mevlut karakterinin derinliği bana o kadar çarpıcı geldi ki kitabı bitirdikten sonra uzun süre otobüslerde, sokaklarda, halinde tavrında bir farklılık sezdiğim kimi adamlara gözüm takıldı, işte belki bu adam da bir mevlut diye düşündüm kendi kendime. velhasıl uzun süre yanımda gezdirdim mevlut’u. hemen o günlerdeki darbe girişimini birlikte yorumladık. sokaklara dökülen insanlara başka türlü baktık beraber. bir de sanırım ben bu romanı, nuri bilge ceylan’ın kış uykusu ile kardeş ilan ettim. türk entelinin hamlığını, yavanlığını, terbiye yoksunluğunu bu derece basit birkaç sahneyle böylesine vurucu bir şekilde anlatmayı beceren kaç eser var? evlerine kahvaltı sırasında uğrayan alt tabaka baba-oğul için bir ayağa kalkmaya tenezzül etmeyenleri alın, mevlut’e sırf bozacı olduğu için ”kızlarını okula gönderiyor musun? iyi iyi aferin.” demeyi marifet bilenlere vurun. tamam kız çocukları okusun. bütün çocuklar okusun ille de bu kadar istiyorsak. ama o eğitimin sonunda kimlere benzeyeceklerini görmek eğitime dair derin kuşkulara fırlatıyor beni.

değindiği her dönemin, ele aldığı her karakterin, ilmek ilmek ördüğü her olayın hakkını veren kafamda bir tuhaflık uzun zamandır okuduğum en doyurucu, en roman gibi romandı.

* rüyanın öte yakası / ursula le guin

aslında beni bu kitaba götüren kitap, blog dostum eren‘in verdiği eşzamanlılık adlı kitap. allan combs ve mark holland tarafında yazılan kitap kuantum fiziğine ilgi duyanlar için çok kapsamlı ve ufuk açıcı ama bir o kadar da zor. kimi yerlerinde bir cümleyi anlamak için birkaç kez okumak, hatta kitabı bir kenara koyup üzerine düşünmek gerekiyor. eşzamanlılık’ı bu yoğunluğu sebebiyle hala bitiremedim. ama orada gönderme yapılan kitaplardan biri olan, le guin’in rüyanın öte yakası romanını defterime not almıştım. işte tam o günlerde diclelere yemeğe gitmeyelim ve ben dicle’nin kütüphanesinde bu kitapla göz göze gelmeyeyim mi! alın size eşzamanlılık. bu tesadüfü anlattıktan sonra elbette kitabı hemen o gece ödünç aldım ve okumaya başladım. ursula le guin’i müge’m çok sever, bana da yıllar önce yerdeniz büyücüsü’nü okutmuştu. ama nedense hiç etkilenmedim. sanırım bir şeylerin adının tam olarak konmadığı, masalsı bir şekilde temsilen anlatıldığı edebiyat eserleri bende çocuk kitabı algısı yaratıyor. benzer şekilde momo’yu da 34 yaşımda acayip sıkılarak okumuş, en geç 12 yaşında okunup aradan çıkarılması gereken kitaplara yazmıştım kafamda. bana gerçek dramlarla, damardan karakterlerle geliniz ey yazarlar!

nitekim ursula abla bu kitabında tam da böyle gelmiş. gerçekliği, rüyasında gördüğü olaylarla eğip büken, uçtan uca değiştiren bir adamın terapistiyle olan ilişkisi kitabın temel konusu. hırslı ve idealist terapistimiz, rüyalarından korkan hastasının aklıyla oynamalara doyamazken, endişeli hastamız da sürekli değişen gerçekliğin içinde ruhsal bütünlüğünü koruma çabası veriyor. oldukça karanlık bir kitap ve aslında kitabın büyük bir kısmına yayılan distopyalar da hiç ilgimi çekmez normalde. ama işin içine kuantum girmiş, eh anlatım da sürükleyici olunca sanırım beğendim bu sefer. kesinlikle sıra dışı. kitabın sonlarından bir alıntı: ”t. s. eliot’ın bir şiirinde, insanın gerçekliğin fazlasına tahammül edemediğini söyleyen bir kuş vardır; oysa kuş yanılıyor. insan evrenin bütün ağırlığını seksen yıl boyunca gıkını çıkarmadan taşıyabilir sırtında. asıl gerçekdışılıktır onun tahammül edemediği.” sadece aklına güvenen, aklıyla hareket eden insan nüfusunun fazlalığını düşününce bu iddiaya katılmamak ne mümkün.

* regarde les lumières mon amour / annie ernaux

annie ernaux sevgimden daha önce de bahsetmiştim. bu kadının steril tarzına hastayım. ama yeni roman’cıların, mesela bir alain robbe-grillet’nin delinin biri bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış tarzı ruh hastası sterilliği değil burda kast ettiğim. korkmadan okuyunuz! paris’teyken tesadüfen yeni kitabını gördüm. şaşırtıcı bir şekilde popüler kitaplar arasındaydı. şaşkınlığım popüler olmasına değil ama hemen yanındaki diğer kitaplar o kadar ‘şehirli kadının flört günlükleri’ temalıydı ki sanırım annie ernaux’nun kendisi de o an orda olsa manidar bir gülümsemeyi bastıramazdı. neyse, bu kitap türkçe’ye çevrilir mi bilemiyorum, fransızca bilenlere tavsiye edeyim. çok kısa bir anlatı, 97 sayfa. ernaux, birkaç yıl boyunca sürekli gidip geldiği mahalle hipermarketine dair gözlemlerini, çağrışımlarını, duygu ve düşüncelerini tıpkı bir günlük yazar gibi bir araya toplamış. böyle yazınca kulağa çok kuru geldiğinin farkındayım. zaten yazar da bize lunapark sözü vermiyor. ama tüketimle ilişkimizi sorgulamak açısından farklı ve orijinal bir yol izliyor. süpermarketin kısa tarihçesi, bizde uyandırdığı hisler, ürünlerin arasında gezinmek, tercihler yapmak, kasa kuyruğunda başka insanların satın aldıklarına bakarak onlar hakkında yargılara varmak, market görevlileri, ürün dizilimleri, mevsimlere, özel gün ve haftalara göre değişen, ön plana çıkartılan ürünler, sözler, vaatler… kitabın ismine bayıldım bir de: ‘ışıklara bak aşkım’ diye çevirebiliriz. daha rafta görür görmez bu cümlenin bir sevgili tarafından değil bir anne tarafından söylendiğine iddiaya girerim diye düşünmüştüm. annie’ciğim beni yanıltmadı. kitabın bir yerinde, gerçekten şahit olduğu bir sahnede, gerçekten sarf edilmiş bir cümle olduğunu okudum: noel sebebiyle ışıklarla süslenen süpermarkete girerken pusetteki çocuğuna böyle diyor gözleri parlayan genç anne. çocuğuna aşkım diye hitap etmek mi daha tuhaf yoksa hayatın ışıltısını süpermarkette bulmak mı, karar veremiyorum. neyse ki bütün bu anomaliler sadece bize özgü değilmiş, bunu öğrendim bi de bu kitaptan.

* zor tercih /graham greene

yazlığa giderken yanıma hangi kitabı almıştım ve 2 günde bitti de, annemin kitaplığına dadandım hatırlamıyorum şu an. ama zor tercih’i görünce hadi biraz da klasiklerden gideyim diyerek atladım. aman ne ihtiraslar, ego savaşları, kin, nefret, gereksiz acılar! sonra internetten baktım da greene terazi burcuymuş, bana feci şekilde nietzsche’yi anımsatmasına şaşmamalı. kendi kendine gelin güvey olmalarda, bir o tarafa bir bu tarafa savrulmalarda son nokta. üstüne üstlük kitabın çevirisi de iyi değildi. ama yoklukta bu kitap da işimi gördü, uykusuz gecelerimde bana eşlik etti.

* cinselliğe nasıl farklı yaklaşırız / alain de botton

yazlıktan 2 günlüğüne bodrum’a dicle ve burak’a kaçtım. bu kitap hayatıma o noktada yine dicle’nin kütüphanesinden girdi. konusu zaten kapaktan anlaşılıyor da kitabın orijinal ismi how to think more about sex iken sel yayınları niye daha ilk dakkadan sansüre gitmiş merak ediyor insan. nedense bülent somay’ı hatırladım: ”bizde her şeyi sekse indirgemek diye bir laf vardır” derdi, ”bu lafın kendisi seks hakkındaki tutumunu ele veriyor söyleyenin. insanın en temel özelliklerinden, fonksiyonlarından, keyiflerinden biri olan seks aşağılık bir şey mi ki onunla ilgili olarak indirgemek fiilini kullanıyoruz?” galiba buralarda yine cinsellik hakkında halihazırda düşündüğümüzden daha çok düşünmemizi tasvip etmeyen birileri var.

kitaba dönersek, tüm alain de botton kitapları gibi net, akıcı, düşündürücü ve sempatik. ama yine tüm alain de botton kitapları gibi birçok gerçeğe işaret etmekle yetinip pek bir çözüm önermeyerek havada kalıyor. bu adamda da bir isviçreli sterilliği yok mu?! kibar, ölçülü, zeki ama asla rahatsız edici değil. her annenin hayali, ideal damat. hal böyleyken bir noktadan sonra onca yaratıcı gözlem, bir tutam espri, iki ölçek de tevekkülle harmanlanıp suya sabuna dokunmadan paketleniyor. hayat böyle, diyor. alain’cim bu ne konformist bir tavır? sen eskiden daha bi cesurdun sanki. yani. çok değil de, bi tık daha cesurdun. neyse, özellikle uzun ilişki sahiplerine ve evlilere tavsiye ediyorum bu kitabı. siz anladınız onu.

* funny in farsi / firoozeh dumas

işte uzun zamandır okuduğum en eğlenceli kitap! iran’a gideceğimi öğrenince canım cicim tülin tarafından şahsıma anında ödünç verildi. iran gezimin gıybetini elbette gezi dönüşü yapacağım ama evlere şenlik birkaç temel bilgiyle başlayayım: bu geziye teyzem ve teyzemin 60+ kankalarıyla beraber gidiyorum – eniştem son anda turdan çıkıverince yerine koşaraktan ben dahil oldum. ama bu ekibi yaşını başını almış diye hafife almayınız. her biri ayrı cevval, ayrı becerikli kadınlar ve adamlar. daha gitmeden iran hakkında gezi, tarih, mimari ne buldularsa hatmetmeye başladılar bile. 68 kuşağının bu azmine hayranım. ama tahmin edersiniz ki bu türden öğrenme hevesleri bende hiç yok. hayat felsefesi ‘gelin ata binmiş, ya nasip demiş’ ve ‘kervan yolda düzülür’ ün dengeli bir bileşimi olan japonkedi için bir yere gitmeden önce bu kadar bilgi edinmek, bir filme girmeden önce ilk 45 dakkasının özetini okumak gibi bir şey. dolayısıyla iran öncesi sinopsis düzeyinde kalan dozunda bir tanışıklık için tülin’in verdiği bu kitap cuk oturdu.

funny in farsi, aslen iranlı olan ama babasının işleri sebebiyle 70’lerin başında ailesiyle abd’ye taşınan 7 yaşındaki firuze’nin gerçek hayat hikayesi. ya da hikayeleri. hem kendisinin hem de yakın-uzak aile bireylerinin yaşadığı onlarca çok komik, bazen de trajikomik olaydan oluşuyor, yabancı olmanın en eğlenceli ve en içli taraflarını büyük bir ustalıkla bir araya getiriyor. bu kitabın bir süredir amerika’da okullarda da okutulduğunu söyledi tülin. çocuklara-gençlere yabancılık kavramının binbir yüzünü tatlı tatlı sorgulatmak ve önyargıları kırmak için harika seçim.

kitaptaki hikayelerin hepsi amerika’da geçtiğinden tam da istediğim gibi, iran değil ama iranlılar hakkında kafamda çok net bir portre çizmeye yaradı bu kitap: bildiğin türk gibiler. okudukça çok fazla ortaklık, benzerlik, kardeşlik keşfediyor insan. elbette birçok farklılık da var. ama eminim ki firuze danimarkalı filan olsaydı o farklılıklar daha fazla olurdu. çok sevdim bu kitabı.

* kaderini arayan ortadoğu

bu son madde bir kitap değil, belgesel. ama funny in farsi’den sonra zihnim direkt link attıysa vardır bir hikmeti. müge’nin tavsiyesiyle izlediğim bu ortadoğu belgeseli bana çok fazla şey düşündürdü. ama baştan söyleyeyim, berbat bir çevirisi var. yani her şeyi anlarsınız, bi google translate değil de sanki belgeseli seslendiren abi o anda simültane tercüme yapmış gibi. özneler, nesneler sık sık havada uçuşuyor. bu teknik bir hata sayılır ve elbette çok vahim. ama geçiyorum. çünkü benim kulağımı en çok tırmalayan şey düşük cümleler değil seçilen bazı kelimelerdi:

”ingiltere o dönemde süveyş kanalını kontrol altına almak istiyor ve mısır’ın olumsuz tavrından NEFRET ediyordu.” (nefret’i bastırarak okuyor adam)

ya da

”fransa’nın bu tavrı ingiltere ve amerika’yı DEHŞETE düşürmüştü.” (yine bastıralım)

şimdi, ortadoğu tarihine HİÇ hakim değilim, dolayısıyla ben bu belgeselin genel olarak mümkün mertebe tarafsız olduğunu düşündüm. ama sık sık böyle cümleler duymak, ortadoğu sorunlarının bir sebebinin de insanlığın tarihi ve politikayı yanlış kelimelerle dile dökmesi gibi geldi bana. çünkü bu toptancı ve çocuksu anlatımı dinlerken bilinçdışına ister istemez sızıveren kalıplar var: sanırsınız ki tüm ingiltere, jack, john, mary, cemil cümle işi gücü bırakmış mısır’dan nefret etmeye durmuş. ya da amerikalılarla bir olmuşlar ve fransa’ya karşı dehşetler içinde savruluyorlar. elbette hiçbir hükümet masum değil. politika bir oyun. epey de acımasız bir oyun. ama hükümetlerin bu oyun dahilindeki icraatlarını tüm bir ulusa yaydığımızda: burası bize vaadedildiydi diyerek elalemin toprağına selamsız sabahsız çöküveren yahudiler, almanya’nın soykırıma uğrattığı aynı yahudiler, filistin’in anasını belleyen aynı yahudiler. bu arada işine geldi mi yahudilere ”dur dur, vericem size oraları” diye sözler veren, işine gelmedi mi ”ben ettim siz etmeyin hacılar” diyerek araplara yamanan ve sovyetlere karşı totosunu garantiye alan da yine aynı kaypak ingilizler. fransa’ya hiç girmiyorum: adalet sadece fransa’da işleyen bir kavram, cezayir’e geliverince nedense devre dışı kalıyor. özetle, ortadoğu’daki civcivliliğin sebebinin aslında ortadoğulu olmayan devletler olması kadar, tarihin bu devletlerin dış politikalarına sanki tüm bir ulusun görüşünü yansıtıyormuş gibi yaklaşması da talihsiz bir durum. bu türden ırkçılıklar bireysel düzeyde çok eğlenceli oysa! eleştirmek aklımdan geçmez, zira ben de ırkçı olmayı seviyorum. asıl tekilin kendi kendine atıp tuttuğu küçük sübjektif dünyasından çıkıp çoğulların tartışmasız ortak görüşü gibi pazarlanınca tehlikeli oluyor ırkçılık. gerçi orda da hükmünün sınırları bellli. şu televizyonu hepimiz aynı anda bir kapasak bütün dertler biter, hükümetler gündemsiz kalır, depresyona girer.

neyse, sabrınız vefa ederse izleyin. hatta sadece son 1-1,5 saatini izleseniz bile olur. dili sıkıntılı ama bizim tapon tarih kitaplarından farklı, çok boyutlu bir bakış açısı var.

yaz kitapları” için 4 yorum

  1. Ege’cim döktürmüşsün yine:) Kafamda Bir Tuhaflık, Masumiyet Müzesi bunlar benim de Orhan Pamuk favorilerim, uzun süre KBT’ın etkisinde kalmıştım ben de, Rüyanın Öte Yakası oldukçe etkileyiciydi gerçekten, -bu arada beni de andığın için çok teşekkür ederim:)-, Zor Tercih benim de vasat not verdiğim bir kitaptı, bi de bende Ende’nin Bitmeyen Hikaye’sini yarım bırakmıştım:)) süper yazmışsın, Alain De Botton’u ekledim okuma listeme, Ernaux’un kitabı da oldukça ilgince benziyor, umarım çevrilir:)

    1. 25 yaşıma kadar filan, bir kitabı yarım bırakmak hayattaki en büyük suçlardanmış gibi, neye başladıysam bitirdim 🙂 epey salakmışım diyorum şimdi dönüp bakınca. sen yarım bırakmak deyince aklıma geldi. sanırım insan kendini tanıdıkça neyi yarım bırakmasının daha hayırlı olacağını sezmeye başlıyor!

  2. Merhaba,
    Kafamda Bir Tuhaflık hakkında tam da düşündüklerimi yazmışsınız.
    Çok “lezzetli” bir kitaptı. Diğer kitaplardan okumadıklarım var, listeye aldım.teşekkürler,sevgiler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir