sevgili japon abla,

elimde uzun zamandır güzel potansiyeli olan bir iş var. fakat büyük ölçüde sosyal medyadan yürütülmesi gerekiyor ve e-ticaret modeline dayanıyor. sürekli olarak sosyal medya hesaplarını ellemek, o gün kimse girmemiş bile olsa aynı hevesle web sitesinin tozunu almak, kimse ilgilenmeyecek de olsa post girmeye devam etmek lazım. tabii ki yapılacaklar listem, gerçekçi hedeflerim, iş planım var ama, bir yerde tükenmek ve elinin bir şey yapmaya gitmemesi hissinden nasıl kurtulacağız, dahası o hisse nasıl geçit vermeyeceğiz? yıllardır yarım bir hevesle birtakım ataklar yapıp yarım netice almışken nasıl “all-in” eyleyip yenilgiyi de ihtimaller arasına katarak devam edebileceğiz?

rumuz: zey

sevgili zey kızım,

senin derdin, internet ve sosyal medya üzerinden iş yürütmeye, satış yapmaya çalışan birçok insanın ortak derdi olsa gerek. her bokunun fotosunu çekip paylaşmayan, vatsap’a canı istediği zaman bakan, birazcık sağduyu sahibi olan ve kendini bilen her insan evladı, ”ben bu kafayla ortalıktaki mükemmel imaj ve paylaşım bombardımanında kendime nasıl yer edinicem aq?!” sorusunu soruyordur. ki bu soru bile başlı başına bir motivasyon rendesi. dolayısıyla nasıl bir haleti ruhiye içinde olduğunu tahmin edebiliyorum.

önce şunu kabul edelim: çok büyük bir ekip ve operasyon ağın olmadığı müddetçe, düzenli şekilde, her biri birbirinden bakılası görseller ve içerikler üretmek, markanın sosyal medya hesaplarını dünya yıkılsa dahi tıkır tıkır güncellenir halde tutmak mümkün değil. aslına bakarsan gerekli de değil. ama olması gereken buymuş gibi kabul ettiğimizde hem psikolojik yenilgiyi hem de ‘ortalama’ olmayı daha baştan kabul etmiş oluyoruz. iyi bir başlangıç noktası değil bu. önce seni oradan çekip çıkarmak isterim.

sen niye günde 3 litre su içmezse sağlıklı olamayacağına inanmış bir instagram gızının (lugatıma bu tabiri katan güneş’ime selam olsun!) işeme sıklığıyla içerik paylaşmak zorunda olasın ki? sık sık yapaylıklarından ötürü ağzına 2 tane çarpma isteği uyandıran insanların iş modeli neden senin benim iş modelim olsun allasen? yazılarıyla beni mest eden bir insansın. kahkahalar attıran tespitlerin bir yana, sorunları ve saçmalıkları görme konusunda da son derece keskin bir zekaya sahipsin. niye sosyal medyanın ortalama hedef kitlesi olan 50 iq’ya inesin, sorarım sana?

yanlış anlama, çık o lanet sosyal medyadan demek istemiyorum. ama onu kendine yabancılaşmayacak şekilde kullanmak üzere kendinle barış yap. böylece omuzlarına daha az yük bindirmiş olursun. zaten ürün temelli iş modellerinde üretimin kendisi başlı başına bir iş kalemi. onun kurgulanması, denetlenmesi, hakkının verilmesi yeterince zamanını alıyordur. senin iş modelinin detaylarını bilmiyorum ama business koçluğu hizmeti veren bir arkadaşımdan şunu biliyorum: ürüne gereğinden fazla odaklanıyoruz. hele ki belli bir iş ahlakına sahipsek, güzel bir şey üretme ve faydalı olma derdindeysek. oysa ürünü bir yerde artık rahat bırakmak gerekiyor. ürünü zittir et yiee demiyorum. ama artık şu noktada hedef kitlene ve satış tekniklerine daha fazla mesai yapman daha iyi sonuçlar verebilir düşüncesindeyim.

  • bu ürünleri kim alacak?
  • yaş grubu, gelir düzeyi, eğitim durumu, bilinç seviyesi, yaşam tarzı nasıl?
  • başka alternatifler varken neden bu ürünü alsın?

bu sorulara cevap verdiğinde kime konuştuğun netleşecek. o insanlara genelde nasıl konuşulduğunu hepimiz biliyoruz. sen tam da bambaşka bir telden çalabilme, sağ gösterip sol vurabilme, güldürebilme, güldürürken düşündürebilme özelliğine sahipsin. herkes gibi konuşmazsan dikkat çekmen daha kolay. tamam belki herkes sevmez, ama sevenler gerçekten sever. markanla, marka dilinle gerçek bir bağ, bir dostluk kurar. içinin sıkıldığı, elinin işe gitmediği zamanlarda bile, bu bilgiyi samimiyetle, acıların çocuğu edebiyatı yapmadan verebilir, belki aynı ruh halindeki birçok başka takipçinin hislerine ayna tutabilirsin.

sattığın ürün belli bir bilinç gerektiren cinsten. ve o bilinçlenmeyi ilmek ilmek örmek de senin elinde. bu konuda okunabilir uzunlukta ve akıcılıkta, sıkmadan bilgi veren, eğlenceli yazıcıklar yazmak seni kendi ürün kategorinde ukalalık taslamayan tatlı bir bilirkişi, bilgilendirmeyi önemseyen kişi konumuna taşır. (ki elinin tersiyle yapabileceğin şeyler bunlar.)

özetle, bu işe karşı ilgini ve motivasyonunu kaybetmemen için öncelikle işi sevmen lazım. ürünü sevmekten bahsetmiyorum, işi yapış şeklini sevmen lazım. bu da ancak o şekli senin geliştirmenle mümkün olabilir. başkasının izinden gitmek bizi genellikle kendi yolumuzun samimiyetinden ediyor. ve uzun vadede sürdürülemez bir iş modeli haline geliyor. sen bu işin başındaki -anladığım kadarıyla- asıl yetkili kişi olarak inanılmaz bir özgürlük alanına sahipsin. istediğin yerde koşarsın atını. niye ortalamanın tapon kaygılarını ve sınırlı çerçevesini sahiplenesin?

senin yazdıklarından yola çıkarak yeni bir prensip önereceğim:

sürekli olarak sosyal medya hesaplarını ellemek, o gün kimse girmemiş bile olsa aynı hevesle web sitesinin tozunu almak, kimse ilgilenmeyecek de olsa post girmeye devam etmek zorunda değilim!

bunun yerine senin için başka sorularım var:

  • ben de bu ürün gamının potansiyel bir kullanıcısıyım. başkası bana bu ürünleri satmaya çalışsa nasıl bir tarz/dil/paylaşım sıklığı hoşuma gider, markayla samimi bir bağ kurmamı sağlardı?
  • bu ürünün avantajlarıyla ilgili olarak eksik bilinenler, bilinmeyenler, kimseyi paranoyalara veya suçluluk duygusuna salmadan nasıl anlatılabilir? kısa kısa, bölüm bölüm ele alınabilecek konuların bir listesini yapsam?
  • gündelik iş tempoma baktığımda ben bu işin pazarlama faaliyetlerine (sosyal-asosyal) kendimi darlamadan ve gerçekçi olarak, ne kadar zaman ayırabilirim?

sen bu işe ‘sen’ olarak girişmeye karar verdiğin vakit, inan hevesin de katlanacak. sabahları içtiğin çaya bile, bugün nasıl bir piçlik kurgulasam acaba diye cin bir gülüşle bakacaksın. olay çok fazla şey paylaşmak değil, az sıklıkla ve kısa kısa da olsa dikkate değer, okuyanda belli türden duygular uyandıracak, markanın alternatif karakterini pekiştirecek şeyler paylaşmak.

web sitenle ilgili birtakım hareketlendirme önerilerim de olacak. siteyi birazcık daha pop-up’lı, bundle’lı hale getirmek, ara sıra kimi ürünlerde özel fırsatlar sunmak, mesela bazen kargoyu haftasonu siparişleri için bedava yapmak, her sipariş paketine müşterinin hoşuna gidecek küçük bir hoşluk, bir ekstra eklemek, ara sıra minik yarışmalar, anketler düzenlemek… bu konuda o kadar çok seçenek var ki, gerçekten hepsini buraya yazmak mümkün değil. sonuçta hepsi senin kafana uymayabilir veya belki aralarında zaten yaptıkların vardır. yine de bu konuda düşünmeye zaman ayır. ‘ha bak bu olsa benim de hoşuma gider’ dediğin yöntemleri listele. sağda solda sevdiğin markaların yaptığı güzelliklere dikkat ederek listeni zenginleştir. aslında yine aynı mantık: kullanacağın satış ve pazarlama yöntemleri senin seçtiğin, senin içine sinen şeyler olduğunda, onları hayata geçirmen daha kolay olur. hatta bir süre sonra markanla özdeşleşir.

bunların büyük bir kısmını zaten bildiğinden/yaptığından şüpheleniyor ama aynı dertten mustarip ve daha az bilenlere de derman olmak amacıyla geniş alıyorum. şimdi zurnanın zırt dediği yere, son soruna geleyim. mail’inde ”senin gibi kıpırdak ve iş bitirici birinden freelance konusunda ilham almak istiyorum” demişsin. ben o kadar çok işin içinden, bir noktada ”yok bu böyle olmayacak, ruhum kaldırmayacak” diyerek çıktım ki, kıpırdak ve iş bitirici sıfatları benim hayatımda senin burada kullandığın güzel anlamlarından epeyce uzağa düşüyor olabilir. bolca tereddüt, kendini sorgulama ve kaygı, bütün bu büyük değişim dönemlerinde bana eşlik etti sağolsun. nice zaman sonra artık anladım ki benim bütün heveslerim spordaki short burst tabirine karşılık geliyor. uzun vadeli task’lar içimi kasıyor. gel senle şu işi yapalım dediğinde mesela, eğer heyecanlanırsam hemen atlarım. her türlü enerjimi ve katkımı da ortaya koyarım. ama 6 ay sonra aynı hızla kaçabilirim. ve bunun için kimseden özür dilemek zorunda kalmayacağım, kimsenin sevgi dolu hayallerini yıkmayacağım bir dünya hayal ediyorum. I have a dream: esnek çalışma saatleri. tabi bunun ütopik olduğunu da biliyorum. o nedenle freelance çalışıyorum. sonsuza dek birlikte çalışmamanın mümkün ve doğal olduğu gerçeğini iş yaptığım tüm damarlara azar azar zerk edebilmek için. yarın öbür gün ‘bu işi yapamıcam gari’ dediğimde kimse burnuma sevimsiz bir sözleşme dayayamasın diye. yani birileri beni istemezse endişesinden ziyade ben bunu kesin bir noktada istemem de hadi hayırlısı şeklinde işleyen karakterim sebebiyle. (şimdi düşününce, bir kere birini tuttu mu asla bırakmaya yanaşmayanların perspektifinden muhtemelen karaktersiz denilen insana karşılık geliyorum. ama bu da lazım hayatta. çeşit olsun.)

freelance’e yakın durma sebepleri insandan insana değişebilir. senin bu formatta gördüğün asıl fayda her ne idiyse onu çoğaltmaya yönelik bir iş modeli kurmanı tavsiye ederim. seni çalışmaya motive eden iç ve dış uyaranlara karşı antenlerin açık olsun. haftanın hangi günleri, günün hangi saatleri, hangi ortamlarda daha verimli çalışıyorsun? yukarıda bahsettiğim türden bir içerik akışı üretmek için haftada 2 saatini versen çok bile gelir. yeter ki ideal çalışma şartlarını belirle, yapacaklarını en az caydırıcı uzunluklara böl ve takvimine koy.

son sorundaki bir diğer konu: yenilgiye uğramak. bizim jenerasyonun en acıtan yeri, en yumuşak karnı. oysa bir şeylere girişebilir, hatta her şeyi kitabına uygun yapabilir, ama yine de hayalimizdeki başarıyı elde edemeyebiliriz. ne olmuş yani? bütün bu süreçte aldığımız dersler bile büyük artılar olarak kendini bilme hanemize yazılacaktır mutlaka. artık en azından şunu şunu şöyle şöyle yapmanın bize göre olmadığını öğreniriz. yenilgi kalbimizi kırıyorsa, yenilginin daha az söz konusu olduğu başka alanlara yöneliriz. (ek: şu hayatta herkes en çok kendi yenilgileriyle ilgileniyor bence. seninkine de bir süre aa vah vah deyip geçerler. ışık hızıyla kendi gündemlerine geri dönerler. hele de sosyal medya çağında. müsterih ol bacım.)

öte yandan şu ihtimali de daima kalbine yakın tutmanı tavsiye ederim: yarın öbür gün, bu işe devam etmek ruhuna azaplar üflemeye başladığında ”zikerim böyle business’ın ıstırabını” deyip bırakabilirsin de. bir iş sırf iyi gidiyor, iyi kazandırıyor diye bin yıl devam ettirilmek zorunda mı? gayet güzel giden bir işi, kafandaki daha sakin veya daha heyecanlı bir senaryo için bal gibi de bırakabilirsin, devredebilirsin. dolayısıyla son soruna cevabım: heveslerini seni heveslendiren cinsten seçtikten sonra bile, herhangi bir yenilgiye uğramadan bile, fikrini değiştirebilirsin. en kötü ne olabilir?!

bu işe light bir kafayla girişirsen, seni yazılarından tanıdığım kadarıyla, daha kolay ilerlersin gibi geliyor bana. ulvi hedefler bize göre değil sevgili zey, kendimizi biliyoruz! başımıza çok fazla zorunluluk çıkarıp, aslında kafamıza göre takılsak epeyce eğlenebileceğimiz nice işi, daha ilk dakkadan mundar etme potansiyelimiz var. ben ettim sen etme bacım!

öperim gözlerinden,

japon abla

rumuz: zey” için 2 yorum

  1. bu yazıyı kaydetmişim ‘sonraoku’ diye. sonra kaydettiğim klasörü kaybetmişim.

    🙂

    içerik kaygısı ve sosyal medyada firmaların zoraki davranışları hakkında kafa yoran biri olarak, çok leziz buldum. bu konuda sınırları zorlamayı deneyeceğim. en azından kendi çapımda.

    bence motivasyon rendesi olarak patronların satış kaygısı önlere çıkar. kaygının olduğu yerde, müşteriye rahat hitap, samimi bir bağ kurma filan zor. bu açıdan sosyal medyacılar azıcık olayın sıcak yerinden uzaklaştırılmalı.

    bir de ülkemizde her sektörde olduğu gibi sosyal medyacılar arasında da abartı ayakçılar mevcut. iki kuru paylaşım için 90 sayfa kurumsal ağız kasıp törkiş lirası bakımından değerini yükseltmeye kasan. bunlardan belim tutuldu.

    yazının her yeri ayrı vitaminli. hangisine ne diyem.
    yazıda adımı görünce bi hoş oldum ayrıca.

    1. doğru dersin bacım, işin içine büyük başlar ve satış kaygısı girince olay ister istemez samimiyetsizleşiyor. neyse ki zey kendi kendinin patronu olduğundan alıştığımız zincirleri kırabilecek durumda. sorunun sahibi bir firma çalışanı olaydı, tavsiyelerim bu derece vitaminli olamazdı. nerdeee…

      ay sosyal medyacılar konusunda bende çok gıybet var!! ünlüler, ünsüzler, ünlümsüler. bir izmir seyahatimde senle kahve eşliğinde sericem masaya, çok eğlenicez =)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir