takip ediyorsanız hem güneş’in hem de joe’nun bloglarında okumuşsunuzdur: bu hafta güneş günübirlik istanbul’a geldi ve mini bir blogger pikniği gerçekleştirdik. düşünceler, duygular ve analizler havalarda uçuştu, neşemiz ruhlarımızı aydınlattı, ilhamlar ilhamları açtı. güneş’le daha önce izmir’e gittiğimde tanışmış ve muhabbetten zar zor ayrılabilmiştim. joe’yla da son 1 yıldır görüşüyor, parklarda kahve içip kah ağır kah hafif meselelerimizden büyük bir tutku ve merakla konuşuyoruz. ama güneş ve joe o gün ilk kez fiilen tanışmış oldular. harika bir öğleden sonra geçirdik. darısı yeni buluşmaların başına olsun…“bir blog projesi: eylül’de her güne bir yazı” yazısını okumaya devam et

nisan ayında şu gezi-iç keşif yazısına gelen yorumların hep dostluğa, daha doğrusu dostluğun yokluğuna odaklanması düşündürmüştü beni. yani epeydir aklımda, dostluk hakkında yazacağım. ama bir yandan da sanırım birçok insanın derdi olan gerçek dost hasretine bir çözüm arayacağım. taa 8 yıl önce şöyle bir yazı yazmışım. dostluk deyince aklıma ilk o geldi. açıp tekrar okudum. ve evet, benim için hala güncel. samimi, bağımsız ve gamsız insanları dostum olmasalar bile seviyorum. yine de dostluğun ‘birilerini sevmek/tatlış bulmaktan’ öte, çok daha engebeli, çok daha yüzleşmeli bir şey olduğunu…“gerçek dostlar” yazısını okumaya devam et

sevgili kapsül dostları, bu yazıyı normalde nisan’da yazmayı planlamıştım, haziran oldu. ama okuyunca göreceksiniz ki beklediğinize değmiş. önce bu bahar verdiğim en isabetli kararla başlayalım: zeynep tarhan muslu‘dan bireysel renk analizi seansı almak! nisan-mayıs döneminde haftada birkaç kez buluşup deep work konusunda işbirliği yaptığım sevgili arkadaşım ışıl bahsetti bu analiz meselesinden, ve anında kafama yattı. hemen birlikte randevu aldık. sanırım bu analiz hayatımın en doğru gardırop yatırımıydı. öyle ki tek pişmanlığım daha önce yaptırmamış olmak. zira biz ne kadar değiştirmeye çalışsak da doğal saç, göz ve…“kapsül gardırop: ilkbahar-yaz 2018” yazısını okumaya devam et

daha mayıs ayından deep work’ü yılın kitabı seçmek iddialı oldu, farkındayım. ama bence acayip iddialı bir eser. okuyup da vay anasını demeyecek bir 21. yüzyıl insanı tanımıyorum. hepimizin cal newport’tan öğreneceği, ve eğer öğrendiklerimizi uygulamayı seçersek, başarabileceği çok şey var. bu arada kitap türkçe’ye de çevrilmiş: buyrunuz. bu kitabı kimler okumalı? valla bence herkes okumalı. sosyal medya kıskacında olduğunun farkında ve bundan az buçuk da olsa rahatsız olanlar özellikle okumalı. yok kitap yazmak istiyorum, yok sergi açmak istiyorum, ah keşkem beste yapsam, yeni bir dil…“yılın kitabı: deep work” yazısını okumaya devam et

çünkü: biliyorum, kapsülcüler yeni yazı bekliyor. ama şu günlerde bende gündemler bambaşka. cal newport’un deep work kitabını okuduğumdan beri kafam arı kovanı gibi. fikirler vız vız vız. bu kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazıp herkesin faydalanabileceği tam teşekküllü bir özet vermek niyetindeyim. bi ara. ama bugünkü konumuzun fikir annesi / teşvikçisi, son buluşmamızda ‘artık ne yediğinle ilgili yazmıyorsun’ diye sitem eden eren oldu. işte bugün tam da bu konuda yazasım var: neden artık ne yediğimle ilgili hiçbir şey yazmıyorum. yazmıyorum, çünkü ne yediğimle ilgilenmiyorum. takipçilerin bildiği…“fit olmak bana mit oldu” yazısını okumaya devam et

güzel bir haberim var: türk işi minimalizm blog’unun yazarı hale ile, onun youtube kanalında yayınlanmak üzere bir sohbet serisi çekmeye hazırlanıyoruz! fikir annesi, bugüne dek birçok kaliteli içerik videosu hazılayan sevgili hale elbette. cuma günü pek hevesli bir buluşma gerçekleştirdik ve konuşabileceğimiz konuların genişliğinden bahsedip heyecan yaptık. ama bu genişliğe fazla kaptırıp ucu bucağı olmayan sohbetlerle kimsenin zamanından çalmak istemediğimizden, sizden gelecek sorulara cevap vererek başlayalım dedik. soru, sorun, dilek ve şikayetlerinizi ister hale’nin instagram hesabındaki ilgili post‘un altına, ister benim bu yazımın altına bırakabilirsiniz. ilk…“bir ‘türk işi minimalizm & japonkedi ortak yapımı’” yazısını okumaya devam et

sıcak havalar kapsül gardırobumu nisan başında yaptım, 3 gün sonra kış geri geldi, hemen 2 kazak çıkardım yine. bu yüzden beklemedeyim. yeni kapsülün fotolu ve kapsamlı tanıtım post’u için nisan sonunu bekliyorum. bu arada ufak tefek değişiklikler yapıyorum. nisan kapsül bakımından bir deneme süreci oldu. zaten merkür de götün götün bildiğiniz gibi… bu şartlar altında uzun vadeli planlar yapmak yaradana şirk koşmaktır. (din bilgime ne kadar güvendiğinizi bildiğim için iddialı yazdım.) zorunlu işlerimi bitirdim sayılır. ‘hangi zorunlu iş?’ desenize! mart sonunda, hangi işleri kendime zorunlu…“nisan, bologna, dostluk” yazısını okumaya devam et

sevgili japon abla, ben geçen yaz bir adamla tanıştım ve bu adam yeniden hayallere inanmama neden oldu. çünkü yıllardır birlikte olmak istediğim gibi biriydi. her şey iyi gidiyordu ama bende hep bir kaybetme korkusu vardı. bu kadar sevilmeye, daha doğrusu sayılmaya alışık değildim erkekler tarafından. itiraf edeyim, ne zaman benden bıkacak diye de düşünüyordum. o ise ciddiydi. evlilikle ya da ilişkinin geleceğiyle ilgili konularda o hep bi adım attı, ben hep olumsuz yaklaştım. tabi benim tereddütlerim ve kararsızlıklarım onu bir yerde soğutmuş olmalı ki bir…“rumuz: poe” yazısını okumaya devam et

neden hayır diyemiyoruz? eminim bazı şeylere diyebiliyoruz. ama birçok şeye de diyemiyoruz. aslında hiç bayılmadığımız halde hayır diyemediğimiz, pek sevmediğimiz halde reddedemediğimiz, istemediğimiz halde hayatımızdan çıkaramadığımız bir şeyler mutlaka oluyor. hayır’ı kullanamadığımız insanlar ve durumlar farklı farklı olsa da, hepimizin kendini söylemediği hayır’lar için çimdiklemek istediği anlar var. peki ama neden? hayır’ın bizi en çok paniklettiği nokta sevilmeme kaygısı. sorsanız 24 saat sevgiyle beslendiğini iddia eden türk aile yapısının en çok da sevgiyi anlamamış olması. ‘beni sevsen yaparsın’, ‘gerçekten sevseydin ne demek istediğimi anlardın’, ‘anneyi…“hayır demenin hayrı” yazısını okumaya devam et

bir önceki yazıda söz vermiştim. konumuz: uzun vadeli hedeflerimize yönelik olarak gün bazında neler yapabiliriz? bu konu epeydir kafamı kısa kısa meşgul ediyor. ama bugün biraz daha derinleşelim istiyorum. önce şurdan başlayalım mesela, adeta zihnimize çivilenmiş olan meşhur verimlilik kavramından. iş hayatı ona tapıyor. patronlar donsuz çıkıyor, onsuz çıkmıyor. çalışanlar kendi değerine ona göre biçiyor. sırf bu kavram üzerinden ekmek yiyen nice danışman, eğitimci, app, web sitesi, kitap, dergi, podcast var. verimlilik bir endüstri olmuş, hepimize tepeden bakıyor. ne için verimli? burda durup şu soruyu sorsak mesela:…“verimlilik” yazısını okumaya devam et

2 yıl öncesine kadar hep ajanda tutardım. hangi gün kiminle buluşmuşum, nerelere gitmişim, neler yapmışım, senenin sonunda benim için toplu şekilde kabak gibi meydanda olurdu. ama son 2,5 yıldır -yani akıllı telefona geçtiğimden beri- macbook’taki iCal uygulamasını iphone’daki takvim uygulamasıyla senkronize ettim ve bütün randevuları/yapılacakları sanalda tutmaya başladım. fakat orda da şöyle bir kafadayım: bir işi bitirir bitirmez, bir buluşmadan döner dönmez o notu takvimden siliyorum. neden diye soracaksınız – ki ben de kendime sordum: sanırım olmuş bitmiş bir şeyi hala takvimde tutmak anlamsız geliyor…“2017’ye dikiz aynasından bir bakış” yazısını okumaya devam et

1 aralık’tan beri instagram’a uğramıyorum. aslında her şey tamamen doğal bir şekilde gelişti. yani kesinlikle instagram’sızlık yoluna baş koymuş filan değildim. bir önceki yazıda bahsettiğim gezimiz sırasında sağa bak, sola bak, ay renkler, ay tipler, ay yemekler derken instagram’a girmek aklıma gelmedi. sonra istanbul’a geri döndük, bu sefer de bitirmem gereken işlere kapandım, instagram yine kaynadı. sonra baktım 2 hafta olmuş, eh 2 hafta uzak kalan 3 hafta da kalır diye düşündüm. ama inanın çok da düşünmedim, zira instagram’a bakma ihtiyacından o noktada sanırım kopmaya…“instagram’sızlık” yazısını okumaya devam et

15 yıldır doktora yolunda ter döken canım ayşe’nin paris’te gerçekleşecek tez savunması ve bizim 6. evlilik yıldönümü aynı haftaya denk gelince sedat anında program yaptı. bu sefer klasik road trip tarzımıza bir de bilinmezlik unsuru ekledik. kabaca nasıl bir rota izleyeceğimizi biliyorduk. amacımız daha az bilinen, küçük yerleri gezmekti. ama tek tek hangi şehirlere/kasabalara gideceğimize karar vermeden ve haliyle nerede kalacağımızı da ayarlamadan gittik. biz yola tez ekibinden 4-5 gün önce düştük ve gezimize pek sevdiğimiz almanya’dan başladık. berlin’e inip arabamızı kiraladık. önce şehir merkezine uğrayıp…“gezdik geldik: dresden, leipzig, kassel, route de champagne” yazısını okumaya devam et

sevgili kapsül dostları, istanbul’da uzun ve güzel bir sonbahar yaşadık. açık mavi kotumu, ceketlerimi ve renkli ince mantolarımı bol bol giyebildim. mutluyum. bundan sonrası gardırobun ağır işçilerine, yün komasına sokan, menopoz ateşi yakan parçalarına emanet. kış kapsülümden çok memnunum. fakat temmuz ayından beri hayatıma yeniden girip baş köşeye oturan tango (hem dersler hem de milonga’lar-tango geceleri) sebebiyle normalde ihtiyaç duymayacağım ihtiyaçlar gündeme geliyor. temmuz’dan bu yana, kapsüle dahil etmediğim -çünkü gündelik hayatta, ne iş ne de sosyalleşme amaçlı giymediğim- sadece tangoya özel bir gardırop oluştu:…“kış kapsülünden haberler” yazısını okumaya devam et

tim ferriss, james altucher’la yaptığı podcast’te harika bir şey söyledi: ”sonuçta normal dediğimiz insanlar henüz yakından tanımadığımız için bize normal gelenlerdir.” duyar duymaz önce bu tespitin şahaneliğine bir kahkaha attım, sonra da konuyu biraz daha açmak üzere mutlaka hakkında yazma isteğiyle doldum. ve işte geldim burdayım. tim karşimiz bu konuya şurdan geldiydi, önce onu anlatayım. dedi ki, bize en berbat, en özenle başkalarından saklanası, ne bileyim, fena halde utanılası gelen taraflarımız aslında bizi başkalarından ayıran ve özel kılan taraflarımızdır aynı zamanda. (tam böyle demiyor da, ben…“normal, go home!” yazısını okumaya devam et