suluboya denemelerim son 1 yıldır tangoya kurban gidiyor. dışarda, derslerde ve insanlarla o kadar çok vakit geçiriyorum ki evde kendime kalan zamanlarım dinlenmek ve normalize olmakla geçiyor (+ ev işlerini de unutmayalım.) sanata sepete mecalim kalmıyor. ama birkaç ay içinde hepimizi ele geçirmeye hazırlanan uzun kış gecelerinde, boyalarıma geri dönmek için uygun ruh haline gireceğime inanıyorum. şimdilik son çalışmalardan örneklerle ilerleyelim ve suluboyaya başlamak isteyenlere minik tavsiyeler verelim: * küçük ebatlı çalışın: alın size en minik tavsiye. sanatınızı döşemek için bugüne dek tercihiniz standart A4…“suluboya: son durumlar” yazısını okumaya devam et

hani bazen hayat hiç beklemediğimiz yerden yüzümüze güler ya, işte hüseyin benim için ağustos ayındaki yazlık haftamın güldüren yüzü oldu. ailecek 20 yıldır aynı yere tatile gidiyoruz. 18 yıldır da o aynı yerde yazlığımız var. insanlar tanıdık, ortamlar tanıdık, beklentiler ve (bana göre) olacaklar/olmayacaklar belli (idi). taa ki bu yaza kadar. bu yaz, son derece olaysız geçen haziran seferimin üstüne, didim’e bir de ağustos seferi yaptım. ve daha gittiğim gün hüseyin’le tanıştım. meğer yıllardır, hatta bizden de evvelden oralardaymış. meğer hem kardeşimin hem de favori…“hüseyin” yazısını okumaya devam et

füsun’la geçe haftaki buluşmamızdan en az 10 yazı çıkar. bitiremediğimiz için en kısa zamanda yeniden görüşelim diyerek zor bela bıraktığımız sohbetin konu başlıklarından birini bugün sizin yorumlarınıza da açmak istiyorum: füs’ün 25 yaşında bir kuzeni var. bu hanım kızımız iyi bir üni’den mezun ve şu anda master yapıyor. fakat henüz hiç erkek arkadaşı, hiçbir ilişkisi olmamış. bu durumu öğrenen füs de bir abla olarak haliyle endişelenip kızcağızla buluşmaya gitmiş, yavrucum nedir, bir sorun mu var diyerek konuyu azıcık eşelemiş. kızdan şöyle bir açıklama gelmiş: füsun…“90’lılar ve -kurulamayan- ilişkiler” yazısını okumaya devam et

bugün cumartesi, hafif şeylerden bahsedesim var. benim için şairlikte walt whitman’dan, yazarlıkta iris murdoch’tan geri kalmayan zarif ve naif ama bir yandan da çelik gibi güçlü my dear fiona apple’dan bahsedesim var. ‘work work work work work’ün şarkı sözü olarak son derece geçerli ve yeterli kabul edildiği şu zamanlarda, fiona’cım, müzik endüstrisinde minimum 120 IQ ve yine son derece gelişmiş bir EQ gerektiren nadir isimlerden biri bana göre. acıyı, hüznü, aşkı, umudu ve varoluşun türlü türlü hallerini 5 dakkalık parçalarda onun kadar derinden masaya yatırabilen…“en güzel 5 fiona apple şarkısı” yazısını okumaya devam et

son dönemde birçok eğitimli ve modern çift, çocuk sahibi olduktan sonra kapağı yurt dışına (çoğunlukla da avrupa’ya) attı, atıyor. buradaki motivasyonlar, tahminimce, hem türkiye’de iyi eğitimin pahalı olması hem de ülkedeki gidişatın ümit verici bulunmaması. bu kaygıların şahsi gündemimde yeri olmamakla birlikte, son almanya tatilimizde şöyle bir an yaşadıktan sonra konu hakkında yeniden düşündüm: hamburg’da trafikteyiz. saatte 20 km ile gidiyor ve belli bir eskici dükkanını arıyoruz. zaten şehir aşırı çağdaş ve dört bir yanı bisikletliler basmış. dolayısıyla dört yol ağızları işkence. arabalara ayrı, yayalara…“çocuk için ülke değiştirmek” yazısını okumaya devam et

biraz da lezzet diyelim mi blog dostları? tatlı patates ve keçi peynirli omlet almanya’da bira yanında sık sık tatlı patates kızartması yemenin bir sonucu olarak, tatlı patates yeniden gündemime girdi. dönüşte ilk iş markete uğrayıp bir tane aldım. aslında tadı hafiften balkabağını andırıyor, dolayısıyla patatesin yerini tam olarak alabilecek bir sebze diyemeyiz. ama denemelere başladım. arkası gelecek, o tatlı patates tariflerimdeki yerini bulacak. ilk ve en kolay denemeyi, tatlı patatesi keçi peyniriyle kombinleyerek yaptım. malzemeler: * 2 yumurta * 2 dilim tatlı patates * 2-3…“keçi peynirli 2 tarif” yazısını okumaya devam et

geçenlerde florya beyti’de yemeğe gittik. ortamın renkleri ve müziksizliği, sandalye yastıklarının desenli kumaşı, garsonların temiz beyaz ceketleri ve papyonları, takım elbiseleri, yaptıkları işe gösterdikleri özen ve saygı… adeta 30-40 yıl öncesine ışınlanmışız gibi bir müessese. yemekler zaten son derece başarılı. tarifsiz mutlu olduk. artık yemek yenilen her yer o kadar aynı, bu yerlere giden insan kitlesi de o kadar baygın ki, o akşam konuştuğumuz konuyu daha sonra başka arkadaşlarımla da masaya yatırdık: istanbul’un ‘tam istediğiniz gibi’ olduğu son yıl hangisiydi? ben 2008 dedim mesela. ekonomik…“en sevdiğimiz istanbul” yazısını okumaya devam et

şimdi ben büyük bi hevesle tango yapıyorum ya, tangoya olan saf duygularım bir yana, bu dansı sosyal olarak fiiliyata dökebilmek için bile dünyanın en yavşamalı ortamlarına girip çıkmam gerekiyor. tabi ki 38 yıllık hayat tecrübesi böyle günler için var. ağlıyorum kahrımdan diyemem. ama giderek yanlış yavşama taktikleri hakkında uzmanlık yapacak hale geliyorum. hele bir tanesi var ki, en beteri, en çocukça olanı, onu hemen şuracığa yazacağım: diyelim karşınızdaki adam size yaldır yaldır yazıyor ama sizden bir karşılık bulamıyor. adama, dans etmek dışında en ufak ilginiz…“sıkıntılı taktikler” yazısını okumaya devam et

”minimalizm kafama çok yatıyor, kesinlikle hayat tarzı haline getirmek istiyorum. ancak bi konuda büyük bir açmaza giriyorum. ben neyin ne kadarının bana yeteceğini, neyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığını anlayamıyorum. kaç çanta bana yeter, başka çantaya ihtiyacım var mı, ya da en kullanışlı ve kaliteli çantayı nasıl seçerim bunları bilemiyorum. böyle olunca da kafa karışıklığı ve yanlış kararlar, pişmanlıklar ve bazen özgüvensizlikler, suçluluk duyguları yaşıyorum. bir fikriniz var mı ne yapmalıyım?” – bahar bugünkü yazımı bir okur sorusunu cevaplamaya ayırıyorum. zira eminim sadece bahar’ın değil birçok…“nasıl minimalist olurum” yazısını okumaya devam et

bullet journal’ı yıllardır duyar ve geçerim, geçen hafta güneş bahsedince konuya daha kapsamlı bir şans vereyim dedim ve öncelikle onun yolladığı tanıtım videosunu izledim. aslında bu türden organizasyon ve takip sistemleri zihnimin işleyişine hiç yabancı değil. lakin sanırım 1- yapmam gereken o kadar çok şey yok, 2- daha verimli olmaya dair inancımı ciddi şekilde kaybetmişim. bende olay epeydir şu şekilde işliyor: hayatımın belli bir düzeni zaten var ama, benim amacım son dönemde hep belli bir kaosa alan tanımaya yönelik. anlık programlara ve son dakka önerilerine açık…“bullet journal (veya: nasıl daha organize bir insan olabilirim)” yazısını okumaya devam et

resmi olarak sonbaharın ilk günündeyiz bugün. en sevdiğim aylara giriyoruz. içimde tatlı bir heyecan. kurumuş yapraklar hem koruyu hem de terası bastı, gündüzün ışığı farklı bir tona evrildi, ve sıcaklar bir gıdım olsun azalmasa da azalacağına dair umudum çoğaldı. doğa bir kez daha ölürken, kendimi bunca canlı hissetmemin sırrını çözebilmiş değilim. ama istisnasız her sonbahar böyleyim. büyük bir keyifle, hayat yeniden başlıyor hissine teslim oluyorum. ve tam da yılın bu döneminde artık nadiren kalitelisine denk geldiğimiz eski tarz romantik komedileri yeniden izleyesim geliyor. eski dediysem…“romantik komedi önerilerim” yazısını okumaya devam et

takip ediyorsanız hem güneş’in hem de joe’nun bloglarında okumuşsunuzdur: bu hafta güneş günübirlik istanbul’a geldi ve mini bir blogger pikniği gerçekleştirdik. düşünceler, duygular ve analizler havalarda uçuştu, neşemiz ruhlarımızı aydınlattı, ilhamlar ilhamları açtı. güneş’le daha önce izmir’e gittiğimde tanışmış ve muhabbetten zar zor ayrılabilmiştim. joe’yla da son 1 yıldır görüşüyor, parklarda kahve içip kah ağır kah hafif meselelerimizden büyük bir tutku ve merakla konuşuyoruz. ama güneş ve joe o gün ilk kez fiilen tanışmış oldular. harika bir öğleden sonra geçirdik. darısı yeni buluşmaların başına olsun…“bir blog projesi: eylül’de her güne bir yazı” yazısını okumaya devam et

nisan ayında şu gezi-iç keşif yazısına gelen yorumların hep dostluğa, daha doğrusu dostluğun yokluğuna odaklanması düşündürmüştü beni. yani epeydir aklımda, dostluk hakkında yazacağım. ama bir yandan da sanırım birçok insanın derdi olan gerçek dost hasretine bir çözüm arayacağım. taa 8 yıl önce şöyle bir yazı yazmışım. dostluk deyince aklıma ilk o geldi. açıp tekrar okudum. ve evet, benim için hala güncel. samimi, bağımsız ve gamsız insanları dostum olmasalar bile seviyorum. yine de dostluğun ‘birilerini sevmek/tatlış bulmaktan’ öte, çok daha engebeli, çok daha yüzleşmeli bir şey olduğunu…“gerçek dostlar” yazısını okumaya devam et

sevgili kapsül dostları, bu yazıyı normalde nisan’da yazmayı planlamıştım, haziran oldu. ama okuyunca göreceksiniz ki beklediğinize değmiş. önce bu bahar verdiğim en isabetli kararla başlayalım: zeynep tarhan muslu‘dan bireysel renk analizi seansı almak! nisan-mayıs döneminde haftada birkaç kez buluşup deep work konusunda işbirliği yaptığım sevgili arkadaşım ışıl bahsetti bu analiz meselesinden, ve anında kafama yattı. hemen birlikte randevu aldık. sanırım bu analiz hayatımın en doğru gardırop yatırımıydı. öyle ki tek pişmanlığım daha önce yaptırmamış olmak. zira biz ne kadar değiştirmeye çalışsak da doğal saç, göz ve…“kapsül gardırop: ilkbahar-yaz 2018” yazısını okumaya devam et

daha mayıs ayından deep work’ü yılın kitabı seçmek iddialı oldu, farkındayım. ama bence acayip iddialı bir eser. okuyup da vay anasını demeyecek bir 21. yüzyıl insanı tanımıyorum. hepimizin cal newport’tan öğreneceği, ve eğer öğrendiklerimizi uygulamayı seçersek, başarabileceği çok şey var. bu arada kitap türkçe’ye de çevrilmiş: buyrunuz. bu kitabı kimler okumalı? valla bence herkes okumalı. sosyal medya kıskacında olduğunun farkında ve bundan az buçuk da olsa rahatsız olanlar özellikle okumalı. yok kitap yazmak istiyorum, yok sergi açmak istiyorum, ah keşkem beste yapsam, yeni bir dil…“yılın kitabı: deep work” yazısını okumaya devam et