rumuz: minik kuş

Kategoriler sevgili japon abla

sevgili japon abla,

yaşam enerjimin bir hayli düştüğünü hissediyorum. hem ruhen, hem bedenen çok yorgunum. belki de bu yüzden sağlığımın da kötüye gittiğini söyleyebilirim. tembellik, erteleme, endişe hep benimle. yapmak isteyip de yapamadıklarımdan bir dağ yaptım, üstünde oturuyorum. sabahları keşke şimdi akşam olsaydı da uyusaydım diye kalkıyorum. doktoru karıştırma. işe yaramıyor. ne dersin? ne yapmalıyım?

rumuz: minik kuş

sevgili minik kuş’um,

bu satırlarında depresyonun tarifini verir gibisin. hayatında son zamanlarda böyle hissetmene sebebiyet verecek somut bir değişim veya kayıp oldu mu bilemiyorum. zaten belki de önemi yoktur. sonuçta aynı türden olaylara hepimiz başka başka tepkiler verebiliyoruz. kiminin evi yandığında vereceği tepkiyi, yanlışlıkla ayağına basılınca verenler var. bu haldeysen bu haldesindir. sebeplerini kurcalamıyorum. hayatımızı değiştirme gücüne sahip olduğumuza göre, ben sana şimdiye ve yakın geleceğe dair önerilerde bulunacağım.

astroloji ile bir miktar içli dışlıyım. bazı dönemlerde gökyüzü o kadar karmaşık halde oluyor ki, onun altında yaşayan bizlerin karmaşık hallerde olmaması mümkün görünmüyor. özellikle son 2-3 yıldır çoğumuzun hayatında büyük kırılmalar, kopuşlar ve başlangıçlar bitmiyor gibi. bunda, benim inancıma göre, yeni bir çağın eşiğinde olmamızın da etkisi var. artık eski yöntemler iflas ediyor, sevginin, sağlığın ve güvenliğin tanımları değişiyor, kendimize yalan söylemek zorlaşıyor. sanki bütün inançlarımızın teker teker testten geçirildiği, sabrımızın hiç hesapta olmayan gelişmelerle sınandığı, uğrunda onca çabaladığımız ideal senaryoların bile gerçekleşince elimizde kaldığı bir dönemdeyiz. bunları somut olaylarla deneyimlemeyenlerimiz bile, iç dünyalarında sık sık duygusal türbülanslar yaşıyor. tabi dinlemeye ve duymaya açıksak. değilsek telefon ekranına bakarak bir ömrü harcayabiliriz elbette. duymamanın imkanları son derece çeşitli.

senin bu hevessiz ve enerjisiz halin, varoluşsal bir reset’lenme ihtiyacından veya artık içinin almadığı birkaç şeyi hayatından bir türlü çıkaramamanın sıkıntısından olabilir. sebep ne olursa olsun, ilk tavsiyem dağ olduğundan bahsettiğin o ‘yapmak isteyip de yapamadıkların’ı bir an önce azaltman. dünyanın en bilge insanlarından biri olduğunu düşündüğüm warren buffet’ın bir önerisi var: ”hayatta (veya daha kısa vadede, mesela bu yıl) yapmak istediğin 25 şeyi (25 hedefi) madde madde yaz. sonra sana en önemli gelen 5 maddeyi işaretle. ve bunların dışında kalan 20 maddeyi hemen o anda tamamen gündeminden çıkar. sadece ilk 5 maddeye odaklan ve diğer 20’den her ne pahasına olursa olsun uzak dur! çünkü çok fazla dağılırsan hiçbir hedefini gerçekleştiremezsin.”

eğer sen de uzun vadeli hedeflerle tatmin olan biriysen, yapmak istediklerinin meyve vermesi ve seni mutlu etmesi için belli bir düzen ve süreklilik sunması gerekiyorsa bu öneriye kulak ver derim. öte yandan, yapmak istediklerim listenin sadece yapmakla değil olmakla ilgili maddeler içermesi de önemli geliyor bana. risk alma konusunda daha cesur veya kendine karşı daha şefkatli olmak gibi. hangi huylarının sana iyi gelmediğini hissediyorsan onları şöyle bir yazsan mesela. olanlara/olaylara hiç girmeden. en çok nelere tepki verdiğine/veremediğine daha bir yakından baksan? sen nasıl yaşamak istiyorsun, şu anki hayatın nasıl? aradaki asimetri neler söylüyor?

koyu griden çıkıp iyiden iyiye siyaha geçtiğimiz zamanlarda bir anda cart sarıya veya toz pembeye zıplamak ne kolay, ne anlamlı, ne de gerekli bence. yapılacaklar listeni bir kenara bırak. belli ki onları yapmadan da yaşayabiliyorsun. siyahtan çıkıp koyu grinin alanına dönmek için tek bir şey yapsan ne olurdu bu? sana her durumda keyif veren bir şeyler. belki bir kap çilekli krem şanti yemek kadar basit ve kısa vadeli, belki dans etmek kadar bedensel, belki de seni her durumda teselli edebileceğini bildiğin belli bir kişiyle görüşmek ve onun omzunda ağlamak kadar özel ve samimi. hemen şu anda veya çok kısa sürede gerçekleştirebileceğin ve sana iyi gelebileceğini bildiğin bir şey seç ve onu yap. aklına gelen ilk 1-2 seçenek yeterince doğru ve etkili olacaktır.

tembellik, erteleme ve endişeden bahsetmişsin.

tembellik: tembellik bize hep kötü bir şey olarak öğretiliyor. böylece yeter ki boş durmayalım diye nice yükü sırtlanıyoruz. hiç içinden gelmediği halde yapmak zorunda olduğun şeyler neler? bunların hepsi de ‘zorunda olduğun’ şeyler mi, yoksa aralarında ‘zorunda olduğunu hissettiğin’ şeyler de var mı? bu ikinci kategoride nasıl bir eleme yapabilirsin? sana iyi gelmeyen insanlarla görüşmesen, katılmanın artık keyiften ziyade sıkıntıya dönüştüğü sosyal sorumluluklardan affını istesen, eşe dosta bir müddet kendi kabuğunda olacağını bildirip kafanı dinlesen? seni gerçekten sevenler eminim ki bu halini de anlayışla kabul edecektir. tembelliğin kendi isteklerine yönelikse, bunun geçici bir faz olduğunu kabul ederek başlayabilirsin işe. şu an doğru zaman değil. başlama zamanı değil. düşünme ve sindirme zamanı belli ki.

erteleme: sürekli erteliyorsan belki de içten içe istemediğin veya henüz kendini hazır hissetmediğin şeyler bunlar. hayatının en yoğun dönemlerinde bile yapmaktan üşenmediğin, en kötü ruh halinde bile devam ettirmeyi başardığın en küçük, en önemsiz fiillerden gir bu konuya. kimisi için yemek yemek, kimisi için sıcak bir banyo yapmak, kimisine göre de bir komedi dizisi takip etmek olabilir bu. her ne ise ona sahip çıkmanı tavsiye ederim. onu yaşama hakkını şu dönemde her şeyin üstünde tut. başkalarına -ve hatta sana bile- ne kadar küçük/önemsiz gelirse gelsin. ona üşenmiyorsan, onu sana en fazla keyif verecek hale getirmeyi dene. amacımız siyahtan koyu griye ve şansımız varsa griye geçmek. hepimizde olduğu gibi eminim senin ‘ertelediklerim’ listen de, aslında en başta o listeye neden koyduğunu çok fazla düşünmediğin maddelerle doludur. her şeye yetişemeyeceğini kabul et ve kendini affet. hatta bunu yazılı hale getir. otur ve kendine kendini affeden bir mektup yaz. tıpkı aynı durumda debelenen ve senden yardım isteyen yakın bir dostuna yazacağın gibi yaz ama. kendine kendi benzersiz özelliklerinden, bugüne dek gayet de güzel becerdiğin onca şeyden, iyi geldiğin insanlardan bahset. okuyunca gözlerini dolduran, o sözcükleri alıp kalbinin üstüne bastırma hissi veren bir mektup olsun.

endişe: endişeye kapıldığın anlarda, vaktin varsa şu soruyu sor kendine: bu endişeli ses kimin sesi? belki annenin, belki bir patronunun, belki de başka türden bir otoritenin veya inancın (hatta bazen ana haber bülteninin!) sesi olduğunu fark edeceksin. şunu hatırlamaya çalış: sen onunla doğmadın, biri o endişeyi vakti zamanında oraya koydu. sen de onu sahiplendin. hepimiz endişelerimize bu şekilde sahip oluyoruz. duyduğumuz, inandığımız ve sonra da bırakmaya yanaşmadığımız için. endişe anında yapabileceğin bir diğer şey: sırayla en kötü, en iyi ve en olası senaryoları düşünmen. en kötünün dışındaki seçeneklere zihnen fırsat tanıdığında, endişenin kısmen hafiflediğini göreceksin. endişeni gidermeye yönelik bir başka seçenek de -endişe gerçek olduğunda kimsenin ölmeyeceği senaryolarda- her türden gerçekle baş edecek kadar güçlü olduğumuzu hatırlamak.

karamsar ruh hallerinin sağlığını kötü etkilemesi doğal olsa gerek. ama bu departmanda kendine dev adımlar atmaya dair sözler vermenin hiç sırası değil. önce koyu griye geçmemiz gerekiyor. ordan griye. ve sonra sağlık topağına dönüşmek için bir fırsat alanımız olabilir. sağlık açısından error verdiğimiz yerler, kendimize karşı en acımasız olduğumuz konuları da gösteriyor aslında. hangi ihtiyacını görmezden geldin, hangi sevinç kaynağını kapattın, hangi tembellik hakkını çiğnedin? vücudun sana ayrıntılı bir rapor sunacaktır! onu dinle.

cılk neşesiyle asabını bozan insanlarla görüşmenin vakti değil şu an. evine, koltuğuna, en sevdiğin çay fincanına çekilip kendinle ilgili keşifler yapmaya açık olma vakti. daha derin, daha felsefi bir moddasın. duygusal olarak güçlenmeye ihtiyacın olduğunu hissediyorsan osho’ya, olanı kabullenmekle ilgili tavsiye arıyorsan epictetus, marcus aurelius ve seneca’nın eserlerine göz atabilirsin.

son olarak bu dönemde ufak tefek de olsa, tamamen kendine saklamayı da tercih etsen, bir şeyler üretmek iyi gelebilir. kısa şiirler, karakalem çizimler, kendi kendine besteleyip kaydettiğin bir şarkı, yeni bir yemek tarifi denemesi, sıra dışı bir seyahat planı…

siyahın karanlığında hapsolduğumuz zamanlarda sanki bu durum sonsuza dek sürecekmiş gibi hissederiz. oysa siyahı gördükten sonra olaylar genellikle açılmaya, iyileşmeye meyillidir. koyu siyah diye bir şey yok. gece bundan daha karanlık olamaz dediğin bir noktadaysan, er ya da geç güneş doğacaktır sevgili kızım.

seni sevgiyle kucaklayan,

japon ablan

rumuz: minik kuş” için 17 yorum

  1. bu ruh köpürten yazıyı tam şuan kime göndersem de hayatına güzellik katsam diye düşünüyorum.

    kendi koyu grime geçtim ben. dediğin gibi şimdi mantıklı ve adil adımları atarsam, şansım da varsa grime ve oradan da kimbilir daha ne renklerime geçeceğim. hadi işalağ.

    ve söylemeden geçemiycem- tembellik, erteleme ve endişe hakkında yazdıkların bence en baba karamsarı, en dip depresyonluyu bile silkeler. gerçek, zinde tutuyor ya değil mi? objektif ve arınmış bir zihinle görebilmek. 25 hedef tavsiyesini de sevdim. en kendimle baş başa zamanda bunu yapmalı ve ciddiye almalıyım bence.

    istek soru alıyor musun japon abla bu arada?
    yazı karakterinden öperim

    1. kahve’m sağolasın. tabi ki soru alıyorum, en sevdiğim şey =)

      gerçekle barışmak iyi geliyor bence. filtrelemeden, fotoşoplamadan, fona müzik eklemeden. siyahın dibinden anında çıkış bileti sunuyor. ki sen zaten koyu griye geçmişsen sırtın yere gelmez!

  2. Harika bir yazı olmuş. Dediklerini mutlaka aklımda tutacağım sevgili japon kedi. Mektupta yazan şeyleri geçtiğimiz günlerde bir o kadar yakından ve benzer şekilde hissetmis olmak şaşırttı doğrusu. Astroloji konusunda artık ciddi ciddi düşünmeye başladım. 🙂 bu özenli yazı için pek çok teşekkürler.

    1. teşekkürler mutlu keçi!

      astroloji derya gibi bir konu. içine girdikçe derinleşiyor. kaç yıldır takipte olmama rağmen bilgim son derece sınırlı sayılır. ama bırakamıyorum da. sana iyi şanslar =)

  3. o kadar güzel bir yazı ki bu altına bir şey yazıp bozmaktan korkuyorum. Siyahta ve koyu gride olmayana bile iyi gelen bir yazı. kopyalayıp kaydetmeli. sonra cümle cümle notlar almalı.

  4. bu harika yazıyı birkaç defa okuyup sindireyim. sonra yine yazarım. çok teşekkür ederim sana. bir kıvılcım çaktı sanki. 🙂

  5. okudum, bir daha okudum 🙂 ne güzel bir yazı olmuş, diğer yorumlarda yazıldığı gibi tam kopyalayıp kaydetmelik; bunaldığını hissettiğin zamanlarda da tekrar tekrak okumalık bir yazı olmuş… japon abla bu yazıyı çok sevdim, kalemine sağlık 🙂

    1. teşekkürler elvan 🙂 sanırım bu yazıda sözü edilenler hepimizin sık sık hissettiği şeyler, o yüzden iyi geldi.

  6. Harika bir yazı. 🙂 Benim de böyle hissettiğim zamanlar oluyor. Şubat ayında rutin bir kan tahlili yaptırayım dedim, D vitaminim sıfıra yakın çıktı. Cahil cahil sordum doktora, ne oluyor D düşük olunca diye. Tüm motivasyonun biter, sürekli yorgun olursun dedi doktor. Hemen takviye yazdı. B12 eksikliği de depresyona benzer etkiler yaratıyormuş vücutta. Minikkuş’a benden de minik bir tavsiye, vitamin ve hormonlarına baktır, belki sorun çok kolay halledilebilecek bir şeydir.

    1. pelin, çok doğru bir yerden girmişsin, bazı tahliller çok basit ama bir o kadar da hayat kurtarıcı oluyor. D3 benim yegane günlük takviyem, hakkaten çok önemli – sadece moraller için değil kemik sağlığı açısından da! cevaplar bazen ummadığımız yerlerden geliyor =)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir