macera dolu amerika – vol II: carmel – monterey – bIg sur – san luIs obIspo

Kategoriler gezi-gözlem, iştah açıcılar
san francisco’yu tabanvay gezdikten sonra road trip faslı için sedat’ın bir heves aylar önceden kiraladığı camaro’yu teslim almaya gittik son gün. adam meğer kara şimşek’i kiralamış! benim naçizane önyargılarıma göre, bu arabaya istanbul’da binen kitle ya 18’ini yeni doldurmuş ultra ciks gencolar ya da andropozun dibine vurmuş amcalardan oluşuyor. ama california ortamında ne hava atılacak kadar havalı ne de belli bir kesimin tekeline girecek kadar pahalı olduğundan, bizde genellikle görgüsüzlük simgesi olan cabrio’lar orda oldukça sıradan ve sık rastlanan modeller. kelebek gibi uçup arı gibi vızıldamaları sebebiyle insanda sürekli ‘off çok hızlı gidiyoruz’ hissi uyandırmaları dışında ben şahsen sevdim. eh hava şartları da müsait tabi, yılın 9 ayı yaz, kalanı bahar. aç tepeni püfür püfür gez.
camaro
‘görgüsüzlüğün kalesiyim, camaro’mum kölesiyim’ pozum

biz de hemen ortama adapte olduk, sanki bugüne dek totomuzu yedi diyarda camaro’yla gezdirmişiz gibi sahiplendik aracımızı. yalnız sf’in merkezinden çevre yoluna geçmek, istanbul cuma trafiğinde köprü geçmekten betermiş. şehirden çıkmaya çalışır da çıkamazken, sf’i arabasız gezmenin ne kadar doğru bir tercih olduğunu yeniden anladık. siz siz olun şehir içinde araba sürmeye kalkışmayın, o kadar çok trafik ışığı ve yol çalışması var ki yürüseniz daha hızlı gidersiniz. şehir trafiğini nihayet atlattıktan sonra gilroy üzerinden 101’de uça uça yol aldık ve kara şimşeği sahile doğru sürdük. ilk durağımız carmel’di. küçük, sakin, zengin ve romantik bir kıyı kasabası. alçak binalar, bakımlı bahçeler, şık dükkanlar ve minik restoranlarla dolu bir kaçamak köşesi. hemen otelimize yerleştik ve kendimizi sokaklara vurduk. 

1- carmel sahillerinde bekliyorum… 2- her kenarda huzur, her köşede refah 3- mini mini geçitler
1- inlerin ve cinlerin top oynadığı sokaklar
2 ve 3 ve 4- carmel bakery’den kareler: eastwood başkan, carmel şampiyon / hanım kızlar / karbonhidratlar

carmel’de dolaşmak, yemek, içmek ve alışveriş yapmak dışında pek fazla opsiyon yok. biz de bunları yaptık. sahilde ve sokaklarda yürüdük, akşam harika bir italyan restoranında yemek yedik, sabah carmel’in en eski fırınından aldığımız türlü saçmalıkla kahvaltı ettik ve sedat kendine patagonia ürünleri satan bir mağazadan gömlek aldı. sakin bir gün geçirdik ve hoş anılarla carmel’i geride bırakıp yeniden yollara düştük. istikamet, monterey jack peyniriyle de bilinen monterey kasabasıydı. burada 1 tam günü geçirmek için yapabileceğiniz en ilginç aktivite monterey bay akvaryumunu ziyaret etmek – ki bizim de amacımız buydu.

monterey’in sardalyası meşhurmuş

ruhen kesinlikle bir kaptan cousteau filan olmamama rağmen, california’da en çok etkilendiğim yerlerden biri de bu akvaryum oldu. oralarda yaşasam kesin abonman kartı çıkartırdım. devasa camların ardında yere uzanıp birbir türlü deniz yaratığını her gün saatlerce seyredebilirmişim gibi hissettim. alın size en kralından meditasyon. yüzbinlerce sardalyanın fır döndüğü kubbe, köpekbalıkları, ahtapotlar, penguenler, sea otter’lar… (ki bu salakların beslenme saatine denk geldik ve şovlarını da izledik!) 

bubba gump dünyası

akvaryumda saatlerce kaldık. çıkışta deli gibi yorulmuş ve acıkmış halde çökecek bir yer aradık ve tesadüfen en komiğini bulduk: forrest gump filminden hatırlayacağınız bubba gump’ın mekanı, bubba gump. deniz ürünleriyle nam salmış bir restoran zinciri. forrest gump’tan alıntılanan sözler ve detaylarla tıka basa dolu olan bu şube, ilk kurulan şubeymiş. deniz kenarında, tüm bu dekoratif kalabalığına rağmen ferah ve sıcak bir yerdi. muhtelif kızartma deniz ürünleri yedik, içkileri yuvarladık ve tam ne güzel kafamızı dinliyoruz derken garsonumuz pür neşe yanımıza yanaşıp bizi forrest gump filmiyle ilgili teste soktu. evet, aynen böyle, yanımıza geldi ve ‘oo bakıyorum yemeklerden memnunsunuz, peki ama şu soruların cevabını biliyor musunuz?’ diyerek bizi alçıya aldı. forrest gump’ı vakti zamanında izlemiş, zaten o yaşta milyonlarca film görmemiş olmanın da etkisiyle sevmiştim. ama manyağı da değilim yani, detaylarını bilmem. yine de ülkemizi en iyi şekilde temsil etmeye çalıştık, birkaç soruyu cevaplamayı başardık. 

abd’de garsonluk tuhaf bir iş. bizdeki gibi siparişi doğru al, en kısa zamanda servis et, işine bak değil. hep bir şirinlikler, şakalar, laf ebelikleri, yok yemeğinizi beğendiniz mi, yok bilmemne güzel miydi… hatta bu restoranda, girdiğimizde bizi oturtup siparişlerimizi alan garson, 20 dakka sonra yanında başka bir garsonla gelip bize şöyle bir açıklama yaptı: ”mesaim bittiği için bugünlük sizlerden ayrılıyorum, yerime bu arkadaşım bakacak ve sizinle en iyi şekilde ilgilenecek.” iyi peki dedik biz de, ne diyelim. açıkçası bütün bu ilgiyi biraz yorucu buldum. insan iki lokma yemek, bir içki içmek için oturduğu her köşede bu kadar sosyalleşmek zorunda kalmamalı bence. yemeğim hızlı ve doğru geldiği sürece kimin getirdiğiyle de ilgilenmem şahsen. yani ”aman da bize mary bakıyordu, şimdi sen de nerden çıktın john?!” diye garsonuna hesap soracak son insanım. ama bütün bu tantanadan şikayet eden bir amerikalı da görmedim, herhalde onlar yüzeysel small talk’lardan memnunlar. belki de böylece iyi bir hizmet aldıklarını hissediyorlardır. sanırım bu tip muhabbetler bana sadece bir mahallenin yerlisiysen, yani ne bileyim her gün aynı kafeden kahveni alıyorsan anlamlı geliyor. bu durumda kendiliğinden oluşan aşinalık, belli bir samimiyet yaratabilir ve muhabbet etmek hoş olabilir. yoksa bir daha asla görüşmeyeceğim insanlara bu kadar sözel yatırım yapmak yorar beni. 
monterey bay civarında yolumuza çıkan bir şekerci dükkanı – değil- kompleksi. böyle 5-6 tane koridordan oluşuyordu. sonra ”niye obeziz?” bilemiyorum coni.
17-mile drive’ın tombiş ve gururlu martısından bir hatıra fotosu

güzelce doymuş ve durduk yere forrest gump bilgilerimizi tazelemiş bir şekilde monterey’den ayrıldık, sahil şeridinde fink atmaya devam ettik. sırada meşhur 17-mile drive vardı. bu pek keyifli yol üstünde sık sık minik koylarda foto çekmek ve çeşitli gözlem noktalarına giden yürüyüş parkurlarını yürümek için molalar verdik. allaam muhteşem yerlerde geziyoruz diye durup durup zıplayası geliyor insanın. hava limonata, yollar kaymak, manzara şerbet.

cennet koyları, ipek kumları ve yalçın kayalarıyla bir şiirdir kaliforniya
pebble beach: batı’nın iyi taraflarını alın. sörfçü değilseniz beach’ler anlamsız mesela, kalsın.
çılgın rüzgarlar, deli dalgalar. nerde bi bodrum, göcek, kaş…

o günü dur-kalk şeklinde kıyı şeridini tavaf ederek geçirdik. akşamına big sur‘da pek güzel olduğunu okuduğumuz gün batımını yakalamak istiyorduk da galiba yolda biraz fazla sallanmışız. bir aceleyle kara şimşeği kükrettik. orda bir big sur var uzakta diye ha babam gidiyoruz ama bir türlü varamıyoruz. güneşi arabada batırmak istemediğimizden bi noktada manzaranın bizce zaten yeterince güzel olduğu yüksek bir kayalığın dibine park edip diğer günbatımı meraklılarıyla birlikte harika bir 20 dakika paylaştık. sonradan fark ettik ki yaldır yaldır giderken big sur’u çoktan geçmişiz. 

güneşi de batırdıktan sonra bir sonraki destinasyonumuz olan san luis obispo’ya doğru devam ettik. anam nasıl bitmez bir yolmuş, vardığımızda saat akşam 11 filan olmuştu. yorgun argın otele serildik. o saatte yemek yiyebileceğimiz açık bir yer bulmak zor tabi. ben otel odasının televizyonunda hipnotize olmuş bir şekilde our little family izler ve kahkahalar atarken sedat da dışarı çıkıp açık bir marketten muhtelif abur cuburla döndü. yatakta ergen gibi beslendik ve tamamı cücelerden oluşan bir ailenin tamamı klişelerden oluşan hayatını anlatan bu tv şovuna inanamayarak bir geceyi daha sonlandırdık. 

louisa’s place’te klasik amerikan kahvaltısı ve üstüne hazma hiç de yardımcı olmayan ciklet sokağı

ertesi sabah gündüz gözüyle yeni lokasyonumuzu turladık. küçük, sakin, kendi halinde bir başka california kasabası daha. mükellef bir sabah kahvaltısı için methini okuduğumuzlouisa’s place‘e yollandık. abd’deki en büyük hayal kırıklığıma geleyim bu vesileyle: diner kahvaltısı. görünüşte her şey muhteşem, yumurtalar tam kıvamında, patatesler pek havalı ve baconlar çıtırdak… ama ağzınıza atınca maalesef her şeyden aynı makina yağı tadı geliyor. ne tür bir yağ kullanıyorlar bilmiyorum ama tereyağı olmadığı kesin. mısırözü veya ayçiçek yağı bile değil. işte bu ne idüğü belirsiz yağ sebebiyle her şeyin tadı beklediğimden çok daha yamuktu. sonuçta doyuyorsunuz tabi, ama sonrasında hem ağızda sevimsiz bir tat kalıyor hem de mideye feci bir ağırlık çöküyor. 

san luis obispo’daki keşif turumuz kısa sürdü. birkaç dükkana girip çıktık ve 2 saat bile harcamadan kasabadaki her sokaktan geçmiştik bile. bu sokakların rakipsiz en ilginci kesinlikle ciklet geçidiydi. kasabadan gelip geçenlerin hatıra olarak çiğnedikleri cikletleri yapıştırdığı karşılıklı 2 geniş ve uzun duvardan oluşuyor. 50’li yıllardan bu yana var olan geçit, birkaç kez hijyenik olmadığı gerekçesiyle temizlenmiş ama sonra yeniden eski haline gelmiş. bence hiçbir türk annesinin tasvip etmeyeceği bir yer!
 
zaten bizim de san luis obispo’da konaklamamızın sebebi ciklet duvarını ziyaret etmek değil iki rekat dinlenip civardaki üzüm bağlarına uzanmaktı. california eyaleti son yıllarda şarap üretimi konusunda almış başını gidiyor. ben de yüzümde ”fransa’nın elinden şarabı da alın, geriye neyi kalır ki” tebessümüyle izliyorum. o sevimsizler kesin beğenmiyordur buraların şaraplarını ama dünya beğenmiş valla, kusura bakmasınlar. ben de çok beğendim. bağların arasında bir süre gezdikten sonra bir tanesini – edna valley vineyard- gözümüze kestirdik ve şarap tadımı için ayırdıkları manzaralı binaya girdik. 
edna valley bağlarında şarabımı tadıyor ve geleceğe umutla bakıyorum

amerika’da şarap tadımları pek monşer bir şekilde yapılmıyor. yani muhtemelen çok üst düzey yerler dışında ‘ağzına al – tükür – yorumunu yumurtla’ gibi bir gidişat yok. tattığınız her şarabı bayağı sonuna kadar içiyorsunuz. edna valley‘nin şarap tadım köşesine gittiğimizde barın arkasında çok sevimli bir kızcağız bizi karşıladı, önümüze o sezonun şarap tadım listesini getirdi. her şarap için epey dolu dolu bir kadeh verdiklerinden 5 çeşitte kalmayı tercih ettik. daha yolumuz var malum. ve işte tam burada bugüne kadar içtiğim en harika chardonney’yi içtim dostlar. hatta dayanamayıp hatıra olarak bu şaraptan bir şişe aldık ve ”ne var yaa, okyanusu aşar götürürüz!” dedik, o derece.

oldukça sıcak bir günde, masmavi göğün altında serin bir köşede, karşınızda uzanan uçsuz bucaksız bağlara karşı mükemmel şaraplar içmek… işte mutluluk bu. ay lav yu kaliforniya.
devam edecek…

macera dolu amerika – vol II: carmel – monterey – bIg sur – san luIs obIspo” için 9 yorum

  1. Çoook güzeeel, Ege'cim o kadar tatlı anlatmışsın kii gitmiş kadar oldum, her şey çok güzelmiş, devamını isteriz ama ara çok uzun olmasın lütfen:)

  2. 2 iş arasında 1 blog molası verdiydim bacılar, sağolun. ben de devamını hemen yazmak istiyorum ama bu yorumu post ettikten sonra bile oturup iş yapıcam 🙁
    belki hafta sonu?

  3. Gezmek çok güzel. Bütün dünyayı görmeden ölmek çok acı olacak:-( Ay neyse, güzel yazıya keyifsizlik katmayayım. Bekleriz devamını,

  4. aze, bütün dünya kısmet olur mu bilemem ama abd bende her eyaletini gezme görme isteği uyandırıyor. hadi hayırlısı!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir