yalnızlık

Kategoriler ontolojik

vatsap’ta uzun uzun yazışmak içime afakanlar üflüyor. konuşarak 30 saniyede nihayete eriştirilebilecek konular için vatsap başında geçen zamanıma çok üzülüyorum. bu anlamda en verimli şekilde haberleştiğim dostlarımdan biri olan gurbetteki bacım merop‘la birbirimize ses kaydı yolluyoruz. vaktimiz olduğu vakit kaydediyor, karşı taraftan geleni de yine vaktimiz olunca dinliyoruz. anında cevap yapıştırma mecburiyeti asla yok. zaten konularımız da genel: iş, koca, çocuk, eş-dost ve arkadaş gıybeti, ingilizler ve duygusal özürlülükleri, takıldığımız ufak-tefek meseleler, seyahat planları, varoluşsal sıkıntılar… bu yazı da işte bu ses kayıtlarımızdan ilhamla.

başka bir ülkede yaşamanın en önemli konu başlıklarından biri daima yalnızlık – avrupa’da yaşamanın mı demeliyim acaba? bilemiyorum ki, ben de tayland’da veya şili’de yaşamadım hiç. bize medeniyetin beşiği diye örnek gösterilen ülkelerde daha fazla yaşamışlığım, gezip görmüşlüğüm var. ama sonuç bende hala o medeniyetten bi noktada koşa koşa kaçma isteği oluyor. yani bir yere kadar her şey iyi hoş da, bir yerden sonra alışmadık götte don durmuyor. sebep herkes için farklı olabilir. benim için en başta dil. yabancı dil bilmediğimden, konuşamadığımdan değil. ama kendi dilimin zenginliğini başka hiçbir dilde bulamıyorum açıkçası. elbette türkçe dünyanın en zengin dili olduğundan da değil. benim için kendimi en komple ifade ettiğim, en çok eğip büktüğüm, lastik gibi çektiğim, ciklet gibi çiğnediğim oyuncağım olduğundan. hem paramı ondan kazanıyorum hem de en büyük eğlencem. belki dille bu türden içli dışlı bir ilişkim olmayaydı, başka yerlere daha çok çekilirdim, daha uzun kalmak isterdim.

şimdilik uzun kalmak istediğim tek yabancı ülke abd. oraya çekilmemin sebebi ise daha farklı bir yakınlık hissetmem. sanki gerçek akrabalarım orada da ben ayrı gayrı düşmüşüm gibi. bu yakınlık hissinin medeniyet genellemeleriyle hiç ilgisi yok ama. keza hiçbir ülkeye ‘sokaklar bal dök yala, okullar 10 nümero, sosyal devlet peh güçlü’ diye salya akıttığım olmamıştır. nedense sosyal devletin bendeki çağrışımı robotluk. ya da genç olamadan yaşlılığı kabullenmek. beynini tam kapasite kullanmayı denemeden birilerinin seni en uygun yere layık görmesini ummak. sırf varsın diye ilgi, ihtimam ve hizmet beklemek. yani bkz. avrupalılık. bu anlamda abd’ye çekilmem tesadüf değil. oradaki sosyal yapı bambaşka. sen ne kadarını becerebiliyorsan o kadar. bu da o topraklara başka türden bir dinamizm, esneklik ve açıklık veriyor.

bu konuyu etik açıdan masaya yatıralım diye açmadım ha. şimdi bana aman da benim yatalak anam var, engelli kaynım var, dört çocuğum var, sosyal devlet olmasa halim nice olurlarla gelmeyiniz. ben her insanın bugününü ve geleceğini, eğitimini ve sağlığını düşünmesinin kendine ait bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. devlet teşvik edici, yol gösterici olabilir ama bu sorumluluğu bireylerin omzundan tamamen aldığı vakit, bireyin potansiyeli de sakata geliyor bence. artık yeni bir şeyler denemek, yapmak veya olmak için çok az motivasyon ve enerji kalıyor. sadece kabul edilen görevler yerine getiriliyor, zihnin esnekliği bitiyor. bütün bu eksilerin yanında bi de en ufak bir hizmet aksaması insanlara dünyanın en büyük riski, en korkunç tehlikesi gibi görünmeye başlıyor. avrupa’nın suriyeli göçmenlere kapıları açmaması gibi. çünkü onlar gelince düzen aksayacak, eskiden 10’a bölünen mama 11’e bölünecek. risk hakkaten devasa bobby.

bence avrupa ve abd arasındaki temel fark, abd’nin başından beri bir göçmen ülkesi olması. orası da dikensiz gül bahçesi değil tabi. özellikle trump’tan sonra. ama sonuçta herkes yabancı, herkes bir yerlerden gelme. geldiklerinde ise hiçbir otomatik güvenceleri, yardım paketleri, entegrasyon programları filan yok. ne kadar çalışırlarsa o kadar kazanacaklar. kimse onlara bakmayacak, geleceğe dair bir garanti vermeyecek. bu durum birçok insana çok riskli, tehlikeli, güvenilmez gelebilir. ama yaşayacak bir toprak bulabiliyorsak ve bir şeyler yapmamıza izin veriliyorsa bu bence yeterli bir destek. suriyeliler örneğinde de, avrupa robotik huzurevi yasalarıyla yönetiliyor olmasa, aslında bunca yeni insanın, renkliliğin, iş ve beyin gücünün nasıl bir zararı olabilir? üzerine ölü toprağı serpilmiş avrupa için bence bulunmaz nimet, hareketlilik, canlılık. ama insanlar kendi elindekine o kadar sıkı tutunuyor ki başkasının gönlünden gelebilecek hediyelere karşı korku içinde.

dilinden, toprağından uzak düştü mü herkes biraz yabancı, herkes biraz yalnız. eğer bir yere çekiliyorsanız, hele de hayatta kalma mücadeleniz varsa, bir yolunu mutlaka buluyorsunuz. fırsat verilirse legal yollarla, verilmezse illegal. yaşamak o kadar kıymetli ki, belki de legal ve illegal arasındaki fark sadece roma hukuku kitabında. hayat, doğru ve yanlıştan bağımsız her an akan bir nehir gibi. kimimiz akıntıyla birlikte gidiyor, kimimiz akıntıya karşı.

yalnızlık” için 17 yorum

  1. aa bu arada sesli mesaj konusundaki tavrım seninkiyle aynı sebeplerden doğdu. ben de kendisinin iyi bir kullanıcısıyım.

    ayrıca Türkçe bağımlılığında da yanına bağdaş kuruyorum.

    kısacası yine bir Japon Kedisi yazısı yine kendimden sobeler.

  2. Gurbette yasamak, bir de üstüne ecnebiyle hayat kurmak üstüne yazdiklarin beni coook düsündürdü.. velev ki beni can evimden vurdun.. evimin icine girdin, bagdas kurdun oturdun da diyebilirim.. Almanyadan sevgiler.. Alman koca ve yarim alman cocuktan da selamlar..
    Haklisin Egecigim, insan yabanci dili ne kadar mükemmel konusuyor olursa olsun, diplomalar, doktoralar havada ucussun, yabanci arkadaslar girla gelsin / gitsin, yine de kendi dilinde konusunca kendini yüzde yüz hem ifade edebiliyor hem de hissedebiliyor.. Mesela cocugun sagligini etkileyebilecek bir olay icin dilimin ucunda „ben onu sokakta bulmadim“ demek istedim – dedim de- hadi bunu az cok anlatabildim, aktarabildim! Ancak gecen gün arkadasa sakadan „ ipligin kaytan, kulali seytan, seni! “ yi patlatmak icimden geldi.. hadi bakalim, otur düsün..
    Saka bir yana, 3 yasindaki cocugun; kendi cocugunun, karsina gecip ecnebice cevap vermesi tuhaf.. ama anliyor beni velet.. öyle avunuyorum 
    Onun disinda buralarda sokakta duydulan türkce „Allahim nolur kulaklarimi kopar, götür“ dedirten cinsten oldugu icin, güzel türkce konusan birisini duydugum zaman durup „ahh yavrum, siz türkiyeden, türkiyenin icinden mi geliyorsunuz“ dememek, 60 yasindaki teyze Züleyhaya benzememk icin, kendimi zor tutuyorum.. hatta yanimda ecnebi olunca „tut beni agzima da bant yapistir“ diyorum..
    o haldeyiz gurbette anacim..

    1. sevgili aslı, haklısın, gurbet elde sadece türk bulmak da yetmiyor. seninle aynı frekansta bir türk bulmak lazım. o durumlar da ilginç işte. paris’te yaşarken birtakım türk kızlarına rastlardım, fransızca bile konuşamadıkları halde seneye kabineye girip bakan olacakmış gibi sahiplenmişlerdi orayı. kasabasından çıkmış, direkt paris’e gitmiş. hani kadıköy’de bıraksan beşiktaş’a geçebilir mi acaba diye şüpheye düşersin, ama nasıl cevvaller! dişleriyle tırnaklarıyla tutunmuşlar fransa’ya. herhalde bana hiçbir yer bu kadar sıkı tutulası gelmediğinden onların bu hallerine anlam veremezdim. bu yazdıklarımdan türk milliyetçisiyim filan gibi bir şey anlaşılmıyordur umarım. hiçbir yerin milliyetçisi değilim, duygusal konforcusuyum =) bu bakımdan çok iyi anlıyorum seni.

  3. Whatzapta geçirilen saatler, yalnızlaşma, sıkcı rutinler ve ana dilde iletişim konularına katılıyorum.

    Dilde iletişimsel anlamda tatmin edici yetkinlik, akademik olarak ölçülen başarıyla (toefl ielts skorları, makale yazma, edebiyat) ve ya 5-10 yıl konuşulan dilin coğrafyasında yaşamakla değil; o dilin ve kültürün içine doğup büyümekle mümkün oluyor bence. Bunun sancılarını anadilinden azade yaşayan herkes çeker.. Kimisi bakkalda çakkalda derdini anlatamayarak en ilkel haliyle çeker; kimisi de (mesela benim gibi) olaya cuk oturan atasözünü kullanamayarak :))

    -atasözünü mota mot çevirebilirsin, ama karşındakine bir şey ifade etmediğinde; sende uyanan duygular onda uyanmadığında çevirsen kaç yazar?-

    Avrupa’daki sosyal sistemin sıkı bir savunucusuyum. Çocuklarımın eğitimi, kaynımın sağlık güvencesi perspektifinden bakıyorum elbet :)) bence muazzam!

    Sistemi suistimal eden, sistemin tembelleştirdiği, sistemin sırtına yük olan insanların varlığı konusunda hak veriyorum. Ama bu demek değil ki sistem genel olarak yaratıcılığı öldürüyor.

    Bilişim ve inovasyon Amerika’da Uzakdoğu’da şuan daha ileride olabilir. Ama mekanik, otomotiv, tıp ilaç endüstrilerinde Avrupa hala rakipsiz. Sanat ve tasarımda apayrı bir ekol.

    Maslow’un kendini gerçekleştirmiş insan modeline bakarsak; önce beslenme, barınma, sağlık, can mal güvenliği ihtiyaçlarını karşılayacaksın ki yaratıcı ve entelektüel basamaklar ondan sonra gelsin.

    Ne bileyim Amerika fırsatlar ülkesi de, NASA’da bilim adamları, Apple da sistem yazılım müh. Leri falan filan; gariban aile çocukları, sığır çobanları da değil neticede 🙂 imkansızlıklardan doğup yaratıcılığın dibine vurmuş adamlar değil bunlar. O şekil başarı hikayeleri 100 binde birdir ancak (bence)

    Çok uzattım ne demek istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum (aşırı ciddili yazıyorum zaten tarzım değil bana da süpriz oldu şu yazdıklarım hehehehe)

    Özetle sosyal güvencenin iyi işlemediği sistemlerde insan daha yaratıcı olur, kendi imkanlarını yaratmaya daha motive olur; evropa hantal/dinamik değil görüşüne katılamadım. Ve ya Avusturya dövvvletinin bana sunduğu imkanların dibine ekmek banan Bi insan olduğumdan mütevellit kraldan çok kralcıyım, bilemedim 🙂

    1. Basakito bacim; Avrupadaki sosyal sistem hakkindaki düsüncelerine katiliyorum. Bu konuda ayni telden caliyoruz anlasilan..

    2. başakitom, senin örnekler hep örgütlü sektörlerden gelmiş. otomotiv, tıp, mekanik, nasa filan. zaten bu türden işlerin aksamadan yürütülmesi için her yerde sabah 9 akşam 6, elbirliği ve organizasyon kaçınılmaz format. bu sektörlere, garantili firmalara her giren ‘ohh sigorta en yüksekten yatırılıyör, 30 yıl dolunca emeklilik de kebap’ diye girmiyordur tabi ama, o sigortalar ve avantajlar olmasa kim kalır da bilim yapar, orası da meçhul. benim lafım daha genele hitabendi, çünkü bence dünyada 2 tür gidişat var: garantili ve garantisiz. kendi garantisini kendi düşünen her insan başarılı veya mutlu olacak diye bir şey olmadığı gibi, popoyu devlete yaslayan her evropa insanı da ille ilim bilim fışkırtmıyor diye görüyorum meseleyi. maslow konusunda da çok haklısın, ama adam demiyor ki ‘siz insanlara önce şunları bunları verin, sonra yaratıcılık’ – ya da ben öyle anlamıyorumdur, yanlış mı anlıyom acaba yaa? =) – önce piramidin altını halledin de sonra üstüne geçersiniz diye anlıyorum ben. hatalıysam düzeltin.

      bacım sen ekmeğini bana bana ye tabi, hiç verene verme denir mi! çocuğum olsa ben de götün götün kraliçe’ye yanaşırdım belki =D

  4. Ben Türkiye’de yasadigim halde baska bir yoreden koca alip bir de onun memleketine tasininca bile sizin su bahsettiginiz “dil problemi”ni yasadim ayol! 😊Hala daha neden yigenlerine torun diyorlar anlamis degilim 😂 ortama cuk diye oturan bazi yoresel deyimleri kullandigimda bir de aciklamak zorunda kaliyorum ki evlere senlik. Sizi bu noktada anliyor ve selamet diliyorum.

    Akilli telefon kullanmadigimdan vatsap cilginligina son derece uzagim. Iyi ki dedim 😊

    1. saadet’çim akıllı telefona hayır diyerek en temizini yapmışsın, tebrikler. ben 2015 yılına kadar direnebilmiştim.

      yahu ben kocamla sözde aynı şehirdenim ama kullandığım 10 atasözünden 9’unu bilmez benimki de =) sanırım biz kadınların sözel becerisi genel olarak erkeklerinkini katlıyor. yani bu konuda beklentileri düşük tutmak lazım ki üzülmeyelim!

  5. Kocamla 8 senelik birlikteligimiz sonunda bu konuya dair bir beklentim olmamasi gerektigini ogrendim ben de 😊 neyse canimiz sagolsun!

    Akıllı telefon bir muddet kullandim ama radikal bir kararla (bu kelimeyi kullanmayi hep istemistim 😁 ) hem numarami degistirdim hem de akilsiz bir telefona geçiş yaptim. Rehberimde kayitli 3 arkadas, anne babalar ve kardesler disinda kimseyle muhatap olmak zorunda kalmiyorum. Ben “az insan” olayini yanlış anlamamişim degil mi? Yok, iyi böyle!

  6. eşim de sürekli ses kaydı atıyor whatsaptan ne yapıyosun ya diyorum, konuşma da beleş nasıl olsa niye ses kaydı ya da niye yazmıyorsun.aslında bir sene filan başka bir ülkede yaşamak isterdim, keşke amerikaya gittiğimde sıkılıpta hemen dönmeseydim diyorum kendime; çünkü bir daha asla öyle bir şansım olmayacak offf, hem bu yalnızlık sadece başka ülkede değil, ben ailemden farklı şehirdeyim, yalnızlığın dibini yaşıyorum biraz da saçma sapan ve gerici bir yer olmasından kaynaklı ahh canım Hatay’ım, insanları ayırmayan ne olduğuna dikkat etmeyen memlketim; ama bence amerika ya da diğer ülkeler cidden yapılaşmış ve bence bazı konularda özenilesi

    1. meltem hataylı mısın?? ekim’de 2-3 günlük bir hatay ziyaretim olacak. çok sevdiğim hataylı arkadaşlarım var, güzel insanların güzel şehri. bak daha gitmeden sevmeye hazır bekliyorum =)

  7. Yurtdışında yaşamadım ancak Türkiye içinde de fazlaca iş-şehir değiştirdiğim için o yalnızlık halini burada çok hissettim ben. En çok yalnızlığı da doğduğum büyüdüğüm, ailemin hala yaşadığı İzmir’de hissediyorum, ergenlik sancılarımı bana hatırlatıyor belki de. En evim olan yer de Ankara. Herhalde aynı dili konuştuğum insanlar burada olduğundan. Ne kadar uzağa gitsen de, aynı dili konuşabildiğin, konuşmadan da anlaşabildiğin bir kişi bile olsa, öyle yalnız olunmaz sanki diye hissediyorum.

    1. pelin izmirliyim ama izmir’de ben de çok yalnız hissediyorum yaa. sanırım ruhumda en ufak bi cehepeli teyzelik yok, ondan benimki.

      yurt dışında 4-5 farklı milletten çok sevdiğim can dostlar edinmiştim: brezilyalı, italyan, yunanlı, ispanyol, lübnanlı. yani dostluk kurmak ve anlaşabilmek ille de dile bakmıyor tabi. ama ülkenin geneli yabancı olunca dostun olsa bile kapanmıyor bazı mesafeler. ya da bana o zaman öyle gelmişti.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir