macera dolu amerika – vol I: san francIsco

Kategoriler gezi-gözlem

rafet el roman haklıymış. amerika gerçekten de macera dolu bir ülke. başınıza çok büyük maceralar gelmesine de gerek yok üstelik. gezdiğiniz en sıradan yerlerde bile potansiyel bir macera hissi size eşlik ediyor sürekli. herhalde yıllarca filmlerde, dizilerde gördüğümüz yerlere ayak basmış olmaktan mütevellit bir dolduruş, bir heyecan basıyor bünyeyi.

en baştan başlamak gerekirse aslında yıllarca amerika’ya kayıtsız yaşadım ben. bu ülkeyi çok seven insanlarla birlikte olduğum zamanlarda bile bana özellikle çekici görünmemişti. fransız okulu çıkışlıysanız muhtemelen siz de benim gibi daha avrupa odaklı bir dünya görüşü edinmişsinizdir. abd çoğunlukla politikasıyla ve kapitalizmiyle eleştirilir, sığ ve cahil insanların ülkesi olarak belletilir. bi devrim yaptı diye kendini fasulye gibi nimetten sayan nadan ve naftalin ruhlu fransızlar, körpe beyinlerinizi güzelce işler. neyse, bana da aynısı oldu herhalde, bu ülkeyi abartamadan ve merak edemeden geçti uzun yıllarım. erken keşfedip pek sevdiğim stiglitz de tuz biber ekti amerika eleştirilerime.

amerika’ya sadece dünyanın anasını belleyen bir dış politika olarak bakmak yerine bir insanlar ve fikirler topluluğu olarak bakmayı becermem için 2007 yılını beklemem gerekti. bu dönemde sağı solu kurcalayıp alternatif bir hayatın izini sürmeye başladığımda dişe dokunur bütün kaynaklarım abd merkezli yazar ve blogger’lardı. ilgimi çeken ne kadar yaratıcı fikir varsa hepsi abd’den çıkıyordu. önyargılarımı hızla silip süpürdü bu durum. ama abd’ye koşma isteği de uyandırmadı. new york’ta bir süre yaşayan yakın bir arkadaşım ”tam senlik bir şehir” dediğinde hiç üstünde durmadım. kardeşim california’dan dönüp ”senin mutlaka görmen lazım” dediğinde de pek aldırmadım. böyle böyle 2015’e geldik. geçtiğimiz kış ”eh bi gidelim bari” diyerek daha çok da road trip kafasıyla bir abd tatili planladık ve biletleri aldık. kardeşimin ve san diego’lu celta arkadaşım kevin’in müthiş tavsiyeleri sayesinde hafif ve telaşsız bir program yaptık. istikamet olarak da new york, chicago, miami filan gibi gözde yerleri pas geçip west coast’la başlayalım dedik, daha küçük ve curcunasız şehirleri tercih ettik. eylül’deki seyahatimizin uçak biletlerini, mart ayından ve 11 eylül günü yola çıkacak şekilde almamızın da etkisiyle epey ucuza getirdik. sanırım 11 eylül paranoyası birçok insanın uçuş tercihlerini hala etkiliyor. bir önceki ve bir sonraki günlerde biletler gayet kazıkken o günküler bariz şekilde daha ekonomikti. böylece macera unsurunu yola çıkmadan garantilemiş gibi hissetmemiz de cabasıydı hem!

11 eylül sabahı uykusuz bir şekilde yola düzüldük. paris aktarmalı olarak uyuya uyuya san francisco’ya uçtuk. vardığımızda uykumuzu almış ve dinlenmiştik, üstelik henüz SF’te anca öğlen olmuştu. 1 saat kadar süren uzun bir kuyruğu aştıktan, parmak izlerimizi verdikten ve tr’de ne iş yaptığımızı görevliye anlattıktan sonra artık özgürdük. sedat havaalanından kullan-at tarzı bir abd telefon hattı ve bolca internet satın aldı. uber’leyip şehir merkezindeki otelimize yollandık.

1- duvar resimleri yıkılıyordu. 2- parklardaki bankları ölenlerinizin ruhuna saygıyla evlat edinip üstüne mesajınızı yazdırabiliyormuşsunuz. sürekli bankları okuya okuya gezdim. çok hoş sözler vardı. bu da bir tanesi işte.
3- bu kadar gitmişken yıllarca sanaldan takip ettiğim samovar tea’de bir çay içmeden dönmedim tabi ki.
1- meşhur alcatraz. içini hiç merak etmediğimizden uzaktan bakmakla yetindik. 2- açık pazarlar
iştah açıyordu. 3- yamuk lombard street’in tepesinden SF’e bir bakış. 4- de young müzesinin
bahçesinde takılan dev ve sempatik çengelli iğne

o gün ve sonraki 3 gün boyunca SF kazan biz kepçe dolaştık. toplu taşımayı bir kez olsun kullanmadığımızı söylersem nasıl manyakça bir azimle yol teptiğimizi de belki biraz anlatabilmiş olurum. gerçi central SF aşırı büyük bir yer sayılmaz. ama yine de günde ortalama 25-32 bin arası adım attık ve yapılması tavsiye edilen her şeyi yaptık: pier’ları tek tek dolaşıp fisherman’s wharf’ta clam chowder çorbası içtik. üst üste uzanmış yatan ve birbirini itekleyip suya atarak eğlenen deniz aslanlarını seyrettik. meşhur tramvayların kalktığı powell street, union square, market street, dünyanın en yamuk yumuk sokağı olarak nam salmış olan aşırı turistik lombard street, yerba buena gardens, hippi mahallesi olarak bilinen haight-ashbury (ki bayıldım, SF’te yaşasam kesin burda otururdum), çin mahallesi, japon mahallesi, castro tiyatrosu, de young müzesi, japanese tea garden… hepsini tavaf ettik.

1- binalar ve resimler  2- adamlar ağaç dibindeki mazgallarla bile dikkat çekmeyi başarıyor. tebrikler san francisco büyükşehir belediyesi! 3- japon bahçesinden gayet japon bir kare…

ama SF’te beni asıl vuran yer bunların hiçbiri değil, pazar günü gittiğimiz golden gate parkı oldu. parkın kendisinde pek bi numara yok aslında. geniş, iç açıcı, standart bir medeni ülke parkı. ama özellikle de pazar günü kapısından adımınızı atar atmaz harikalar diyarına girmiş gibi oluyorsunuz. en azından bana böyle oldu. karşımıza çıkan ilk devasa çim alanda SF operası rehearsal konseri vermek için dev bir sahnede muhteşem tenoruyla karşıladı bizi. insanlar katlanan sandalyelerini, piknik örtülerini kapmış gelmiş, güneşin altına serilmiş, kendini müziğe vermiş. paris’te benzer bir uygulama, yazın düzenleniyor ve gelecek kışın programını (tekrarlarını) sahneleyen tiyatro grupları tarafından veriliyordu ama işin opera ve konser boyutuyla ilk defa SF’te karşılaştım. müthiş bir fırsat. kışın dinlemek için yüzlerce dolar vereceğiniz operaları sıfır kuruşa, üstelik açık havada dinlemiş oluyorsunuz. bir süre biz de örtümüzü serip birbirinden güzel aryalarla kulağımızın pasını sildik. sonra yola devam edip parkın derinliklerine yöneldik. ilerde bu kez karşımıza başka bir köşe ve dans eden insanlar çıktı. meğer her pazar düzenlenen swing saatine denk gelmişiz. yine bir kamu hizmeti, gönüllü dans dersi. süper swing parçaları eşliğinde erkek dans hocası erkekleri arkasına dizmiş erkek adımlarını çalıştırıyor, kadın hoca kadınları çalıştırıyor. bu arada yan taraftaki platformda dansı kıvıran çiftler birlikte dans ediyor. bir süre de onları izledik ve hatta minik videolar çektik. ağzımızın suyu akarak yolumuza devam ettik ve 5 dakka sonra parkın bir başka köşesinde tamamen patencilere ayrılmış geniş bir alan keşfettik bu kez. ve işte burası benim için SF’e abayı komple yaktığım yer ve an oldu. harika müzikler ve 7’sinden 70’ine paten kayan onlarca insan… belli ki her hafta buluşup koreografi çalışan 40’lı 50’li yaşlardaki kadınlar, bembeyaz dantelli taytı ve bluzu içinde beline kadar uzun beyaz saçlı, inanılmaz akrobatik hareketler yapan tığ gibi bir annane (en az 70 yaşındaydı. en az!), siyahlar içinde kayan ama sırtında çince yazılı beyaz bir pelerin ve kafasında çin şapkasıyla sırım gibi zenci abi… sedat’a beni orda unutup giderse hiçbir sıkıntı yaşamayacağını beyan edip herhalde 40 dakka boyunca hipnotize olmuş vaziyette bu renkli pisti, bu renkli insanları izledim. hani patenlerim yanımda olsa ”ben geldim dadaşlar!” deyip dalıcam ortama. akşamına da 50 tane yeni arkadaş edinmiş olucam. galiba hayattan en büyük beklentim bir adet golden gate parkıymış benim. bu parka her hafta gidebilsem dünyanın en mutlu insanı ben olurmuşum. müzik, dans, hareket, dostluk, yenilik, deneyim… hayatın kendisi bir yana, bir şehirden en büyük beklentilerim bunlar. şehirde yaşama sebebim, şehir aşkım bunlardan kaynaklanıyor. hani kimisi ille de tarihi binalar, sanat kokan ortamlar, mimari ve estetik orgazmlar, kibar ve medeni insanlar, bal dök yala sokaklar ister. ben sadece müzik, dans, hareket, dostluk, yenilik ve deneyim istiyorum. SF bana en çok bunu fark ettirdi sanırım. doğa bile sadece bir fon, bir detay. hal böyleyken de didaktik, durağan ve yaşlı avrupa şehirlerinin içimi baymasına şaşmamak lazım.

1- kalbim golden gate park’ta kaldı… 2- yemekler konusunu bilahare işleyeceğim ama porsiyonlar kallaviydi hakkaten. 3- gay mahallesinin meşhur castro tiyatrosundan bir görünüm

işte seyahatimizin ilk durağı olan san francisco büyülü bir şehir olarak ruhuma işledi ve sadece 4 günün sonunda abd’yi gönül listemde anında 1 nümeroya taşıdı. bazılarına cahillik gibi gelen şeyi, ben tarihsizliğin yüksüzlüğü, garanticiliğin girişimciliğe yenik düşmesi, iyimserliğin bilgiye galip gelmesi şeklinde yorumladım. ilham verici, yani alternatif, yani yaşanabilir abd şehirlerinin en güzel tarafları bunlar. insanların kafasında sınırların olmaması, yaşın, cinsiyetin, ırkın ve konumun hiçbir şeye engel teşkil etmemesi. isteyenin istediğini yapabileceği bir yer izlemini bıraktı bende – sadece san francisco değil genel olarak california ve oregon eyaletleri. sınırsız bir özgürlük duygusu, tarifsiz bir hoşnutluk hali. hayatın her gün her an damarlarımda aktığını hissettim. ki istanbul’da da katiyen kendimi sınırlanmış, zincire vurulmuş, engellenmiş filan hisseden biri olmamama rağmen. benim gibi iflah olmaz bir istanbul aşığı için oldukça beklenmedik ve tam da bu sebeple iki kat güzel bir sürpriz oldu bu şehir. çok sevebileceğim ve yaşamak isteyebileceğim başka yerler olduğuna dair yeniden umut verdi, heyecanlandırdı.

son gece karşıma çıkan bir duvar yazısı. dervişin fikri neyse zikri de odur hesabı,
tam da o anda karşılaşmamıza hiç şaşırmadım! benim için konunun özeti.

west coast’un genelinde de aynı izlenime kapıldım. bir de abd’ye bir kez girdikten sonra insan istediği kadar kalabilir sanki. yani işmiş güçmüş, evmiş barkmış hepsi ayarlanır. elhamdülillah pratik insanlarız! ben şahsen hayatta nereye bıraksalar orda başımı kurtarabileceğime inanıyorum. eğer sizde de benzer bir cesaret varsa abd’yi mutlaka görün ve başka türlü bir enerjiye kapılmayı deneyin. inanın enerji yazınca kendi kendimi tokatlayasım geliyor ama hislerimi başka hangi kelimeyle anlatabilirim bilemiyorum. çünkü meğer dillere pelesenk olan o meşhur ‘enerji’nin ana vatanı burasıymış gibi hissettirdi bana san francisco. özgür, mutlu ve hayatta.

ps: bi an sanki bütün abd gezimizi bu yazıyla özetlemiş sayılırım gibi geldi ama hayır, gezip gördüğümüz diğer yerleri de yazıcam. unutmadan bahsetmem gereken komik şeyler de geldi başımıza pek tabi ki!

macera dolu amerika – vol I: san francIsco” için 10 yorum

  1. Ege!
    Ben lisansimi American Studies uzerine yaptim.
    Bana o gunlerde ogrendiklerimi hatirlattin. Ben de cok etkilendim.
    Hadi, vakit kaybetmeden, devamini da yaz.
    Perth de boyleydi benim icin. Acik hava sinemasi, surekli spor yapan insanlar. Ben daha cok dogal ortamciyim sanirim ama boyle bir sosyallik beni mutlu eder.
    Muhtesem.,

  2. yorumunu okuyunca iki kat coştum J 🙂
    turun doğal ortamlı kısmına bir sonraki yazıda gelicem. doğadan da çok etkilendim. ama ben kesinlikle şehir insanıyım, onu anladım bir kez daha. yoksa bu amerikan şehirlerinin en güzel kısmı, içinde mutlaka doğa barındırması zaten.
    ay devam edicem en kısa zamanda!

  3. Bayıldım, gerçekten batı yakası süper bir seçim olmuş, olaysız, sakin ama dopdolu:) ama sizinle gezmek lazım valla bravo, bu gezinin hakkını vermişsiniz kesinlikle, yazının devamını merakla bekliyorum, bir de yazmadan geçemeyeceğim çayın üstüne nasıl desen yapmışlar öyle, çok hoş:)

  4. bizimle 1- yemek 2- gezmek daima tatmin edici olur bak, buna katılıyorum :)) bu arada ben de sen söyleyince fark ettim, çayın üstünde bir şey yok aslında. oturduğumuz avlunun tahta tavanının yansıması o desenler!

  5. "bir de abd'ye bir kez girdikten sonra insan istediği kadar kalabilir sanki. yani işmiş güçmüş, evmiş barkmış hepsi ayarlanır. elhamdülillah pratik insanlarız! ben şahsen hayatta nereye bıraksalar orda başımı kurtarabileceğime inanıyorum. eğer sizde de benzer bir cesaret varsa abd'yi mutlaka görün ve başka türlü bir enerjiye kapılmayı deneyin. inanın enerji yazınca kendi kendimi tokatlayasım geliyor ama hislerimi başka hangi kelimeyle anlatabilirim bilemiyorum. çünkü meğer dillere pelesenk olan o meşhur 'enerji'nin ana vatanı burasıymış gibi hissettirdi bana san francisco. özgür, mutlu ve hayatta."
    Altına imzamı atıyorum… ben de şu sıra SFC yazımı yazıyrodum. Bitireyim vari.. Amerika ile ilgili önceki fikirlerim de aynı senin gibiydi ama şimdi döneli 3 yıl olmasına rağmen, ahal adını anınca heyacanlanıyorum, ay ben nasıl döndüm oradan, gitmeyliyim deyip bir oturuyorum bir kalkıyor yüreğim… Bakalım…
    kesinlilkle "enerji" denen şey orada.. Neden acaba? Ben de yazı serimi bitirince bunu düşüneceğim..
    Sevgiler,

  6. sevgili aze, sanırım bana da aynısı olacak, 3 sene sonra hala abd lafını duyunca engellenemez bir gülümseme yerleşmeye devam edecek yüzüme. yazını merakla bekliyorum 🙂 bir de sanırım hayran gidip hayalkırıklığına uğramaktansa, bizim gibi belli bir mesafeyle gidip sonra hayran olmak daha mı güzel ne?!

  7. Çok doğru söylemişsin Ege, sonradan hayran olmak daha güzelmiş:-) Orada benim hissettiğim en bariz şey: "her şeyi yapabilirsin, her şey mümkün hayatta" idi.. Şimdi yavaş yavaş kırılıyor bu inancım, ona üzülüyorum.. Neyse, oldukça su götürür bu konu hiç bulaşmayalım…
    Sevgiler,

  8. "her şeyi yapabilirsin, her şey mümkün hayatta" aynen!! sen de benim hislerime tercüman olmuşsun aze. ne yapıp edip bunu kaybetmemek lazım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir