macera dolu amerika vol III: santa barbara – los angeles – joshua tree

Kategoriler gezi-gözlem

san louis obispo’dan güzel anılar ve güzel kafalarla ayrılıp kara şimşeği pismo beach‘e sürdük. hedef -en azından sedat için- kaseyi okyanusa daldırmaktı. hiç eksik olmayan deli rüzgarlar sebebiyle konuya daha baştan mesafeliydim ben. zaten fikrim belli: ocean is overrated. neyse, boardwalk empire izleyenlerinizin şıp diye hatırlayacağı iskele modeli her kıyıda olduğu gibi burada da bizi karşıladı.

sedat umudunu yitirmedi, pismo beach’ten gaza basıp neredeyse 50 km boyunca beach baktı kendine. nihayet refugio state beach‘i gözüne kestirdi. bu minnak beach’imiz gerçekten de pek sakin ve yüzmeye elverişliydi ama saat da akşamüstü 4 filan olmuştu. bana bi üşüme geldi, güneşlenmekle yetindim. bu arada giriş pahalı olmamakla birlikte paralıydı – allahın kumu la! hele de california’da.

sedat denizden hevesini alınca arabamızı o gece konaklayacağımız santa barbara’ya doğru sürdük. adını 80’li yılların meşhur dizisinden -belki- hatırlayacağınız bu güzide sahil şehri, palmiyeleri ve enfes kıyı şeridiyle tam bir ”yorgun görünüyorsun, kendine bir içki almak ister misin?” klasiği. evet, tam da bu. tüm yorgunlukların tropikal bir içkiyle iyileşebileceğine inanabilir insan santa barbara’da. tek kalemde cem uzan olur. biz de olduk nitekim.

motel’den mazaralar ve akşam gezintisi renkleri…

motelimiz 6 kişilik bir ailenin birbirine toslamadan yaşayabileceği genişlikteki odası, nefis terası ve deniz manzarasıyla bizi bağrına bastı. sedat çek-inlerken ben de şezlonga serildim, manzaraya nazır santa barbara haritamı açıp akşam yemeği için restoran seçtim. bu caanım kıyı kasabalarında ilginç bir durum var: hani bizde en güzel yerler – hatta en güzelini geçtim, genel olarak sosyalleşilecek yerler- kıyı kasabalarının sahil şeridine dizilir ya, işte burada tam tersi. küba’da da böyleydi. vakti zamanında yollara düşüp de amerika kıtasına varabilenlere genel olarak bi deniz nefreti mi basmış nedir, kıyılara yüz vermemişler. şu nefis fotoları çektiğimiz bilmemkaç km’lik kıyı şeridinde bir halt yok. restoran, kafe namına ne varsa hepsi içerilerde. üstelik bizim gibi yürümeye kalkarsanız fark ediyorsunuz ki çok da sevimsiz, çevre yolu gibi bir yolun yanından tek sıra halinde yürüye yürüye gidilebiliyor o merkeze de. neyse, amacımız zaten yürümekti, yürüdük. aynı yolda çemkire çemkire yürüyen -bittabi- fransızlar filan da vardı. amerikalılar bakkala bile arabayla gidedursun avrupa insanı yürüyor arkadaşlar. santa barbara merkezinde bir tur attık ve akşam yemeği için de italyandan şaşmadık. böylece bir günün daha sonuna vardık.

ertesi gün plan, los angeles üzerinden hızlıca geçip kendimizi artık doğaya vurmaktı. cem uzan’cılık da bi yere kadar sonuçta. ama oralara kadar gelmişken LA havasını koklamadan gitmeye de gönlümüz elvermedi. eminim meraklısının haftalarca vakit geçirebileceği kadar renkli bir şehirdir. ama beyinde boza pişiren sıcağı, git git bitmeyen venice beach’i, milyon tane klipten aşina olduğumuz ortamlarıyla bende işte en fazla klip arkaplanı gibi bir tat bıraktı bu şehir. yine şehrin en döküntü, en bi illegal ortamları kıyı şeridindeyken, içerilere doğru ilerledikçe bir lüks, bir şaşaa, bir adamsendecilik… LA sahillerinden aklıma kazınan şey, mükemmel kaykay parkurları ve bu parkurlarda yerçekimine inat inanılmaz manevralar yapan ergenler oldu. sıcağın alnında saatlerce kaydılar. biz de gözümüzü kırpmadan şovlarını izledik. zenciler bu konuda da rakipsizdi. bu ırkın bedeni hareketin her haline yakışmak, tepeden tırnağa doğayla uyumlu ve güzel olmak için yaratılmış gibi geliyor bana. adamların kanında var ritm ve akış. bir daha dünyaya gelirsem zenci olmak istiyorum allahım, bak buraya yazdım, duy beni.

LA’deki hızlı turumuza neler dahildi: hollywood bulvarına çıkış ve arabaya 20 dolara otopark buluş (abd’de ödediğimiz en fantastik otopark ücreti buydu), hollywood bulvarındaki meşhur bir hamburgercide hamburger/hotdog yiyiş ve fahiş fiyatlara rağmen yine pek matah bulmayış, hamburgerciye de evsahipliği yapan eski otel binasını geziş, yüksek tavanlara, zarif karolara ve hatta tuvaletlerin güzelliğine hayran kalış, dönüş yolunda çocukluk aşkım tom cruise’un yıldızına denk gelip pişmiş kelle pozu verişim (leo’cuğumun yokluğunda tom’a da amenna), şehrin en tepe noktalarından birinde bulunan griffith gözlem evine çıkış, oradan uzaya ve şehre şöyle bir bakış, foucault sarkacı’nı ve dev teleskopu dünya gözüyle görüş, sıcaktan kavruluş, arabaya düz koşu ve şehirden kaçarak uzaklaşış.

cabrio selfie’si. saç-baş rüzgardan dağılmış ama japonkedi yılmamış – tom ve ben – griffith gözlemevi’nden LA manzarası – bir sahil güvenlik anısı – eski otel binasından detaylar: merdiven karoları ve tuvaletler
griffith’ten şehre bakış – meşhur teleskop – fuko sarkacı: ”the first direct proof that the earth rotates on its axis”

LA’in zenginliği züğürdün çenesini yorar canlar. gözlemevine çıkmak için geçtiğimiz sokaklarda tıpkı dizi ve filmlerden bildiğimiz gibi şaşaalı evler, malikaneler, bakımlı bahçeler gördük. ama nedense bu şehirde beni çeken bir şey olmadı. herkesin ve her yerin çok görünmelik ve göstermelik olmasından mıdır nedir, ortama bir yüzeysellik hakimdi sanki. turist yolmalık bir şehir olabilir ama bence turistik bir şehir de değil burası. meraklısına özel bir yer. ama her şey o kadar klişe ki insan merak etmekte zorlanıyor. en azından bana böyle oldu.

arabamızı mutlu mesut çöle sürdük. daha gidilecek yolumuz, görülecek yerlerimiz vardı. joshua tree national park‘ta gün batımına yetişecetik. yalnız abd’de her yolun umduğumuzdan uzun sürmesi sorunsalı o gün de peşimizi bırakmadı. gidip gidip bir türlü varamayarak uzun süre yol aldık. nihayet gün batımına çeyrek kala parka giriş yaptık. park dediysem öyle yeşilli, ağaçlı, yok efendim çocuk oyun parkurlu bir yer gelmesin gözünüzün önüne tabi. vahşi batıya örneklem teşkil eden çok geniş bir alanı almışlar, etrafını çevirip al sana park demişler. colorado ve mojave çöllerinin birleştiği bu güzide alanda pek çok tuhaf bitki ve hayvan cirit atıyor. bir de tabi ortama adını veren yampiri yumpuru kaktüsten bozma ponçik joshua ağaçları var her yerde. akşamüstü serinliği ile birlikte parka girdiğimizde arabamızın üstünü açtık, çölün ortasından geçen bu nefis yolda, ıssızlığın içinden yükselen çöl havasını soluyarak ve ilginç doğa manzaralarına hayran kalarak 1,5 saat gittik – parkı bir ucundan diğerine geçen ana yol bu kadar sürüyor. o esnada elbette karanlık çöktü. bizden başka kimseciklerin olmadığı bu çöl yolunda, yıldızlarla bezeli karanlığın içinden usulca geçerek sanki bir masalı aştık, sihirli bir ülkeyi geride bıraktık.

joshua tree’de günbatımı renkleri ve ıssızlık

macera dolu amerika vol III: santa barbara – los angeles – joshua tree” için 4 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir