pandemide en çok özlediklerim top-5

Kategoriler ontolojik

1- dans etmek: hiç tanımadığınız yabancılara sarılarak kendinizi müziğe ve o yabancıya teslim edebilmek. tangonun özeti bence bu. elbette tango camiasına giriş yapınca birçok dansçıyla ahbap oluyorsunuz, yani herkes yabancı olmuyor. yine de her milonga gecesinde hiç tanımadığınız veya daha önce hiç dans etmediğiniz birileriyle karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek. hele ki istanbul gibi kalabalık bir şehirde. ama tango bir yana, ben dj set’lerle coştuğum gece çıkmalarını da acayip özledim. 2020 şubat-mart gibi, tango dışındaki son 2 çıkışımı hala hatırlıyorum. birinde şahika’daydık, diğerinde ise harbiye klische’de volki’nin doğumgününü kutladık. duvardan duvara dans ettiğim 2 nefis gece (insert: gözleri dolu dolu olmuş emoji). bir daha ne zaman bir gece hayatı olabilecek? isyanım büyük. teselli/çare olarak bazen evde müzik açıp yemek yaparken dansı da araya kaktırıyorum. veya sabaha en sevdiğim bir parçayı (genellikle lizzo’dan juice) 4-5 kez üst üste dinleyip dans ederek başlıyorum. ama bazı günler de hiç tadım olmuyor be dostlar. kendi kendine motivasyon da bir yere kadar. sonuçta sosyal varlıklarız. pandemi bitsin, yemin ediyorum zabbaha gader dans dans dans!

2- sarılmak: ilk maddenin tango kısmının da vazgeçilmez ögesi. sanırım sarılmakla bir meselem var. koala gibi, bulduğuma yapışıyorum. bu bakımdan aile üyeleri ve dostlara sarılamamak kalbime jilet atan bir durum. gerçi bu kadar dramatik olmayayım, birçoğuna gayet de sarıldım. dilli dudaklı öpüşmicez sonuçta diyerek kollarıma koşan bir dostu itekleyebilecek son insan falanım herhalde. nasıl olsa it gibi sağlıklıyım, enfekte olursam da atlatırım inancımla hiçbir sevgi pıtırcıklığını reddetmedim. bilinç seviyem bu: bir sevgi kezbanı olarak japon’un portresi. kınamak serbest.

3- seyahat etmek: yazın yunan sahillerini fethederim diye planlar yaparken gidebildiğim tek yer didim oldu. üstelik tam 3 kere gittim ve yazlıkta kendimi şaşırtacak kadar uzun kaldım. son gidişim kasım ayındaydı ve ipek’le 7 kasım’da altınkum plajından denize girdik. benim için o tarihlerde yazlıkta olmak fantastik bir şeydi. genel olarak yazlıkta o kadar zaman geçirmek olağandışıydı ama düşününce kötü de geçmedi aslında. bi kere bütün yazlık kankitoları bir arada, cemil cümle laptop başındaydık. gündüzün leş sıcağını toplantılarda ezdikten sonra, tükkanları kapatıp akşamüstü denizine koşmak bir yaşam tarzı oldu. birbirimizin işlerinin detaylarından hiç olmadığımız kadar haberdar olduk. ilginç şeyler öğrendik. maske falan da yalandı bu arada, sadece didim merkeze işimiz düştüğünde taktık. sanırım yazlıkta olmak en çok pandemiyi accık unutmak açısından işimize yaradı. tabii sonra şehre geri dönmek 2 kat zor oldu. bütün bunlar olurken tek tesellim yeniden seyahate gidebileceğim günlerin hayalini kurmaktı.

4- maskesiz gezmek: bu da hala çok içimi darlayan bir konu. elbette insan her şeye alışıyor, ben de lanet maskeye alıştım. ama “artık takmasanız da olur” diyecekleri saniye vedalaşmaya hazırım. işlevine ikna olmadığımdan değil. eylül ve aralık’ta 2 tur fabrika ziyaretleri yaptım. defalarca uçağa bindim. urfa’dan girdim, bursa’dan çıktım, uşak’tan daldım, çerkezköy’den kum çıkardım. binlerce kişilik fabrikalarda cirit attım, atölye çalışmaları yaptım, burnum dahi akmadan istanbul’a geri döndüm. yegane önlemlerim düzenli olarak vitaminlerimi almak ve maske takmaktı. yoksa bütün bu corona sürecinde ne cifi cifle ovabildim, ne yanımda dezenfektanla gezdim, ne de market poşetlerini kapıda beklettim. her dakka elimi yıkamaya da hala kasamıyorum. eskisi gibiyim. dışardan eve gelince zaten elimi yıkardım. yine yıkıyorum. ama gün içinde nerde çeşme bulsam da elimi yüzümü yuğsam gibi bir soru aklıma gelmiyor. bunları “doğrusu budur” diye yazmıyorum tabii ki. ama benim elimden en fazla bu kadar önlem gelebildi.

5- özgür olmak: ölüm korkusu ne menem bir belaymış, hepimiz tıpış tıpış evlere kapanıverdik. hes kodu falan filan derken bütün hayatımız resmen kontrol ve gözlem altına alındı. herkes birbirine virüs polisi kesildi, birbirinin seçimlerini hayvan gibi yargılar oldu. bütün bu süreçte beni virüsten daha çok korkutan şey, insanların en temel özgürlüklerinden bu kadar kolayca vazgeçebilmesiydi. “ben sürü bağışıklığı hakkımı kullanmak istiyorum, gerekirse evimde 40 derece ateşle kahrımdan ölem” kartı masaya dahi konmadı. yok, illa hepimizi yaşatacaklar. ama hayat 1984 romanına dönmüş, kimsenin derdi değil. hmpf… bana ne hapis hayatını sağlıklı yaşamaktan? nisan mıydı, mayıs mıydı tam hatırlamıyorum, barış’la akşam yürüyüşlerimiz resmen zabıtadan kaçış çilesine dönmüştü. çünkü deniz kenarından yürüme yasağı geldi. o kadar anlamsız bir yasak ki. aynı yürüyüşçüler, hep birlikte, götgöte, sahilden çok daha dar olan karşı kaldırımdan yürümek zorunda bırakıldık. wtf?! tabii ki sahilin daha karanlık kesimlerinde mini kaçışlarla deniz kenarına geçip egzozsuz birkaç adım atıyor, zabıtanın yanarlı dönerli ışığını görür görmez tırım tırım karşıya geri koşuyorduk. bu yaşta bana zorla pandemi anarşizmi yaptıranlar utansın dsfjkk. bütün seçimlerimin arkasındayım uleyn.

evet gördüğünüz gibi pandeminin kaka çocuğu ödülü goes to japon. bu yazının üstüne bir daha benimle görüşmek isteyen olursa domestos içip kurşun döktürerek gelsin!

pandemide en çok özlediklerim top-5” için 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir