dün akşam salı’nın yazısını yazamadan sızdım. neyse ki wordpress’te takvimle oynama seçeneği mevcut. çarşamba sabahından merhaba! istanbul’da yaşayanlar farkındadır, havalar bir anda soğudu. ben tabi halaylar. ama böyle giderse beyrut dönüşü soğuk havalar kapsülünü devreye almak gerekecek. zaten ekim gelmiş olacak. geçenlerde yeni yıla kadar alışveriş yapmayacağımı bildiren bir yazı yazmıştım. katılanların da desteğiyle geri sayım başladı. hurçta ne bulacağımı biliyorum ama bakalım süreç nasıl olacak. hazır konu açılmışken yaz kapsülümü de değerlendireyim: bolca beyaz tişört depolamak çok iyi bir fikirmiş. yaz hep onlarla geçti….“kapsüle doğru” yazısını okumaya devam et

kendileri kasım’da istanbul’a da geliyor ve henüz bilet almadım ama ben de mutlaka gidiyorum. hayatın kendisi gibi bir dans gösterisi. üstelik fizik kanunlarını da en estetik şekilde işe dahil ediyor. 1 kutu emedur ve 1 şişe suyla sonuna kadar izlenebilir bence. tadımlık bi parça bırakıyorum buraya hemen. insan bedeni ne kadar büyüleyici bir şey. ve sanırım bana göre hareket bedenlerimize en çok yakışan şey. dua değil, durmak değil, meditasyon değil. dans ve hareket.

japon taşçıyan’la sinema kuşağı devam ediyor. bugün, benim gibi eski nokia sevdalılarının acayip nostaljik bir tat bulacağı, hem romantik hem hüzünlü, harika bir kısa film seçtim sizlere. özellikle de sinemaya meraklı olan, ve hatta kendi filmini çekme hayalleri kuran, ve fakat teknik yetersizliklerden yakınanlara. eğer sağlam bir bakış açınız ve samimi bir konunuz varsa o elinizdeki akıllı telefonla inanılmaz şeyler yapabilirsiniz.  

pazartesi akşamına kadar seferiyim sevgili okurlar. bu sebeple uzun içeriklere vaktim olmayacak. bugünlük son dönemde izleyip en sevdiğim mini filmi bırakıyorum buracığa. her sahnesiyle ayrı ayrı gönül bağı kurdum, her delirme anıyla pis pis gülüp kafa salladım. hayat o son noktaya getirirse hepsini yapabilirim valla diye düşündüm. bakalım siz ne düşüneceksiniz =)

he who comes home with the most money doesn’t win. he who comes with the most experiences wins. – steve smith böyle yazarak parada gözüm yok demiş gibi olmayayım! para kazanmanın, hele de çok para kazanmanın kendisi başlı başına bir deneyimler silsilesi olsa gerek. bir yandan da deneyim kelimesi o kadar sık ve yerli yersiz kullanılır oldu ki, hafiften bi gıcıklık başladı bende kendisine karşı. artık her ürün bir deneyim biliyorsunuz: koşu ayakkabısı değil, koşu deneyimi alıyoruz. play station değil, oyun deneyimi. kangal sucuk bile…“deneyimler deneyimlerimiz” yazısını okumaya devam et

dün akşamı dışarlarda yemeseydim, aslında dünkü yazıyı aşağıdaki şekilde sürdürecektim. ama eve geç geliş, yorgun geliş, kafa dolu geliş derken arkası bugüne kaldı. wayne dyer -ki kendisi en tanınmış spiritüel amcalardan biriydi- aydınlanmaya giden 3 farklı yol olduğundan bahsediyor. belki ve muhtemelen kitaplarında da bahsetmiştir. ben kitaplarını okumadım. james altucher’la 1-2 yıl önce yaptığı podcast’ten aklıma kazınanlarla yazıyorum. bu arada dyer o röp’te aydınlanmak tabirini kullanıyor ama bunu çok iddialı, boş veya sevimsiz bulanlar, hayatla barışmak veya bilgeleşmek tabirlerini de kullanabilir. 1- acı çekmek: yani…“aydınlanmaya giden yollar” yazısını okumaya devam et

the #1 regret of the dying people is ”I wish I had the courage to live the life I wanted rather than doing what others wanted of me.” – wayne dyer yarın öleceğinizi bilseniz siz neyi yapmadığınız / yaşamadığınız için pişman olurdunuz?

bugün üni’deki derslerim başladı. aslında güz döneminde sadece tek ders (girişimcilik) ve o da haftada sadece 2 saat ama bende bi mutluluk bi heyecan. gerçi daha ilk hafta olduğundan toplam 5 öğrenci vardı. onların da 4 tanesi geçen yıl verdiğim iletişim dersini almıştı. tanıdıktı yani. 1 saat kadar hoşbeş edip olaysız dağıldık. haftaya gelsin projeler, shark tank simülasyonları, doğaçlamalar… tabi bugün bu 1 saatlik muallimelik için gidiş-dönüş toplam 3 saat zaman harcadım. istanbul’un öbür ucuna gidip geldim. yol boyu da kafamda bi dolu düşünce gezdirdim….“back to school” yazısını okumaya devam et

yaa onu bunu bırakın da asıl ekonominin hali ne olacak gençler? burada içimize buhran ve panik üflemek için yazmıyorum tabi. sabit geliri son derece uyduruk düzeyde seyreden ve mütemadiyen dalgalı piyasada yaşayan bir freelancer olarak, ne gibi somut aksiyonlar alabiliriz, onu düşünelim diye yazıyorum. bugün müge ile kahvaltı ettik, sonra ona sweatshirt bakmak için birkaç dükkana girip çıktık. koskoca nişantaşı’nda hiçbir yerde matah bir şey bulamadık. tekstille ilişkimiz kopma noktasına gelmiş. onun sapı bunun çöpü derken bir şey alamaz olmuşuz, onu fark ettik. ki bence…“alışverişsiz birkaç ay” yazısını okumaya devam et

kahveciğim harika bir yazı yazmış. pazar pazar biraz da blog dostlarımdan ilham alayım dedim, yazı konumu kahve’nin bende yaktığı ışıklardan derledim. ‘we feel most comfortable when things are certain, but we feel most alive when they’re not’ diye bir laf duymuştum. duyar duymaz da beynime kazındıydı. my kinda laf. üniversite yıllarının insana neden genellikle mutlu hissettirdiğini açıklıyor mesela. pis barlarda sabaha kadar içip dans ettiğimiz gecelerin sarhoşluğunu, midterm veya finaller bittikten sonraki hafifliği, hayattaki yegane derdimizin filanca dersten iyi notla geçmek ve sevdicekle iyi vakit…“mutluluk” yazısını okumaya devam et

adamlarımdan steve pavlina mikkemmel bir yazı yazmış ve söze çok doğru bir tespitle başlamış: eğer en büyük derdiniz yokluk, maddi sıkıntılar, yani kirayı/faturayı nasıl ödeyeceğim tarzı meselelerse, yapabileceğiniz daha önemli işlerden otomatikman diskalifiye olmuş kabul edilirsiniz. sohbetiniz hep bu garibanlık edebiyatı üzerinden döner, en büyük bahaneniz bu olunca da, doğal olarak hem siz hem de başkaları daha fazlasına cesaret etmemenizi affeder, demiş. sonuçta yoklukla ilgili dertler tanıdık gelir, oluru-olmazı bellidir ve sizi başka şeylere kafa yormaktan kurtarır, diye de eklemiş. bu gibi durumlarda, yokluk değil asıl…“kahramanın yolculuğu” yazısını okumaya devam et

aslında bugün (bu yazıyı yazarken 12 eylül’dü) henüz bitmedi bile ama ben dünyalar kadar şey yaptım gibi hissediyorum. üstüne gül’ün şu yazısına denk gelince hemen ilhamlardan bir demek yaptırıp buraya koştum. ben bugün neler yaptım: * sabah 9 gibi uyanıp ilayda’nın dün gece bıraktığı vatsap sesli mesajını dinledim ve güne gülümseyerek başladım. * aycan geldi, çarşamba bizde temizlik günü. onunla mutfakta azıcık sohbet edebildim ve hızlıca hazırlanıp çıktım. * 11’de kanyon’da beste ile buluştum. birlikte kahvelerimizi içtik ve toplantı öncesi yine onlarca şeyden konuştuk. bana…“bir günde neler olabiliyor?” yazısını okumaya devam et

geçenlerde joe ile konuşurken geçti bu kavram. şimdiki annelerin en büyük heveslerinden biri buymuş. milyonuncu kez annelikle ilgili yazıyorum ve fakat bildiğiniz gibi anne manne değilim. bu sebeple, başlarım senin vereceğin pedagojik içgörüye diyenleri hemen başka yazılara, hatta blog dışına alalım. bi bardak soğuk su verelim. konu kapansın. kalmak isteyenlere birkaç zıt fikir sunacağım müsaadenizle. uyumayan, yemeyen, zıçmayan, üzülmeyen, sevinmeyen (bu minvalde çoğaltınız) bir anne olmak ne kadar mümkün (ve doğal, ve gerekli) ise, bağırmayan anne olmak da o kadar mümkün (ve doğal, ve gerekli)…“bağırmayan anne olmak” yazısını okumaya devam et

aranızda iktisatçılar varsa konuya benden çok daha hakimdir, ama kabaca batık maliyet şöyle bi nane: diyelim ki bir işe 5 yıl gömdünüz. ama geldiğiniz noktada bu 5 yılın karşılığını alamadığınızı görüyorsunuz. zaten mutlu da değilsiniz. işte o aşamada o işi bırakıp başka bir işe geçerseniz, harcadığınız 5 yıl sizin için batık maliyet (ve elbette batık zaman.) o 5 yılı geri alamazsınız. değiştiremezsiniz. evet, geçmişte çok vakit harcadınız. ama geleceğe dair karar verirken sormanız gereken soru: bu iş gelecekte harcayacağım zamana da değecek mi? vereceğim emekten…“batık maliyet, batık gelecek” yazısını okumaya devam et

suluboya denemelerim son 1 yıldır tangoya kurban gidiyor. dışarda, derslerde ve insanlarla o kadar çok vakit geçiriyorum ki evde kendime kalan zamanlarım dinlenmek ve normalize olmakla geçiyor (+ ev işlerini de unutmayalım.) sanata sepete mecalim kalmıyor. ama birkaç ay içinde hepimizi ele geçirmeye hazırlanan uzun kış gecelerinde, boyalarıma geri dönmek için uygun ruh haline gireceğime inanıyorum. şimdilik son çalışmalardan örneklerle ilerleyelim ve suluboyaya başlamak isteyenlere minik tavsiyeler verelim: * küçük ebatlı çalışın: alın size en minik tavsiye. sanatınızı döşemek için bugüne dek tercihiniz standart A4…“suluboya: son durumlar” yazısını okumaya devam et