paris: yaşam kılavuzu

Kategoriler info
pariste yasamak
(veya: bir aşk ve nefret ilişkisi)

bunun sadece bir gezi yazısı olabilmesini çok isterdim, ama bu şehirle münasebetim kendisini gezmelik ve foto çekmelik bir destinasyon olarak görebilmeme imkan vermeyen cinsten. o nedenle kafamdaki yazıyı ikiye böleceğim. önce bu genel paris deneyimlerini aktarayım. bir sonraki sefer son gidişimden anekdotlarla geziye daha yakın, daha güncel bir yazı yazmış olayım.

paris’te hayatımın en güzel yılını geçirdim ben. aradan geçen 13 yıldan sonra bile hala en güzel yılım diyebildiğim bir yıl. geri dönmek mümkün olsa hayatımdan birkaç yılı seve seve verebileceğim bir yıl. orada geçirdiğim bir sonraki yıl ise, hayatımın kesinlikle en zor yılıydı. ne değişti derseniz, tek fark bir bursa sahip olmak veya olmamaktı. paraydı yani.

bu blog’u okuyanlar arasında bir şekilde paris’e gitmek ve orada yaşamak isteyenler varsa bu yazı belki de daha çok onlar için. fikrimi sorarsanız gitmeyin canlar! ama kalbinizi, ruhunuzu esir alan bir dürtüyle çekiliyorsanız bu şehre elbette dinlemeyin beni ve arkanıza bile bakmayın. ben de tıpkı bu şekilde gitmiştim çünkü. arkama bakmadan. bir gün türkiye’ye geri döneceğime ihtimal dahi vermeden. benim hayatım orada geçecekti. ben artık oraya ait olacaktım. ama paris’e bir amelie poulain romantizmiyle gittiğim de zannedilmesin. büyük, karışık ve pis bir şehir olduğu için de sevmiştim orayı. bütün bunların ortasında yine de kendim için huzurun, neşenin ve mutluluğun mümkün olduğuna inanmıştım. öyle de oldu olmasına. en azından bir süre.

paris yaşam

amacınız okumak veya çalışmak olabilir, paris’te hayatınızı zorlaştıracağına garanti verebileceğim konularla başlayalım:

* fransızca bilmemek: yo dostum yoo, yol yakınken vazgeç bu sevdadan! hele de sosyal bilimler alanında okuyacak/çalışacaksanız fransa’da fransızca bilmeden bir şeyler kotarmanız çok zor. ciddiye bile almazlar sizi. ama yok benim olayım mühendislik, yok beni şirketim yolluyor, yok ben eş durumundan gidiyorum diyorsanız orası ayrı. yine de fransa’da gündelik hayat fransızca’dır. aradan geçen 10 küsur yıldan sonra hayret ve takdirle fark ettim ki en azından yeni nesil fransızlar ingilizce özürlülüklerini bir kenara bırakmış, yavaştan konuşmaya başlamışlar. ama sayıları hala çok az. bi kopenhag kriterleri beklemeyin bu şehirden.

* türk olmak: hahaa! isterseniz türklerin en beyazı olun, yine de türksünüz işte. bu ülkeye vizeyle girdiniz mi girdiniz. o vakit ikinci sınıf muameleye kendinizi hazırlayın. şirket transferiyle iyi bir pozisyona gidiyorsanız konumunuz bi tık daha parlak, ama sonuçta fransa’da türk olmak, büyük bir evrak dosyasına sahip olmak demektir. o dosya olmadan siz bir hiçsiniz. kimlik detaylarınızın, oturma izinlerinizin, finansal gidişatınızın, sağlık raporlarınızın ve hatta 7 sülalenizin noter tercümeli bilgileri bu ülkede sizin için yangında ilk kurtarılacak şeyler. bırakın 2 yıl yaşayabilmiş olmayı, fransa’da yaşamak üzere girişimde bulunmamı bile ingiliz vatandaşlığıma borçluyum. tek bir pasaportla her türden idari işim çözülüyordu. yoksa herhangi bir yer benden bu kadar evrak istese net gitmem, paris’iniz batsın derim, paşa paşa otururum ülkemde. mis.

* bürokrasi: türk olmak maddesindeki ıstırabı 10’la çarpacak bir maddemiz var sırada: biz türklerin de bok varmış gibi fransızlardan aldığı o lanet bürokrasi. yeni bebeler bilmez, eskiden bir nüfus kağıdı çıkarmak 1 gün sürerdi. inanın fransa’da hala 1 gün sürüyordur – hatta 1 gün aşırı iyimser bir tahmin oldu. bu ülkede bir işinizi görmek başlı başına bir iş kalemidir. bugün git yarın gelcilik, oraya imza buraya kaşecilik, eksik belge var 1 ay sonra görüşelimcilik iş görmenin doğal süreçleridir. sözlü beyan bir şakadır bu insanlar için. en ufak niyetinizi/talebinizi bile el yazınızla yazıp ıslak imzayla bir zarf içinde yetkililere sunmazsanız ciddiye almazlar. mesela belli bir gelir düzeyinin altındaki insanlara ve öğrencilere yapılan CAF yardımı için süreç şudur: önce siz her ay kiranızı ödersiniz, sonra yetkili merci size her ay kiranızın bir kısmını geri öder. dersiniz ki, niye böyle, niye ben baştan kira-eksi-CAF şeklinde ödeme yapmıyorum ve bu işi tek seferde çözmüyoruz ki? suratınıza bakarlar, bunu sorgulamak hiç akıllarına gelmemiştir. bir cevap yoktur. değişim ve güncellenme ihtimali yoktur. maksat kağıt-kürek-evrak işleri yürüsün. medeniyete hoşgeldiniz.

* parisliler: diğer şehirleri bilemem. ama parisliler, hele de belli bir eğitim düzeyinin üstündekiler -ki sizin de daha çok bunlarla muhatap olacağınızı varsayıyorum- dünyanın EN sıkıcı insanları. light bir muhabbet kurmaları mümkün değil. sohbet son derece akademik bir şekilde bilgi paylaşımına dayanıyor. zannedersiniz ki kahvaltı için değil ana britannica’yı mütalaa etmek için buluştunuz. bir parizyene bir şey sormayagörün, eğer bilgisi varsa montaigne kesilir, dersler verir, denemelere boğar sizi. bi de çok politiktir bunlar. zaten türksünüz, ülkenizde olaylar olaylar. hepsi hakkında fikrinizi sormadan asla bırakmaz. sizi tanımayı politik fikirlerinizi tanımak zanneder. en kısa zamanda bunları öğrenip sizi kafasındaki kutulardan birine oturtmazsa içi rahat etmez. bir de bütün bu bayık sohbetler esnasında baca gibi sigara içer. sonra gel de bu dildeki ”fumer comme un turc” (türk gibi sigara içmek) deyişine anlam ver.

* her şeyi devletten beklemek: sıkıcı olmalarının muhtelif sebeplerinden en önemlisidir. siz de bu kafadaysanız çok iyi anlaşabilirsiniz. bir süre. ama eminim gerçek bir türkseniz, bir şey çalışmadığı zaman -en azından birkaç dakika sayıp sövdükten sonra- o şeyi çalıştıracak bir muhatap bulma, mümkünse kendiniz çalışır hale getirme veya o şeyin yerini tutacak bir başka şey arama yoluna gidersiniz. ki biz buna ülkemizde pratiklik deriz. hah işte o pratiklik bu topraklara hiç uğramamıştır. standart parizyen şikayet eder. olayı budur. bizim buralarda her dakika gelişen ve her dakika aştığımız en doğal ve en küçük engelleri bile şahsına yapılmış bir haksızlık olarak algılar. en müreffeh parizyenin bile mutlaka devletinden bir şikayet konusu vardır. o konu açıldı mı imzalı futbol topunu çaldırmış velet gibi surat asar, dudak büker.

* ev bulmak: bence üstteki maddeler daha vahim. ama bunu da atlamayalım tabi. bu ülkede ev tutmak için banka hesabı, banka hesabı açmak için ise ev adresi isterler. bu ikilemi fark ettiğiniz an anırarak gülersiniz. ama bu bir şaka değil, gerçektir. ev meselesi daha çok kendi başına gidenler için sorun gerçi, şirketiniz yolluyorsa evinizi ayarlarlar herhalde. yoksa siz siz olun bu şehre önce bir türk tanıdık bulmadan gitmeyin. onun adresi sizin şu dünyadaki en önemli varlığınız olacak. her işinizi o sayede görebileceksiniz. belediyeye yazacağınız ve yollayacağınız her belgede (‘ne yazıcam be belediyeye?!’ diyenler, size acı acı gülüyorum…) bu adres baş köşede oturacak vs vs.

* nezaket: çocukluğumdan beri kaç kişinin fransızca eğitim aldığımı öğrenince ”ayy çok kibar bi diiil!” dediğini saymak mümkün değil. nedense fransa söz konusu olunca öncelikle dili, sonra da adab-ı muaşereti bazında default bir kibarlık inancı oluşuyor. ama gerçekler çok farklı. bu ülkede arkanızdan gelene kapı tutmak, her girdiğiniz dükkanda satıcıya selam vermek, her kasiyere bonjour demek bir nezaket kuralı değildir. bir zorunluluktur. hele bir yapmayın da, o karşınızdaki nazik fransızın aniden nasıl da şirretleşebildiğini görün! hemen terslenir, size görgü kurallarını hatırlatır, nutuk çekmeye kalkar. beklentiler beklentiler demiştim değil mi? fransızlar ve beklentileri. nezaket de bir beklenti olduğu müddetçe ne kadar samimi olabilir ki? hele de beklediği nezaketi bulamayan insanların hiç de nazik olmadığı bir yerde.

şimdi deneyimlerimden yola çıkarak yazıyorum ama 2003 yılında paris’e taşınan ege’nin hiç bilmediği şeylerdi bunlar. ama şanslıydı, orada tanıdığı harika bir arkadaşı vardı. okullardan kabul aldı, ciup‘a başvurusunu yaptı ve kendini bu yeni şehre attı. öğrenci olarak gideceklerin ilk incelemesi gereken yere geliyoruz böylece: ciup, yani cite universitaire internationale de paris. yani uluslararası yurt kampüsü. burası oldukça geniş bir arazi üstünde her milletin kendi yurt binasını inşa ettiği bir yer. türklere de arsa vermişler ama hayret, bizimkiler oralı olmamış. yoksa inşaat göbekadımız. en gerekli olduğu yerde dımdızlak kalmışız böylece. (ali ağaoğlu, duy sesimi!) şansınız varsa burada bir oda bulmak, 3 seneliğine başınıza gelen en süper şey olur. dışarıda herhangi bir odaya vereceğinizden daha az kira verirsiniz ve tüm faturalar da bu kiraya zaten dahil olduğundan hayatınız kolaylaşır.

oda demişken: ister cite’de ister paris’in içinde, öğrenci olarak yaşayacaksanız sizin bir eviniz olması mümkün değil. bu fikri bir an önce kabullenmenizde fayda var. türk usulü 3 oda 1 salon yayla gibi ortamlar beklemeyin. sizin en fazla 15 m2’lik bir odanız olacak. cite’de bütün evlerde mutfak ve buna ek olarak kimi evlerde tuvalet ve banyolar da ortak kullanılıyor. benim kaldığım odalar sırasıyla 9 ve 13 m2 idi mesela. bütün şahsi eşyalarınızı sığdırmak için sahip olacağınız bu kısıtlı alanda pek çok şey öğreneceksiniz. girdiğiniz günkü gibi çıkmayacaksınız bu odadan. ister istemez sadeleşecek, gerekliyi gereksizden ayırmayı becerecek, bir şeyleri geride bırakmayı kabulleneceksiniz. parizyen odalar ders almaz, ders verir, ona göre.

bir taktik: diyelim ki cite’ye yazdınız, başvurdunuz ama oda moda çıkmadı. enseyi karartmıyorsunuz, hemen oturup bir ağlama mektubu yazıyorsunuz. bu mektup cite’nin müdürüne hitaben kaleme alınıyor. artık anam bizi terk etti, babam alkolik, kardeşim engelli, ailede okuyan tek kişiyim, kolum kırık, kanadım bükük aklınıza ne gelirse duygu sömürülerinden bir buket yapıyorsunuz. genellikle 1-2 hafta sonra odanıza kavuşuyorsunuz. en azından benim zamanımda böyleydi durum. ağlama mektubunu hafife almayın. yazmam diye inat etmeyin, gurur yapmayın. yoksa geceleri gururunuza sarılır uyursunuz çişli park köşelerinde.

cite’de yaşam: paris’teki en renkli yaşam cite’dedir. georges V bulvarında 5 odalı 5 metre tavanlı daireniz olsa inanın bu kadar renkli olmaz hayatınız. zira burası paris’te, fransızların en az yoğunlukta bulunduğu yerdir. her milletten öğrenci ortalıkta cirit atar. cite’nin geniş parklarına, uzun koşu parkurlarına, restoranına, terasına, kafesine yayılır. çok çeşitli spor, dans ve sanat aktivitelerinden hangisine katılacağınızı şaşırırsınız. akşamları 15 kişilik sofralar kurulur, geceleri partiler düzenlenir, sabahlara kadar içilir, eğlenilir, dans edilir. 77 coğrafyadan insanla harika dostluklar kurulur. özetle, hayat güzeldir.

(yav hayatımın en güzel yılı diyorum size!)

 

paris: yaşam kılavuzu” için 14 yorum

  1. 🙂 ben iyisi gezi kısmına daha çok bakayım; yaşamaktan vazgeçmek. Ben hala İngilizce konuşulan ülkelere kayarım, velev ki gideyim. Fakat gezmek için görmeyi pek istiyorum.
    Sevgiler,

  2. sevgili aze, gezmek için git tabi! bu yazı daha ziyade yaşamaya gitmek isteyenler için. zaten en başta da söylediğim gibi ben de bu şehre koşa koşa gittiydim. amaç ister turizm ister yaşamak olsun koşası olanları durdurmak haddime değil 🙂

  3. kesinlikle! ama gezi yazısı post'unda biraz güncelleme yapıcam. akıllı telefonlar çıktı çıkalı cite'deki pek renkli kardeşlik ruhu da sönmüş biraz. herkesin burnu telefonunda 🙁

  4. cicim, çünkü bu şehirde hiçbir adam gece belli bir saatten sonra dışardaysa ve çişi gelirse ilk bulduğu köşeciğe işemekte bir sorun görmez. yani çiş sorunsalı sadece parklarla sınırlı değil. geziye de geliyorum, bekleyin!

  5. Kıskanmadım. Valla. sayende Küba'dan da soğumuştum hatırlarsan. 🙂 Şaka bir tarafa, bu gerçekçi (ve esprili) betimlemelerden yararlanıyorum. Ben daha hayalperestim. Şehirler, olaylar, kadınlar ve daha bir sürü şey hakkında… Oysa ki çıplak gerçeğe çok ihtiyacımız var…

  6. gerçeğe ihtiyaç var ama gerçeğin herkese göre değişebileceğini hatırlamaya da ihtiyaç var bence. burada yazdıklarım benim yaşadıklarımın ve hissettiklerimin bir özeti. bir başkası çok farklı şekilde deneyimleyebilirdi bütün bu süreci. bu nedenle şehir/ülke yazısı yazmak biraz riskli. gezdiğimiz yeri sevsek de sevmesek de, hepsi şahsi ve bu yüzden de yanıltıcı aslında. yani sen yine hayallerinden vazgeçme bence 🙂

  7. buradaki pek çok tespitin altına imzamı atarım, Lyon’da dokuz sene yaşadım, ve evet cité universitaire yıllarım en renklilerdendi, ırkçılıkla geç tanıştım o yüzden… Sadece belli bir entelektüel seviyenin üstünde lyonnais ile pek karşılaşmadım, onlar bizim gibi üçüncü dünya vatandaşlarının yakınına gelmiyorlar, ama sade vatandaş aynı anlattığın gibi, seni ülkenin politik sorunlarının sorumlusu gibi görüyor ve politik görüşünü alana kadar sorguya çekiyor, sonra kafasındaki kutucuğa atıp seni rahat bırakıyor.

    1. lyon da en burjuva şehirdir yaa, allah kurtarmış küçük joe… avrupa’ya gezmeye gitmekle yaşamaya gitmek arasındaki dramatik farkları bilen birilerinden yorum almak ne güzel!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir