murakami, büyü de gel

Kategoriler info

murakami aşıkları ufaktan uzasın. edebiyatı fazla yüksekte gördüğü için, rüşdünü ispat etmiş yazarların eleştirilmesinden rahatsız olanlar da çekilebilir. ee bakıyorum 3-5 kişi kaldık. harika! en samimi duygular ve en gri hücrelerle veryansınıma başlıyorum o zaman.

çağdaş edebiyatın enerjik bir takipçisi değilim. sağda solda yıllardır murakami’yi duyuyor ama bir şekilde sallamıyordum. edebi zevkine değer verdiğim çok kısıtlı insan kümemden hiçkimse bu yazarı gündeme getirmemişti zira. ama sonra ne olduysa artık, birkaç yıl önce, birkaç ortamda üst üste adı geçti. okuyan ama hiç de etkilenmeyen sevgili arkadaşım gül, bana adamın o dönemki son kitabını verince, eh hadi okuyayım bari dedim. en azından bir fikrim olsun.

kitap, renksiz tsukuru tazaki’nin hac yılları idi. bir umutla başladım ama hikaye bildiğiniz kabir azabı çıktı. baş karakter renksiz bir insan olarak anlatılan tsukuru kardeşimiz, ki renksizden ziyade asosyal bir tip. yoksa tsukuru’dan daha sosyal olduğu halde nice renksiz insan tanımışızdır. bu yanlış anlamayı bir kenara bırakıyorum, zaten sağdan soldan bildiğim kadarıyla japonlar reserved tabir edilen cinsten, çokça kendi alanlarında/dünyalarında yaşayan, karınca ezmeyip kul hakkı yemeyen, teknolojinin anavatanlarından birinde olmakla birlikte iletişim konusunda epeyce sıkıntı yaşayan, ortamda süregelen zorunlu kibarlık ve kuralcılığın altında bol bol bastırılmış fantezi ve suçluluk barındıran, en basit açıklamayla tuhaf ve karmaşık insanlar. bu anlamda ısrarla renksiz ve sıkıcı diye anlatılan tsukuru bana renksizden ziyade son derece sıradan bir japon gibi geldi. zaten kitabın 3’te 1’i tsukuru’nun renksizliğine, 3’te 1’i tsukuru’nun böyle olmasına biraz da sebep gösterilen gençlik yıllarına -ki kendisi hala gençti yanılmıyorsam. lise ve üniversite yıllarına diyelim- kalan 3’te 1’i de geçmişte kendisinden habersiz yaşanan bir travmanın nihayet bir şekilde ortaya çıkmasına ayrılmış. okudum okudum, içimde hiçbir duygu veya empati uyanmadıkça murakami fanatiklerine mesafeli yaklaşma kararı aldım. konuyu kapattım.

epey zaman sonra, bu kez son derece profesyonel olarak edebiyat alanında çalışan bir kişiyle yediğim bir yemekte laf bir şekilde murakami’ye geldi. gözlerimi devirerek ben almayayım deyince karşımdaki kişi, benim gibi bir insanın böyle bir şey söylemesine çok şaşırdığını belirtti. (bu deklarasyon baştan aşağıya sıkıntı da, içimizden gülüp geçelim, konu dağılmasın.) sonuç olarak sputnik sevgilim‘i mutlaka okumam gerektiğini söyledi. peki dedim ama elbette okumadım.

sonra bir d&r ziyaretimde tesadüfen koşmasaydım yazamazdım‘a denk geldim ve hemen o dakka aldım kitabı. koşmak ilgimi çeken bir konu. roman olmadığından mıdır nedir bence hoş bir kitaptı. çok şaşırarak okudum ve sevdim. koşma macerasına pekçok farklı açıdan yaklaşıp adeta edebi bir koşma kuramı yazmış. edebi diyorum ama öyle aşırı edebi bir anlatı da değildi. günlük dilde, akıcı, deneyimler ve düşüncelerle dolu. yine ruhsuzdu ama herhalde bu kitaptan bir ruh beklemediğim için bu durum beni rahatsız etmedi.

aradan zaman geçti, müge’ciğimle bir sohbetimizde murakami konusu açıldı. meğer sputnik sevgilim’i okumuş o. ben koşmasaydım’ı övüp tsukuru’ya giydirince sputnik’in okunabilir olduğunu söyledi ve kitabı ödünç verdi. böylece ben de murakami’ye roman konusunda 2. bir şans verdim. ama gördüm ki okunabilir olmakla edebiyat eseri olmak arasında hala dağlar kadar fark var benim için.

fransa dünyanın 30 yıl filan gerisinde olduğundan, ben tr’ye dönüp de ortamlara adapte oluncaya kadar lost dizisinden haberim olmamıştı. herkesler izlemiş, merakla 3. sezonu bekliyorken tüm dost meclislerindeki en hararetli konu buydu. öyle mi böyle mi teorileri gırla gidiyor, hiçbir şey anlamadan dinliyorum. bu popüler kültür açığımı kapatmak için elbette çakma dvd’lerimi edinip 1 tam gün boyunca lost izlemiştim. ve şimdi bu benzerliği kuracak kadar perspektif kazanmışken, lost bittiğindeki hissiyatım işte tam da murakami okumak gibiydi.

şöyle: karakterler ince ince örülüyor, olaylar birbiri ardına akıyor, sır perdesi giderek büyüyor ve sonra hiçbir makul, tatmin edici, boşlukları kapayıcı açıklama getirilemiyor. benim de bir edebiyat eserinden veya diziden beklentim son bölümde ”ahmet evlendi ve 1 kız babası oldu, ayşe okulu bıraktı ve çalışmaya başladı, ali ve veli birlikte iş kurdular ve çok başarılı oldular, manyetik alanın sebebi ise höttörü’nün teorisiyle açıklığa kavuştu” gibi net bilgiler ve sonuçlar verilmesi değil elbette. ama bir eserin onca vaktimi alıyor, birçok soru soruyor ve konu başlığı açıyorsa bari bir kısmını anlamlı bir şekilde kapaması gerektiğine inanan bir okur olmak beni çok mu anti-postmodern yapıyor acaba? öyleyim o zaman. (hayır adamın tarzı da post-modern değil ki, normal normal bir gidişat tutturup yazıyor yani. aman da bakın algınızı nasıl altüst ederim diyen bir şey yok bu vatandaşta. ya da daha kötüsü, belki o kendini böyle görüyor ama sonuç hiç öyle olamıyor.)

sputnik sevgilim, yapay uydu sputnik 2 ile uzaya ilk kez bir canlı gönderilmesinden bahseden bir alıntıyla açılıyor. laika adında bir köpek. uydu geri dönmüyor ve bu köpek de bilimsel uzay çalışmalarının ilk kurbanı oluyor. bakınız, ben kitabın daha bu giriş kısmında o derece derin bir mutsuzluk hissettim ki, tarif etmem mümkün değil. resmen gözlerim doldu. uzayda dönüp duran bir mekiğin içinde o köpeği tek başına hayal ettim. tanıdık sesler, kokular yok. insan sıcaklığı yok. ne kadar korkmuş, sıkılmış, ne kadar büyük bir beklentiyle yeniden tanıdık bir canlıyla temas etmeyi beklemiştir kimbilir… nasıl geçmiştir o kapalı mekikteki hayatı, nasıl ölmüştür? belki de köpek sahibi olduğumdan, benim için son derece etkileyici, güçlü bir girişti. tüm bunları düşünmek adeta içimi parçaladı. elbette bu alıntıya murakami’nin hiçbir katkısı yok. ama böyle bir alıntı yapmayı seçmesi bile beklentilerimi çok yükseltti. gelin görün ki hikayenin bitimi, yine ruhsuzluk ve hayalkırıklığı oldu. tespitlerim gelsin:

* fiziksel tanımlamalara düşkün ve karakterin sosyal statüsü hakkında da mutlaka bilgi veriyor. karakterleri yanlış anlamayalım diye epey çabalıyor, doğru kodları önümüze seriyor. bu şekilde hakkaten okurun gözünde canlanan karakterler yaratıyor ama o karakterler için insanda -en azından bende- en ufak bir duygu kıpırdanması yaratamıyor.  yazar olarak karakter yaratma konusunda son derece düz adam. bir şeyleri de ima et, hissettir be allahsız! karakter kartı yazar gibi yazması, anlatıyı orta 2 kompozisyonu seviyesine mıhlıyor: ”fatma çalışkan bir öğrencidir. ödevlerini günü gününe yapar. ayrıca sorumluluk sahibidir. arkadaşlarına daima yardımcı olur.” fatma, go fuck yourself, çok sıkıcısın.

* okuduğum 2 romanında da, düğüm olan olaylar ve bir yönüyle hayata küsen karakterler hep bir travmaya / şoka bağlanıyor. fakat bunu layığıyla yapmak konusunda inandırıcı olamıyor. şokların boyutuyla sonuçları arasında bir dengesizlik var. son derece kozmopolit ortamlardan gelen, parası pulu olan kadınları, epeyce geçmişte kalmış, saçma sapan, açıklanınca bile anlamlı gelmeyen bir şeyin kurbanı olarak bırakıyor. ‘mal mısınız arkadaş?!’ tepkisi uyandırıyor. prozac’tan psikoterapiye, homeopatiden spiritüalizme onca seçenek varken durduğu yerde takılmayı seçen bu karakterler bu devirde hiç inandırıcı değil.

* bilirsiniz, bazen gündeliğin en sıradan detayları bile bir hikayeye çok şey katar. mesela bir kış günü tenha ve soğuk bir kafede sevgilisi tarafından terk edilen kahramanın buzlu çay sipariş etmesi belli bir duygu durumunu pekiştirmek için iyi bir detay olabilir. ama murakami gündelik detayların cılkını çıkarmış vaziyette. hangi karakter hangi öğünde ne yedi içti, televizyonda ne seyretti, yok efendim hangi saatte üzerinde hangi giysiler vardı gibi detayları adeta romanlarına dolgu malzemesi yapmış, bozuk para gibi saçıyor. bütün bunlar anlatıyı, hiçbir somut katkı veya derinlik sağlamadan gereksiz yere uzatıyor.

* sonlar son gibi değil. tamam bir karakter kaybolduysa ille de sonunda polis onu bulsun getirsin demiyorum. ama başından itibaren hiçbir şey hissedemediğim bir karakterin kitabın sonunda kaybolması da hiçbir duygu uyandırmıyor. hani ‘kitabın sonu havada kalsın, herkes kendi kafasına göre bir son düşünsün’ demişse eğer, benim tepkim ‘öeh, nereye gittiyse gitti manyak karı, bana ne yiee!’ şeklinde vuku buldu. o derece bağ kuramamış ikimiz arasında.

* karakterler çok detaylı bir şekilde anlatılmakla birlikte bence epey tek boyutlu ve kısır. çünkü fictional bir karakterle duygu bağı kurmamızın sebebi, karakterin ayakkabı rengini bilmemiz değil, onun ruhunda kendimizdekine benzer bir korkunun, tutkunun, ne bileyim kıskançlığın veya acımasızlığın izlerini görmemizdir bana göre. burdan da şuna varıyorum ki murakami karakterleri kendi kendilerine son derece hisli gelmekle birlikte bana en ufak bir his geçirmeyi başaramıyorsa, yeterince gerçek değiller demektir. sanki yazar son teknoloji capon kamerasıyla onların acayip yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafını çekmiş, ama onları asla kanında canında hissetmemiş. imaja yatırım tam da hani bunun iç titretmesi, göz doldurması, dudak uçuklatması? otur. zayıf.

* ara ara çok zarif, insanın feci yüreğine dokunan benzetmeler yapıyor ve puanları burdan topluyor. son derece gündelik bir şeyden adeta mistik bir benzetmeyle bahsetmesine alkış. ama bir bunun için de onca anlamsızlığa katlanamayacağım, sorry.

sonuç olarak, bir daha murakami okumayacağımı na buraya yazıyor ve bu adamın edebiyat camiasında bunca ünlü olmasını şahsen açıklayamıyorum. sade suya tirit karakterler, içinde çok fantastik bir kırılma noktası olmadığı sürece bir konu roman olmaya layık değilmiş gibi yazılmış anlatılar, arada da ton balıklı sandviçin içine konan sos ve yanında içilen biranın detayları. yaa bi sittir git murakami. sen yazarsan alice munro ne, iris murdoch ne, orhan pamuk ne?!

murakami, büyü de gel” için 14 yorum

  1. İmkansızın şarkısı’nı (norwegian wood) okuyup beğenmiş idim. Tamam bir edebi şaheser değil. (Ama Salinger de değil, jack kerouack da değil yine de sevdiriyor kendini tatlıqısslar) “biraz da içinde Japon küntürü olsun, madem bir Japon dayı okuyacağız, nemalanalım” beqlentimi karşılamıştı.

    Ancak gaza gelip aldığım haşlanmış harikalar diyarı ve dünyanın sonu kitabının yarısında çıktım. Dar dar darladı. İQ84 ü ilk çıktığında netten sipariş vermiştim boyutunu görünce ilk tepkim “o neydi gız” oldu, bi türlü elim gitmedi. (Oysa aynı kalınlıktaki otostopçunun galaksi rehberi hüp diye gidivermişti. Onu bırak orta okulda 4 ciltlik durgun don gömmüşlüğüm var askdkflf. Foucault muko hiç bi yazar korkutamaz gözümü de, İQ84??? Bilemiyorum, murakami)

    Bence bir yazar seni bir yerinden yakalıyorsa yürür gider zaten. Olmadıysa çok da şaapmanın anlamı yok. Piç erkekle “ilişkide Adam ederim ben bunu” diye hırs yapıp ömür çürütmeye ne gerek var askdllflgl

    1. katılıyorum başakito, konu benim açımdan da asla kalınlık-incelik, basitlik-zorluk değil. don’u okumadım ama detaycılıkta bir dünya markası olabilen proust’u cilt cilt gömmüşlüğüm, bourdieu’nün dipsiz koridorlarından sağ çıkmışlığım var. ille de yüksek edebiyat olsun diye bir beklentim de yok. en sevdiğim yazarlardan biri david lodge’dur, akademia ile süper taşak geçer.

      ama bu adamın bunca patlamasının sırrını çözemiyorum bacım. yazımı yazdıktan sonra internet’ten baktım da nivyorktayms da murakami’ye bokatangillerdenmiş. böyle esaslı bir yandaş bulunca yüzüm güldü meheh =)

  2. Çok ilgi çekici olmayan bir konu bu aslında. Bu düşündüklerinizi söyleyen çok kişi var ama onların da birçoğu sizin gibi Murakami’nin pek bir kitabını okumamışlar. Şahsen ben de tüm kitaplarını okumadım. Ama en azından sizi bu duruma itenin Murakami değil de, etrafınızdaki Murakami muhabbeti/söylentisi olduğunu gördüm açıkça. Sonuçta siz de edebi zevkine güvendiğiniz insanların Murakami’yi takdir ettiğini söylediniz.

    Ayrıca Murakami’nin bir Fransız projesi olduğunu nasıl olur da Fransa’dayken fark etmediniz, ben anlayamadım. Çünkü gerçekten de öyle. 🙂

    Orhan Pamuk gibi Murakami de kendi toplumu ve kültürünü taşıyan geleneksel değerleri ve histerik karakterleri ile epey göz dolduran bir yazar aslında. Kendisini en az sizin kadar eleştirdiğimi belirtmek isterim. Ama eleştirdiğimiz noktalar bambaşka. Ama en çok, bu eleştirileri sizden duymak epey şaşırttı.

    1. sevgili roromiya, yok yok, benim güvendiklerim murakami’yi sevmiş değillerdi ki: gül daha en baştan ’emin değilim’ diyerek vermişti, müge de ‘en azından okunabilir bir kitap’ dedi. bahsettiğim diğer kişi, yani edebiyatla profesyonel olarak içli-dışlı olan kişi ise sadece bu: edebiyatla profesyonel olarak içli-dışlı. onun edebiyat zevkine güveneceğim anlamına gelmiyor bu =)

      etrafımdaki herkes nefret etse bile ben sevdiklerini okumaya devam edecek biriyim, bu bakımdan etki altında kaldığımı sanmıyorum. ama murakami’nin bir fransız projesi olduğunu hiç bilmiyordum, şok şok şok! aslında düşününce tam da onlara göre, yeter ki egzotik olsun, kültürlerarasılıktan yere göğe sığdıramasınlar. bak yine doldum fransızlara!

      belki kendi toplumunu yansıtmaya çalışıyordur ama birkaç makalede adamın japonya’da tam da kendi kültürünü pek veremiyor diye eleştirildiğini okudum. benim kendisinden bu anlamda etnik bir renklilik beklentim hiç yoktu. (benim için japon kültür, psikoloji ve edebiyatının en dudak uçuklatan eseri ‘uykuda sevilen kızlar’dır.) fakat orhan pamuk’un misal ‘kafamda bir tuhaflık’ta yarattığı mevlut karakterine denk düşecek derinlikte bir murakami karakterine en azından bu 2 romanda denk gelmedim. kurgunun diğer ögeleri de elimde kaldığından bir 3.’ye sabrım yok. ama senin eleştirdiğin noktaları da merak ettim. üşenmez ve yazarsan çok sevinirim.

      1. Kesinlikle haklısın. İlk yayınlanan yorumuokuduktan sonra “doğru yaa” diye geçirdim içimden. Gerçekten beklentiler ve zevkler konu olunca, zaten tartışmak değil fikir beyan etmekten ibaret kalıyor sarfedilen tüm sözler.

        Kendi eleştirilerime geçmeden önce, söylediğin bir şeye daha değinmek istiyorum. Dediğin gibi, Murakami’nin kendisini de Japonlar bağırlarına basmıyor, sebebi de Fransız projesi olarak çok oryantalist ve bir nevi eurocentrisim olarak görülmesi. Bu noktayı hatta sen de tespit etmişsin; içtiği biranın tadı ve markası, dinlediği şarkılar, televizyonda ne seyrettiği gibi detaylar hep bunun göstergesi bana kalırsa.

        Benim eleştirdiğim konuları uzun uzun anlatmaya kalkınca bana “sen de her şeye bir kup buluyorsun” deniliyor. O yüzden daha kısa kesip şunları söyleyebilirim: (1) En az bir karakterini her kitabında bulabilirsin; kimi zaman küçük rolde, kimi zaman büyük. Bu açıdan kendini tekrar ettiğini söylemek ya da karakterlerinden kopamadığını düşünmek kaçınılmaz. (2)Asla büyük zar oynamaz. Uzun betimlemeler, içsel çöküşler ve insanı konu almayan tek bir kitabını bulamazsın. Kendi aşırı konformist ve modernist tavrı kitaplarında da kendini ortaya koyuyor fakat asıl sorunu bu değil. Bu yapıların bir noktaya kadar gelişme gösterebilmesi. Bu da okuyucularını iki keskin sınırla ayırıyor. Biri kitaptan tamamen tatmin olanlar (genelde akademisyenler, liseliler ve yayıncılıkla uğraşanlar) ve diğeri sonlarından hiç memnun kalmayanlar. Emin ol, ikinci kategorinin sayısı daha çok. Ancak ilk kategorinin saydığım üçlüden oluşmasını anlamak zor değil. (3) Her karakteri bilinçli. Yani bunu sadece Murakami’ye atfetmemek lazım belki de. Japonlar bu olayı seviyor. Bir şeylerin farkında olmayı çok seviyor. O yüzden intihar oranlarıyla bu kadar dikkat çekiyorlar. Çünkü farkında olmayanlar buna dayanmıyor. Murakami de Japonların bu yönünü iyi pazarlıyor. Hadi buna da lafım yok ama Japon kültürü eskisi kadar kapalı değil dünyaya. O yüzden on yıl sonra Murakami d&r raflarında eski yerini alamayacak, benim tahminime göre.

        Ben pek toparlayamadım ama daha yazsam yazardım. Japon edebiyatı deyince böyle çok bilmiş gibi göründüm ama bana ne Foucalt ne de Bourdieu bu kadar ilgi çekici geliyor. Belki de bilinmeyen toprakların cazibesi demek daha doğru. Bir de Uykuda sevilen Kızlar’ı okumadım ben. Bunu not aldım. Fakat benim aklıma Murakami’den önce Ishiguro gelir Japon edebiyatı deyince . Murakami ile barışmak istersen de, önce Uyku gelsin aklına. Diğerlerini bırak bir kenara derim. 🙂

        1. uff sırf bu harika cevabı okuyabilmek için bile değermiş murakami’ye çemkirmeme =) çok teşekkür ederim. eleştirilerine bayıldım ben. 1) bu tespite ulaşmak için daha fazla kitabını okumuş olmak gerekiyordur sanırım. ama ben bile 2 kitapla aynı ruhsal kıyılarda gezinen karakterler yarattığını söyleyebilirim. yani kesinlikle katılıyorum. 2) okurken pis pis güldüm! yaa akademisyen denince -hele de sosyal bilimlerde- benim aklıma gelen ilk şey ‘delinin biri bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış’ sözü. bu bağlamda delimiz murakami oluyor =p akademisyenler öküzün altında buzağı arama motivasyonlarıyla beğeniyordur, liseliler okuması kolay, içinde aşk-meşk de var, karakterler de dümdüz anlatılıyor zaten diye seviyor olabilir. yayıncılıkla uğraşanların beğenmesini çözemedim. 3) hmmm… bak bu da çok ilginçmiş. benim asla fark edemeyeceğim bir şey. sen japon toplumunu ve edebiyatını epey iyi biliyorsun belli ki.

          ay bacım foucault ve bourdieu’ye 30 yaşından sonra kim neden tahammül etsin allasen?! gençlik hevesiyle okudum bitti. aklıma bile gelmiyorlar artık, normal bir insanım =D

          uykuda sevilen kızlar’ı tavsiye ederim. benim sınırlı japon edebiyatı deneyimimde nadide bir parça. ishiguro demişsin (eyvah!), beni asla bırakma’yı yky çevirisiyle okumuş ve ne çeviriyi ne de kitabı beğenmiştim. ona da başka eleştirilerim var. neyse, çağdaş japon edebiyatı bana göre değildir belki de. daha fazla zorlamasam daha iyi olacaktır =)

  3. :)) yine süpersin Ege’cim, gizem yaratmak (eğer açıklığa kavuşturulmayacaksa) çok da zor değil, bu nedenle giriş ve gelişme kısmı çok başarılı olup da sonu bir şeye benzemeyen bir sürü roman var..:) Murakami son romanlarıyla beni de üzdü, Sputnik Sevgilim ve Renksiz Tsukuru hakkaten çok kuruydu… Amaaa… amaa Sahilde Kafka’yı mutlaka okumalısın, muhteşem, ondan sonra Haşlanmış Harikalar Dünyası’da güzeldi diyebilirim, Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısı’nda romanı da ilginçti…:)

    1. eren’cim bir dahaki buluşmamızda sen bana şükela bir özet geçersin, başka türlüsü zor bu saatten sonra =) varsın murakami cahili olayım. benim açımdan sıkıntı yok!

  4. Yalnız, ne çok kitabı varmış:-)
    Yazı ve yorumlar çok ilham verici ve harika bir edebiyat masası tadı verdi bana. Pek sevdim.
    Okumayı düşünmüyorum o ayrı, aklımda okumak istediğim öyle çok kitap var ki. Ben Latin Amerika hayranıyım. Henüz üzerine çıkan olmadı. Bu arada, Marquez hakkında siz ve çevreniz ne der Sevgili Ege, merak ettim 🙂
    Bu arada ben de şöyle bir katkı yapayım: Bir bakayım eserlerine dedim de bu sayfaya rastladım: http://www.harukimurakami.com/author
    odasının resmiymiş. Benim şaşırdığım, o küçük odada o koca hoparlörler neden gerekli? 🙂
    Sevgiler,

    1. hoparlörler büyük, çünkü jazzz. (anlayamazsın…!)

      aze’cim ben de bu yazının sebep olduğu yorumlardan aynen senin aldığın tadı aldım, o bakımdan murakami sevmediğimi yazasım geldiği için mutluyum.

      bu derece kendini bilen bir okur olman ne kadar ilham verici. gerçi zaten blog’undan tahmin ediyordum bu merakını (büyülü geçeklik!). benim olayım latinolar demişsin, kafan rahat. ben ve pek kıymetli çevrem marquez’i severiz, için rahat ola :p şaka bir yana, yüz yıllık yalnızlık ve kolera günlerinde aşk gerçekten sevdiğim kitaplardır. şu an tabi konularını zar zor hatırlarım, zira ya ortaokulda ya da lisedeyken okumuştum. yine o dönemde tanıyıp çok sevdiğim 2 diğer latin de laura esquivel ve isabel allende. özellikle acı çikolata ve eva luna bence mükemmeldi. acı çikolata’yı kaç kişiye hediye olarak verdim sayısını hatırlamıyorum. herkes okusun istemişim manyakça! aklıma gelen diğer isimler carlos fuentes (diana / yalnız avlanan tanrıça), brezilya cephesinden de vasconcelos ve jorge amado.

      epeydir latin okumuyorum. sanırım ben de döndüm dolaştım kafama en uygun edebiyatın anglofonlardan çıktığına kanaat getirdim. iris murdoch, alice munro, roald dahl, david lodge, peter mayle, somerset maugham, walt whitman, mark twain, harold pinter, john fowles, oscar wilde, bazı kitaplarıyla -özellikle mr. vertigo- paul auster, david sedaris ilk aklıma gelenler oldu. (joan didion, janet frame ve raymond carver’ın da tam benlik olduğundan şüpheleniyorum, bu 3’ü okunacaklar listemde.) eminim daha okuduğum, sevdiğim ama unuttuğum çok isim vardır – lisansım karşılaştırmalı edebiyat’tı. bkz. kusuncaya kadar okumak.

      hiç öyle fantastik olaylara muhtaç olmadan, son derece sıradan olaylara ve duygulara yeni gözlerle bakmamı sağlamak, fantastiği kullanacaksa yaratıcılığı ve zekasıyla bunun gerçekten hakkını vermek (roald dahl), hem son derece doğal/mümkün hem de çok boyutlu karakterler yaratmak, belli bir mizah duygusunu asla elden bırakmamak beni cezbeden edebi özellikler. karakterlerin kitabın sonunda inandırıcı bir şekilde değişmiş olması da beklentilerim arasında. yazarın bi zahmet benden daha zeki, çevik veya ahlaksız olduğuna ikna olmam lazım, yoksa içim sıkılıyor. (zekanla döv beni yazar!) bir de edebiyatta kör kör gözüm parmağına tipi politik mesaj kaygısı tüylerimi tiken tiken eder. davasını romana malzeme edip yoldaş toplamaya çalışan yazarı hiç acımam sınıfta bırakırım! imza: sıfırcı capon

      senin en en favorilerin kimler ve neden? vaktin varsa listeni merakla bekliyorum sevgili aze =)

  5. aynı hissediyorum. İlk kısa öyküleriyle başlamıştım. Kısa öyküyü zaten sevmem pek-Alice Munro’yu dışında bırakıyorum-olaya giremeyişi beni kendinden uzaklaştırmıştı. Bir de tüm gücünü gelişmeye harcıyor sonuç bölümünde gümlüyor gibi geliyor. Acaba diyorum kendisi de mi bilmiyor sonuna ne olacağını?

    1. bacım çok isabetli bir tespit, hislerime ayna tutmuşsun: sonuç kısmına barut kalmaması sorunsalı var bence de adamda. girişler ve gelişmeler hep bi gaz, sonuç hüsran. haklı olabilirsin, belki kendi de bilmiyor =)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir