öğrenmek, öğretmek ve can sıkıntısı üzerine

Kategoriler eğitim şart

gitgide soğuyorum bu işten. ‘öğretmek’ zaten başlı başına tez konusu da, öğrenmek sanki farklı mı? zorunlu öğretim, zorunlu olduğu müddetçe sevimsiz bir şey. öyle kamusal anlamda bir tepkiselliğim ya da devrim ruhum yok ama yıllarca fizik, kimya ve matematik derslerine kendi çapımda tepkiliydim. meali: öğrenmeyi, dinlemeyi ve çalışmayı reddettim. sadece sınavı geçecek kadarına açtım kendimi. bazen o kadarını bile beceremedim. lisede 12 dersten 9’unun 5, 3’ünün 1 geldiği şaka gibi karneler getirdim. ne gocundum, ne üzüldüm, ne de salak olduğumu düşündüm. bu dersler beni ilgilendirmiyordu ve onlarla ilgilenmemek bana kayıp gibi gelmiyordu. okul dergisine kapsamlı bir yazı döşenme hakkımı da kullandım tabi. ampul değiştirmeyi hiçbirimize öğretmedikleri halde elektrik devrelerinin detaylarını öğrenmenin saçmalığından dem vurdum. gerçi kendimi zamane bebeleriyle bir tutup -onlara değil ama- kendime haksızlık etmeyeyim. ne isteyip ne istemediğini birçok yaşıtım gibi daha o yaştan çok iyi bilen biriydim ben. bu yüzden de geriye dönüp baktığımda hala bir pişmanlığım yok. çok sonradan gelişen ilgilerim oldu: uzay, madde, hücre yapısı… ve tam da artık ilgimi çektiği için oturup okuyorum, araştırıyorum, ilginç belgeseller bulup seyrediyorum. lisede zorla öğretmeye çalıştıkları formüllere hala ilgim yok. ihtiyacım hiç yok. kaldı ki o dönemde severek öğrendiğim şeyleri bile hatırlamıyorum artık. başka şeylerle ilgilenmeye başlamışım, başka şeyler öğrenmişim, eskilerini zaman içinde silmişim. etrafımdaki insanlar da benzer süreçlerden geçmiş, öğrenmeyle ilgili benzer yerlere varmış. hatta tam da ‘varmamış’, ‘devam ediyor’.

bunları yazmamım sebebi, bugünkü ergenlerde gözlemlediğim ilgisizlik. tam olarak hangi yaşta hayattan kopuyorlar bilmiyorum. ama kopuyorlar. klasik ergen kopuşu değil bu. yoksa hangimiz o pek otistik aşk-meşk-depresyon-ve-kimse-beni-anlamıyor tripleriyle dönemsel kopuşlara savrulmadık? bizim neslin ergenlik simgesi, ne fotoşoplu kıçıyla poz veren bir beyonce, ne de kusursuz şekilde eyeliner çeken bir amy winehouse’dur. olsa olsa tekmelenmiş köpek bakışları, kırçıllı depresyon hırkası ve tarak değmemiş yağlı saçlarıyla kurt cobain’dir dostlar! ama bu genç insanlarda gözlemlediğim kopukluk yoğun ve derin. herhangi bir seçicilik barındırmıyor. her şeyi kapsıyor. hayalleri bile kapsıyor ve hatta hayal kurmaya sebep bırakmıyor. öyle ki, geleceğe dair hayalleri sorulduğunda, zengin olmak ve hiçbir şey yapmamak gibi cevaplar verebiliyorlar. ya da zengin olmak ve evde büyük partiler vermek. belki çocuğunuz vardır ve ona güllerin dikensiz olduğu bir dünya imgesi sunmaya and içmişsinizdir. bu nedenle de indigo bu çocuklar, ne kadar hoş, ne kadar pembe hayaller bunlar diyebilirsiniz. belki daha gerçekçisinizdir. sana ne, nasıl olsa ilerde burunları sürçülür diyebilirsiniz. ya da bütün bunlar sizi hiç ilgilendirmeyebilir. ama bu, zorunlu eğitim dediğimiz şeyin patolojik bir hal almaya başladığı gerçeğini değiştirmez. çünkü hiçbir şeyle ilgilenmeyen bu çocuklar okula gider gitmez bir anda öğretmenlerin sorunu haline gelir. velisi için en iyi ihtimalle indigo, ama öğretmeni için bildiğin siyah. zira anne-babaları çalışır veya eğlenirken bu yavruları bir yerde ‘tutmak’, o sırada şansınız yaver giderse 3-5 şey öğretmek. işte zorunlu eğitimin özeti bu. hormon yağmurunda şemsiyesiz dolaşan bünyeleri bütün gün kapalı sınıflarda oturtmak. saatlerce bir şeyler dinlemeye zorlamak. üstelik benim gibi seçme şansları/yetileri de yok. çünkü ömürlerinde 1 saat sıkılmamışlar. daha farklı bir kanal, daha renkli bir çizgi film, daha ilginç bir video oyunu, daha az adil bir ceza daima olmuş. sınırlar sınır gibi konmamış. sıkılıp da kendi kendileriyle baş başa kalmak zorunda bırakılmamışlar. yoktan hayaller kurmaya, olmayan şeyler uydurmaya, oyunla gerçeği ayırmaya fırsatları olmamış. şu kendini pokemon zannedip bilmem kaçıncı kattan atlayan bir çocuk vardı 90’larda. büyük haberdi. şimdikilerin tek farkı pokemon’u değil rihanna’yı rol modeli almaları. atlamıyorlarsa tek sebep bu.

“çocuk olmak sıkıntıya katlanmayı öğrenmektir” der adam philips, “yetişkin olmak ise katlanmamayı”. çocuklarının sıkılmasına kıyamayan altın kalpli, yüce gönüllü ebeveynler sağolsun, kendine katlanamayan çocuklarla dolu okullar. öyle ki, her çocuğun isyan edip alternatif bir geleceğin peşine düşebileceği olanakları sunan bir çağda, yapabildikleri tek şey, tıpkı kendilerinden yüz yıl önce yaşamış çocuklar gibi her allahın günü okula gelmek. hayatları boyunca her şeyin en iyisine layık görülmüşken berbat bir eğitim sistemine, okula ipod getirebilme şartıyla razı olmak…

“Experiencing a frustrating pause in his usually mobile attention and absorption, the bored child quickly becomes preoccupied by his lack of preoccupation. Not exactly waiting for someone else, he is, as it were, waiting for himself. Neither hopeless nor expectant, neither intent nor resigned, the child is in a dull helplessness of possibility and dismay. [..] How often, in fact, the child’s boredom is met by that most perplexing form of disapproval, the adult’s wish to distract him – as though the adults have decided that the child’s life must be, or be seen to be, endlessly interesting. [..] Boredom is integral to the process of taking one’s time.While the child’s boredom is often recognized as an incapacity, it is usually denied as an opportunity. Boredom, I think, protects the individual, makes tolerable for him the impossible experience of waiting for something without knowing what it could be. – adam philips

öğrenmek, öğretmek ve can sıkıntısı üzerine” için 6 yorum

  1. Çok güzel bir yazı olmuş. Neticede sistem ne üretiyor artık; gerçekten mesleğinden nefret eden öğretmenler ve cidden hiçbir şey öğrenmemeye programlanmış çocuklar. Tüm bunları sınıfta attığım her adımda düşünüyorum

  2. ah bizi bir tek biz anlıyoruz blueagenda… yoksa analarına sorsan bütün bu yavrular birer dahi. zeka fazlasından sıkılıyorlar.
    ben de kendimi öğrencilerin boş boş baktıkları anlarda burda ne işim var diye sorguluyorum. ama bu gidişat sadece sistemin suçu mu, emin değilim. ana-babaların payı da epey büyük gibi geliyor bana.

  3. gerçekten ilginç bir durum, acaba küçük yaştan çocuğun neye ilgisi varsa ona göre daha çok uygulamaya dönük bir eğitim mi olabilir bunun çaresi? Bana göre mümkün olduğunca çocuğun fiziksel enerjisini kullanmak gerek:)

  4. Boredom is integral to the process of taking one's time.While the child's boredom is often recognized as an incapacity, it is usually denied as an opportunity. Boredom, I think, protects the individual, makes tolerable for him the impossible experience of waiting for something without knowing what it could be." – adam philips

    ben bunu araklıyorum. harika.

  5. bence klasik eğitim bitmiş artık. home schooling en mantıklısı gibi geliyor bana. hem zorunlu milli eğitim ortadan kalkarsa belki insanlar daha az doğurur! yoksa eğitimi kendileri vermek durumunda kalacaklar ya 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir