macera dolu amerika vol IV: bIg bear lake – sequoIa natIonal forest – yosemIte natIonal forest – bodIe

Kategoriler gezi-gözlem

çölü geride bıraktıktan sonra o gece konaklayacağımız big bear lake’e doğru yola koyulduk. geç bir saatte kulübemize vardık ve sanırım yemek bile yiyemeden sızdık. ne kadar sempatik bir yerde kaldığımızı ancak ertesi sabah ortamları gündüz gözüyle görünce fark ettik. big bear gölü de epey büyük bir göldü. ama etraftaki insan kalabalığının ya aktiviteye aç 5 çocuklu ailelerden ya da kemiciklerini ısıtmaya gelmiş emeklilerden oluştuğunu anlayınca pek fazla bulaşmadan yolumuza devam ettik.

kulübemiz – sekoya yolunda arizona dream ortamları

kaderin bize hazırladığı karşılaşmadan bihaber, neşe içinde yollara vurduk kara şimşeği. istikamet dev sekoya ağaçlarını ziyaret edeceğimiz sekoya parkı. sedat bir yandan araba sürüyor, bir yandan da ballandırarak sekoyaları anlatıyor. zaten yine çok tenha bir yoldayız diye gaza bastıkça basıyor. ben de kendisini dinliyor ve yine çölden hallice görünen ortamları kesiyorum. derken yolumuza acayip uzun bir tır çıktı. ağır ağır gidiyor tabi, sekoya parkına yetişme derdi yok. sedat güzelce yolu kolaçan ediyor, gelen giden olmadığını görünce de her türk şoförünün yapacağı gibi tırı bir güzel solluyor. bütün bunlar bu kadar bilincim dahilinde olmadı tabi, bana göre her şey normaldi. ancak sollar sollamaz frene basıp tozu dumana katarak arabayı yolun sağına çekince ”niye durduk ki ya?” oluyorum tabi. ”polis durdurdu” diyor. önce şaka yapıyor sanıyorum, ortada ne polis var ne bi şey. ama ısrar edince anlıyorum ki gerçekten polis durdurmuş. sedat tam tırı sollarken karşı şeritten de nazlı nazlı highway patrol aracı geliyormuş meğerse. sedat daha tırın yarısına gelememişken kolunu net bir hareketle uzatıp yolun kenarını göstermiş polis. ben nedir, ne değildir, nasıl oldu diye anlamaya çalışırken polis aracı nihayet u dönüşünü yapıp bize varabildi. içinden sarı kafalı, altın rengi çerçeveli kara police gözlüklü bir adam indi. allahım resmen nypd blue’dan bir bölüm yaşıyor gibiyiz. insanın gülesi geliyor, her şey o kadar klişe!

şimdi burda ufak bir mola: biz daha abd seyahatine çıkmadan bir arkadaşımızdan tembihliydik. olur da yolda polis durdurursa asla arabadan çıkılmayacak, camlar açılmayacak, polis yanına yanaşıncaya kadar beklenecek. yaygara yapmadan konuşulacak, göt baş ayrı oynamayacak, sakin sakin cevap verilecek. tamam zaten biz de ciguli değiliz, ama nedense başımıza böyle bir şey geleceğine de hiç ihtimal vermemişiz. gelin görün ki sneaky highway patrol nerden bittiyse bitmiş işte o kimseciklerin olmadığı yolda.

evet, nerde kalmıştık? arabayı kenara çekmişiz, ben yıkılmışım, ”eh be sedat!” modundayım. sarı kafalı polis amca yavaştan bize yaklaşıyor. belinde silah, elinde fener. arabaya arkadan yanaşıp içine bakıyor. arabanın içi içler acısı bu arada. yediğimiz cipslerin paketleri, boş kola ve su şişeleri, kurusun diye serdiğimiz mayo ve havlular, yedek tişörtler, şapkalar… allahlık bir ortam. sonra sedat’a doğru gelip camı açmasını işaret ediyor. önce merhabalaşıyoruz, sonra ”genç o nasıl hareketti?!” gibilerinden lafa giriyor coni. sedat da türk usulü ”amirim valla ben 60’la gidiyordum da, tır çok yavaştı da, baktım yol müsait, geçeyim dedim de” şeklinde şiirini okuyor. meğer california yasalarına göre sollarken 70’i aşmamak mı ne gerekiyormuş. yani sollamak sıkıntı değil de çok hızlı sollamışız. cabrio’nun böğüren doğası gereği biz zaten her an formula 1’de gibi hissettiğimizden hız sınırı kavramına yabancılaşmış olabiliriz tabi, doğrudur. neyse, belgelerimize baktı, nerden geldiğimizi sordu, biraz hoşbeşten sonra temiz yüzlü çocuklar olduğumuza kanaat getirerek kağıtları geri verdi ama ”yavaş olun, benden sonraki memur benim kadar anlayışlı olmayabilir!” diyerek içimize inceden paranoyayı salmayı da ihmal etmedi coni. ciddi bir trafik cezasından yırtmış olarak derin nefesler aldık ve uslu uslu devam ettik yolumuza.

orman kafası

sekoya ulusal ormanı bu yörelerin en turistik destinasyonlarından biri. hava o kadar temiz, doğa o kadar güzel ki insan ormandan hiç çıkmak istemiyor. hani daha küçük olsak bizi ayılar büyütsün diycez, o derece süper ortamlar. abd bu park/orman/doğa olaylarında acayip organize, insana hayatı kolay eden bir ülke. her ormanın içinde mutlaka belli başlı trail’ler, yani yürüyüş rotaları var. sık sık o trail’lere dair harita ve gerekli bilgiler de serpiştiriyorlar ormanın içine. kaybolmak imkansıza yakın. yine de sekoya parkının girişinde ”aman diyelim rotalardan çıkmayın, daha sadece geçen yıl kafasına göre takılan 100 kişi kayboldu, buluncaya kadar anamız ağladı” diyen bir açıklama vardı. abd’de her yer çok geniş arkadaş, benim diyen ormancı/dağcı çizili yoldan ayrılıp kafasına göre takılmadan önce 2 kere düşünmeli. birileri sizi buluncaya kadar çürürsünüz mazallah.

buncaaz devrilmiş kalmış. ben de köklerinin yanında, sekoyaya ağıt yakan emmi pozumla

sekoyalar gerçekten ulu sıfatının hakkını veren ağaçlar. hatta bunlar ağaçsa bugüne kadar gördüklerimiz ne zaten? çok büyük ve çok inanılmazlar. bu rotada daha normal ebatlardaki ağaçların yanında özellikle dev olarak bilinen 20 kadar sekoya gördük. bazıları zaman içinde kendi kendine çürüyüp devriliyormuş. eee ‘düşmez kalkmaz bir allah’ demişler dostlar. biz de günün yarısını sekoya ormanı trail’lerinde yürüyüş yapıp oksijen manyağı olarak geçiriyoruz. kalan yarısı için ise istikamet yosemite ulusal parkı!

parkın tepesindeki seyir noktasında half-dome hakkında süper detaylı bilgi var. abd’de çok hoşuma giden bir başka şey de bu gibi yerlere dair aslında pek didaktik bilgileri acayip tatlı ve anlaşılır bir dille veren açıklama panoları. adamlar buz devrinden bahsederken bile şakalar yapıyor teknik metinde, hastasıyım!

bu sierra nevada bölgesi bir ulusal parktan çıkıp bir başka ulusal parka girdiğiniz dev bir orman müzesi gibi. yosemite ise bölgenin en popüler yerlerinden. şelaleler, granit kayalar, görkemli yer şekilleri, enfes ormanlar, buzullar, göller derken özellikle kampçılar için tam bir cennet. bizim olayımız yürüyüş olduğundan yine trail’lere sadık kaldık. ama ne trail! yosemite’ye inip çıkan main trail o kadar dik ve uzun bir yol ki bitirenler birbirini bağrına basıyor, tepedeki shop’tan ”I made it!” baskılı tişörtler alıyor filan. biz de uzun yürüyüş yolu boyunca dur-kalk derken birçok insanla tanıştık, sohbet ettik. west coast insanı zaten iletişmek için doğmuş mübarek. özetle canımız çıktı ama yosemite’ye de inip çıktık. bin metreyi aşan uçurumlardan nefis manzaralara baktık.

günün sonunda terk edilmiş şehir bodie’ye de uzanacaktık. hatta arabamızla kapısına kadar da gittik ama saat 6’yı 5 geçtiği için bizi içeri almadılar. 6’da kapatıyorlarmış. şansımıza küsüp gerisin geri epey yol yaptık ve bridgeport’ta bir yol kenarı motelinde konakladık. yine aynı filmlerdeki gibi tek katlı, yan yana odaların dizili olduğu, arabaların odaların önüne park ettiği tipik bir motel. resepsiyondaki teyzenin dünya ahvalinden haberdar olacağı tuttu, bize suriye sorununu anlattırdı. ben konuya pek vakıf olmadığımdan sedat anlattı tabi. biz de karşılığında yemek yiyebileceğimiz yerleri sorup öğrendik. buram buram amerikan kasabası kokan bir diner’de hamburger ve patates kızartmalarını hüplettik. her duvarında binlerce şey asılı olan kalabalık ama şirin bir müesseseydi. tok ve mutlu bir şekilde odamıza döndük ve acı gerçeğin farkına vardık. yan odamızı avcılar kiralamış. 3 tane koca sesli 60+ avcı amca. bütün gece vırvır konuştular. bütün gece. hani bilmemkaç yılında bir kere ava gitmişler de nasıl büyük bir geyik vurmuşlar, hani feşmekanın dayı oğlu nasıl da ayıdan kaçmış, hani geçen sefer yakaladıkları tavşanlarla ne yemekler yapmışlar… allah bunların karılarına sabır versin, onlar da o gece bi rahat sakin uyku uyumuştur herhalde. biz pek uyuyamadık tabi.

ertesi sabah yeniden bodie yollarına düzüldük. burası yüzyıl başından yadigar bir hayalet kasaba. 1800’lerin sonundaki altın madenciliği furyasıyla bir anda büyüyüp genişlemiş. öyle ki kendi içinde bir çin ve italyan mahallesi, genelevleri ve onlarca barı varmış altın çağlarında. ama bütün bunlar neredeyse 20-30 yıl içinde olup bitmiş. madenlerin fos çıkmasıyla insanlar da bodie’yi hızlıca terk etmeye başlamış. geriye kalan ailelerden biri ise oldukça varlıklıymış ve bırakılan evleri satın almaya girişmiş. böyle böyle kasabada 200-300 kişi filan kalıncaya kadar devam etmiş bu durum. sonra bir gün kasabalı çocuklardan birinin doğumgünü kutlaması varmış. zaten herkes herkesi tanıdığından hep birlikte kasaba meydanında kutlamaya karar vermişler. masalar kurulmuş, insanlar kutlama için evlerinden çıkıp gelmiş. adına küçük co diyeceğimiz bir velet ise doğumgünü pastasını beğenmediği için ortalığı birbirine katmış. anası muhtemelen ”zittir git, uzakta ağla” deyince karanlığın içinde gözden kaybolan co, siz misiniz meyveli yerine kakaolu pasta yapan diyerek kibriti çakmış, kasabanın kalanını cayır cayır yakmış. ibretlik bir hikaye. adeta çocuk doğurmama sebebi.

bodie’nin son sakinleri de bu yangınla birlikte kasabayı terk etmiş. bizim koleksiyoncu aile ise önce biz bu işi idare ederiz diye düşünerek evleri orijinal halinde tutmuş ve turizme açmış. ama sonra fark etmişler ki evleri gezen turistler sürekli bir şeyler araklıyor, bu durum bizi aştı diyerek eyalet yetkilileriyle konuşup yönetimi onlara devretmişler. ama tek bir şartla: kasaba ne halde devredildiyse o şekilde korunacak. orijinal olmayan tek bir çivi bile çakılmayacak, tadilat yapılmayacak. özetle kasaba bu hayalet haliyle gittiği yere kadar gidecek.

şimdi sizi foto yağmuruna tutacağım. zira içeri girmek yasak olsa da bodie’de sağlam kalan her binaya yanaşıp içine bakabiliyorsunuz. ben de camdan cama birçok foto çektim. yüzyıl başı hayatından selam ederim!

orta yerde duran küvet, kapkacak ve kilise binası
ev halleri
nefis duvar kağıtları ve bir çocuk yatağı
eczane ve bakkal?
okuldan bir kare ve otelin bilardo salonu
yırtık perdeler, kirli camlar, hayalet detaylar

macera dolu amerika vol IV: bIg bear lake – sequoIa natIonal forest – yosemIte natIonal forest – bodIe” için 6 yorum

  1. Oh çogzelll.

    Çok güzel. İnstagramın varsa seni takip edicem.

    Oha şimdi taradım da, senin heştegın bile varmış. Neler yapmışsın 😀

  2. okuyunca panik oldum, neler yapmış olabilirim diye!
    yani bence instagram'dan takip edilecek bi tarafım yok ama sen bilirsin.
    bir sonraki yazı portland 🙂

  3. Bayıldım fotolara ve bu yöne seyahate. Sekoya'lara ben de bu nedir böyle şeklinde bakmıştım.
    Gezmek çok güzel yaaa:-(

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir