macera dolu amerika: 8 gün, 4 eyalet, 3500 km

Kategoriler gezi-gözlem

macera dolu amerika yazı dizim california sonrasında boynu bükük kaldı. arkasını getiremedim. farkındayım ve üzgünüm. bu kez araya fazla zaman girmeden yazıyorum. ama çok detaya girmeyeceğim, çünkü her kasabayı ayrı ayrı ve uzun uzun yazma isteğim, önceki seyahatleri yazamamamın temel sebebi. o kadar vakit bulamayınca hiç yazmasam daha iyi diye düşünüyorum galiba. bu kez kısa da olsa yeni bir seyahat yazısıyla karşınızdayım.

1. gün: lufthansa krizi ve frankfurt’ta mahsur kalış

lufthansa ile ilk ve son uçuşumuz oldu. tam bir rezalet. zaten 1 saat rötar haberiyle diken üstündeydik, ardından teknik sorunlar sebebiyle 1 saat de uçakta bekletildik. böylece frankfurt bağlantılı new york uçağımızı daha biz istanbul’dan kalkamadan kaçırmıştık. aslında bu seyahate 1 gün önce çıkacaktık ama son dakkada lufthansa’nın ny uçuş saatini kafasına göre değiştirmesi sebebiyle 1 gün sonraya almıştık. (ny’de yanacak 1 gecelik otel parasını da sineye çekmiştik). ama bu salakça rötar ve kaçan uçağımız sebebiyle 1 gün ve gece de bu şekilde gitti. frankfurt havaalanında böyle durumlar ve hakkını arayan yolcular için devasa genişlikte bir bekleme alanı yapmışlar. q matik’ten sıra numarası alıp biz de yaklaşık 6 saat kadar bekledik, sıra anca geldi. görevli bize bir otel ayarladı ve ertesi gün için ny uçak biletlerimizi verdi. bütün bunlar yaklaşık 5 dakika sürdü. yani 5 dakika için 6 saat beklemiş olduk. tr’de olsa olay çıkar, millet birbirine girer. ama haksız mı olur yani? muasır medeniyetlerin bu serinkanlı sıra bekleme kültürü ne kadar gıcık bir şey. insanın içinden çirkefliğin kitabını yazmak gelirken öylece kuzu gibi bekliyorsunuz. 6 saat ne yaa?! bu kadar medeniyet beni bozar. 5 adam fazla çalıştırın, beklemenin de bi sınırı var. cık cık cık.

1. gün: gerçekten new york

hesapta 3 gün geçirmeyi planladığımız new york’ta 8 saat filan (+ gece) geçirebildik. ama kompakt bir tur için yetti de arttı. soho, chelsea market ve highline üzerinden sevdiğimiz parklara uğraya uğraya yukarı çıktık. strand’de kitap baktık. zaman darlığından müze ve sergi planlarımız suya düştüyse de bryant park’ta ny opera’sının yaz konserine denk geldik! geçen sene gidip mest olduğumuz bu açık hava konserine tamamen tesadüf eseri, tam da konser başlamadan 10 dakka önce parka vararak denk gelmek bu seyahatin ny kısmının unutulmaz hatırası oldu. bu kez konserden sonra gittim opera müdürü adamla tanıştım. kendisi bu ücretsiz park konserlerini bizzat sunuyor. o kadar yaratıcı ve eğlenceli sunuyor ki, hayranlığımı belirtmek ve tebrik etmek istedim. adam şaşırdı dostlar. ama tee istanbul’lardan gelip bu sene de bu konseri tutturduğumuzu öğrenince sevindi de. tontişötesi bir kişilik. konsere takıldığımız için central park’a gitmedik artık. hava da kararmıştı zaten. otelimize dönüp ny manzaralı terasımızda kafaları çektik. nihayet hedefimize varmış olmamızı kutladık.

2. gün: phoenix aktarmalı grand canyon

new ark havaalanından 5 saatlik bir uçuşla phoenix’e indik. hava 40 derece ama gölgede bi hırka olsa iyi olurdu dedirten cinsten. çöl sıcağı. hemen arabamızı kiralayıp grand canyon yollarına düştük. yolda ilk molamızı flagstaff’te verdik. tarihi rota route 66 üzerinde konumlanan bu küçük kasabada, 60’lı yılların amerikan filmlerinden fırlamış gibi duran bir yol üstü diner’ında ben cherry ice cream soda içtim, sedat milkshake’ini götürdü. film setine benzeyen bu müessesede maalesef servis aşırı yavaştı ve şu 2 basit şeyi sipariş edip alabilmek 1 saat sürdü. 4-5 saat süren bir araba yolculuğundan sonra hava kararırken büyük kanyon’a vardık.

ormanların içindeki konaklama tesisimiz hınca hınç maceraperestle doluydu. okullu gençler, ak saçları örgülü harekrişna teyzeler, robinson tipli amcalar, dağcı kankalar, adrenalinsever sevgililer, her renkten bi dolu insan… kötü şeyler yedik ve bungalovumuza yollandık. gökyüzü inanılmaz açık ve netti, bırakın yıldızları galaksileri ve samanyolunu bile görmek mümkündü. ama o ne soğuk arkadaş! yün kazağa, kaz tüyü yeleğe rağmen resmen dötüm dondu, çenem kitlendi. yıldızlara uzun uzun bakacak kadar dışarda kalamadım.

3. gün: grand canyon, antelope canyon, horseshoe bend

güne çok erken başladık, 1 güne 2 muhteşem 1 de tırto lokasyon sığdırdık. sabahın 7’sinde yollandığımız grand canyon’ı yazıyla anlatmak çok zor. bi kere gerçekten grand bir kanyon. yeryüzünün göbeğinde uzun ve devasa bir yarık. çıplak gözle bir uçtan bir uca görebilmek mümkün değil – uçakta filan olmadığınız sürece. kanyonun dibine inen ve çevresinde gezinen bir sürü parkur var. farklı uzunluklarda ve farklı zorluk derecelerinde. ama 1 günde kanyonun dibine inip tekrar yukarı çıkmayı kesinlikle tavsiye etmiyorlar. hatta her yere ‘sakın ha canlar, ölürsünüz valla’ diye uyarılar asmışlar. derinlik o kadar fazla ki basınç farkından gık diye gitmek mümkün. dolayısıyla aranızda oraları görmek isteyen varsa buraya yazmış olayım, grand canyon’un hakkını vermek istiyorsanız en az 3-4 gün kalacak şekilde organize olun. biz o kadar dağcı kişilikler değiliz. kenarındaki 10 km’lik parkuru yürümek ve 3-4 saat geçirmek son derece yeterli geldi.

elbette şahane manzaralar karşısında büyülendik. gözlem noktalarında kanyonun büyüklüğü bize çok şey düşündürdü. karşınızda öyle ulu, öyle yüce bir oluşum var ki… insan orada durup da ‘sevgilim beni aramadı’ veya ‘patronum bana gıcıklık yaptı’ filan gibi bir şeyler söyleyemez, düşünemez. ne kadar küçük, önemsiz ve ölümlü olduğunu düşünebilir ancak. güzelliğin ne kadar farklı ve şaşırtıcı şekillere büründüğünü düşünebilir. insan ömrünün ne kadar kırılgan ve geçici, yeryüzündeki bir çatlağın ne kadar güçlü ve kalıcı olduğunu düşünebilir. 4 saatte filozof olduk. hem de hiç zorlanmadan. gündelik ve alışıldık yer şekillerinden çıkmak insanda inanılmaz bir perspektif ayarı sağlıyor. dert ettiğiniz şeyler, endişeleriniz, korkularınız önemsizleşiyor. yaşadığınızı ve her şeyden güzeli de tüm dünyayla bir olduğunuzu hissediyorsunuz.

grand canyon’dan büyülenmiş, ilhamlanmış, yaşam sevgisi ve tevekkül dolmuş vaziyette ayrıldık. günün 2. durağı olan antelope canyon’a sürdük. burayı en güzel renkleriyle görmek için öğle saatlerinde gezmek gerekiyor, bunu da yazın bir kenara. amma velakin biz 2 civarı orda olmamıza rağmen 2’deki turun kayıtları dolmuştu, 4’e aktarıldık. kötü bir saat sayılmaz ama siz yine de erken gidip 12-14:00 aralığını yakalamaya çalışın. turu navajo yerlileri organize ediyor, zira bu bahsettiğim coğrafyalar navajo’ların geleneksel yaşam alanları. bildiğiniz kızılderili toprakları yani. vahşi batı. ve beni de hiiiiç ilgilendirmeyen kültürler! müzikleri bile içimi şişirir, nerde dandik dunduk yemekleri, el sanatları, gelenek ve görenekleri. ay sefalet resmen. bana hep kübalıları hatırlattılar. tembellik, mıymıylık, ağız tadı ve estetik yoksunluğu… doğal yaşıyoruz bahanesiyle ortamlara bir çivi çakmamışlar, her yer dökülüyor. neden bu ‘doğaya o kadar saygılıyım ki’ insanları bende hep klorağa yatırma isteği uyandıracak kadar pis oluyor hakkaten? accık da kendine saygın olsun be arkadaş. fukara da sayılmazlar yani. devlet casino’ların işletmeciliğini hep bunlara vermiş, eğitimde filan bi dolu pozitif ayrımcılık yapılıyor, kendi ata topraklarındaki ören yerlerinin paralı girişleri de yine bunların cebine gidiyor. (o antelope canyon’a giriş kişi başı 48 dolar’dı. her turda en az 40-50 kişi oluyor. türk’üz, hesap edin!) ama olmadı mı olmuyor işte sevgili okurlar. neyse, belki aranızda kızılderili kültürüne gönül vermiş olanlar vardır, onlar bu yorumlarıma bakmasın tabi. dreamcatcher cennetine düşmüş gibi hissedecekler.

antilop kanyonu

antilop kanyonu

bu kısa I don’t like kızılderililer aramızdan sonra dönelim antilop kanyonuna. hava akımları ve rüzgarlarla şekillenen kanyon, gerçekten insanın aklını alacak güzellikte. doğanın zarif parmakları, en usta sanatçılara bile taş çıkartıyor. renkler, ışık, kıvrımlar… hepsi şahane. tek sıkıntı yüksek sezon (temmuz-ağustos) olmamasına rağmen turist dolu olması. her yer insan. epey dar bir kanyon olduğundan bi süre sonra daralabilirsiniz. ama sezonun çok dışında gidince de en güzel renkleri kaçırma riski var. 1 saatliğine bu mıçımıça katlanmak gerekiyor yani.

bu 2 şahane yerden sonra uğradığımız horseshoe bend’i overrated bulduk. belki yine çok kalabalık olduğu içindir. ama çevresine dizilip saatlerce oturacak bir durum göremedik – ki genel eğilim bu yöndeydi. 5 dakka bakıp geri döndük. üstelik yolu da tam bir işkenceydi, yokuş yukarı yürü allah yürü. günü bu şekilde kapatıp ertesi gün ziyaret edeceğimiz monument valley’ye doğru yola çıktık. akşam geç saatte motelimize vardık. açık olan yegane benzinciden hot dog, cips ve içecekler alıp odamıza yollandık. çünkü: when in america, eat like an american!

4. gün: monument valley

sabah sedat ‘hemen kalkıp dışarı gelmelisin!’ diye uyandırdı. iyi ki de! gündoğumunun ışığı, sıcağı ve renkleri o kadar sıra dışı, turuncu ve parlaktı ki kendimi başka bir gezegende gibi hissettim. gün, yine görsel bir şölenle başlamıştı. hemen arabamıza atlayıp vadi ziyaretine yollandık.

adını ‘anıt vadisi’ şeklinde çevirebileceğimiz bu bölge aslen bir milli park. abd’deki genel eğilim bu türden über geniş doğal ve kültürel miras arazilerini milli park olarak kategorize etmek. park denince biz en fazla emirgan parkını filan düşündüğümüzden buraların genişliğine her seferinde şaşırmayı başarıyorum. monument valley, yine rüzgar ve zaman tarafından şekillenen kumtaşı ağırlıklı bir coğrafya. yani insan eliyle yapılmış bir anıt söz konusu değil. ama buradaki doğa şekilleri o kadar ilginç ki her birine isim verilmiş, söylenceler üretilmiş. elbette burası da kızılderili bölgesi. yani içinde ev yapıp yaşamaya izni olanlar sadece kızılderililer.

anıt vadisi

anıt vadisi

anıt vadisi

anıt vadisi

monument valley’nin bütün köşelerine girip çıktık, her bir anıtı inceledik. göz alabildiğine uzanan sonsuz bir düzlükte yerden fırt diye fırlayıvermiş gibi duran bu tuhaf anıtlar insanda gerçekten farklı bir gezegen çağrışımı yapıyor. monument valley’yi gezmenin ideal saati günbatımıymış. fakat gördüğünüz gibi biz tam tersini yapabildik, çünkü bir önceki gün horseshoe bend’e uğrayarak gereksiz vakit kaybettik. amacımız burayı bir önceki gün, günbatımında gezmekti. ama yine de çok çok etkilendik. gökyüzünün bulutsuz parlak mavisi, toprağın ve anıtların çarpıcı turuncusu, yerdeki çöl bitkilerinin canlı açık yeşili… bu 3 renk, gezdiğimiz 3 eyaletin ortak noktasıydı bence: arizona, utah, new mexico. günbatımının en büyük katkısı tüm bu renklere morun ve kırmızının da katılması oluyor.

5. gün: mesa verde milli parkı, durango, farmington

ertesi gün ilk durağımız mesa verde’ydi. buralardaki nerdeyse her milli parkın içinde kendince bir kanyon var ama biz en büyüğünü yolculuğun başında gördüğümüzden olsa gerek sonraki küçük kanyonlardan pek etkilenmedik. yani mesa verde’den de pek etkilenmedik. ilk çağlardan miras birkaç arkeolojik şehir kalıntısı vardı ama birtakım çalışmalar sebebiyle kapalıydı. mesa verde’den beklediğimiz verimi alamadan ayrıldık.

ama o akşam konaklayacağımız kasabaya giderken yol üstünde süper bir kasabaya denk geldik: durango. aslında düdük kadar bir yer olmasına rağmen, 1800’lerin ruhunu yaşatan otantik tren istasyonu ve eski tip buharlı treniyle tam bir demiryolu kasabasıydı. sedat bir tren aşığı olarak burada mest oldu. trenin sayısız fotolarını ve videosunu çekti. aslında bu trenle tur almak da mümkünmüş, fakat 8 saat sürdüğünü öğrenince hiç niyetlenmedik. bütün günü trende harcamak hadi neyse de muhabbete aç amerikalılarla 8 saat çançan etmek zorunda kalmak bizi net bitirirdi.

durango tren atraksiyonundan bağımsız olarak da çok şirin bir kasabaydı. geniş ana caddesi, yüksek tavanlı eski ve süslü binaları, sevimli minik dükkanları ve kasabayı çevreleyen yemyeşil dağlarıyla aklımıza kazındı. sadece 1-2 saat geçirmemize rağmen çok sevdik. dükkanlara girip çıktık. hatta av malzemeleri satan bir dükkana girdik, çıkamadık!

akşamüstü farmington’a vardık. bi numarası yoktu. zaten biz de arada bir durak diye seçmiştik. ama konakladığımız moteli 65 yaşlarında bir çift işletiyordu ve kör itin öldüğü farmington’da 2 türk görmek bu çifti şoke etti. bize bin ton soru sordular. ertesi sabah da çiftimiz ve 1-2 yakın dostlarıyla gönül sohbetleri yapmaktan yolumuza geç kaldık.

yazı iyice uzadı ama burada tanıştığım alaskalı amcadan bahsetmeden geçmek istemiyorum. çiftin kuzeniydi sanırım. adam yıllarca alaska’da yaşamış, devletin giderek kötüleşen politikaları yüzünden alaska’da ekonomik hayatın sıkıntıya düştüğünden yakınıyordu. yörenin temel geçim kaynağı olan balıkçılık ve berry’giller, sadece büyük birkaç şirketin tekelindeymiş. yani yerli halk sadece o şirketlere satış yapabiliyormuş. şirketler de belli oranda alım yapınca, halkın elinde dünyanın balığı ve berry’si kaldığı halde, satmaları yasak olduğundan hepsi ziyan oluyormuş. adam abd’nin eskiden gerçekten bir özgürlükler ülkesi olduğunu, ama son 10 yıldır filan bunun artık bir yalana dönüştüğünü söyledi. çok üzgün ve düşünceliydi. bize bir fotoğrafını gösterdi. bir geyik avlamış ve boynuzların arasına geçip gururla poz vermiş. I’m proud of providing for my family filan dedi amca. ama artık abd’nin gidişatından umudu yokmuş.

abd’nin küçük kasabalarında rastladığımız bu insanlarda inanılmaz bir naiflik gözlemliyorum. bizim genelde takım tutar gibi politikacı tutan insanımızdan farklı olarak, çok uzun süre gerçekten de dünyanın en güzel ve en güçlü ülkesinde yaşadıklarına tüm kalpleriyle inanmışlar. şu anda ise feci bir depresyon halindeler. bu konuyu epeyce uzatabilirim ama bi gezi yazısında kaç kişinin ilgisini çeker bilemiyorum. kısa keseyim.

6. gün: santa fe, albuquerque

sabah 10 civarı motelci aileden nihayet ayrılabilip santa fe yollarına düştük. otantik bir kasaba diye hevesle gitmiştik ama bize göre biraz fazla kızılderili çıktı. tek fark sante fe’deki kızıldericiliğin daha bir üst sınıf olması. gözlerinde benjamin’ler dans eden beyaz adam, kızılderili kültürünü beyaz ve paralı insanlara gidecek şekilde pazarlamış. şahsen bana altın tepside sunsalar da istemem, ama ortam vıgır vıgır hevesli insan kaynıyordu. alaçatı gibi bir yer. bir dreamcatcher 100 dolar. her yerde navajo müzikleri çalıyor, renkler, desenler, mimari hep navajo ve meksika, ama her şey süper pahalı, her dükkan sanat galerisi tadında. otantik navajo döküntülüğünden eser yok. turla gelen zengin teyzeleri yolma kasabası gibi bir yer.

santa fe’deki en güzel ve özel şey georgia o’keeffe müzesi. bu ressamı ilk duyduğum yıllardan beri gidip görmek istediğim ama muhtemelen yolumun asla düşmeyeceğini düşündüğüm bir yerdi burası. büyük ve önemli bir yer değil. yol üstü bir yer hiç değil. bu tatilde sedat’ın benim için ayarladığı en güzel sürpriz buydu sanırım. santa fe son derece standart ama müze muhteşem. o’keeffe hakkında ayrı bir yazı yazasım var, o nedenle burada detaya girmeyeceğim. küçük, kompakt ama son derece zengin bir koleksiyon sizi bekliyor demekle yetineyim.

müzeden sonra ise elbette kendimizi yollara vurduk. çünkü: walter white…

breaking bad

işte seyahatimizin en tematik öğleden sonrası. albuquerque’ye heyecan içinde vardık. ayıla bayıla izlediğimiz breaking bad’in muhtelif çekim lokasyonlarını gezerek bol bol foto çektik, can alıcı bölümleri yad ettik. dizide walter’ların evi olarak kullanılan evde halihazırda birileri yaşadığı için içeri giremiyorsunuz. ama dışardan bakmak bile heyecanlıydı. internet’te dizinin geçtiği her yerin açık adresi var, yani evi kolayca buluyorsunuz. zaten gelenlerden çok şikayetçi diye evin önüne kırmızı trafik konilerinden koymuş ev sahibi. böylece bilmeyen için bile evi dikkat çekecek hale getirmiş salak. ordan oto yıkamaya ve elbette los pollos hermanos’a uğradık. bu lokasyonların hiçbirinde tek turistler olmadığımızı belirtmekte fayda var. yanımız sıra foto çeken bi dolu amerikalı da vardı. belli ki başka eyaletlerden kalkıp gelmişler ve belli ki dizi hala çekim gücünü sürdürüyor!

breaking bad turu sonrası albuquerque’nin sempatik mahallelerinde gezindik. hava aşırı sıcaktı. bir japon restoranında yemek yedik ve biraları gömdük. sonra butik bir çikolatacı dükkanı bulduk, ilginç çikolatalar yedik ve soğuk kahveleri höpürdettik. tam dönüş yoluna çıkmışken bir de sanat malzemeleri dükkanına denk geldik. hemen kenara çektik, çok uygun fiyatlara birkaç kaliteli suluboya fırçası ve güzel kağıtlar aldım. velhasıl albuquerque’den nefis anılarla ayrıldık.

7. gün: las vegas, denver

las vegas deyince aklınıza gelen yeri biliyorum. ama bu las vegas o las vegas değil. kimsenin gitmediği, gidip de görmediği, görüp de bilmediği, sokaklarda yalnızlığın ve unutulmuşluğun gezdiği bir kasaba burası sevgili turizm dostları. öyle ki, kahve almaya girdiğimiz dükkanın sahibi tek bir soru sordu ”neredensiniz?” nüfus o kadar az ki arada kaynama şansı sıfır. çok köhne ve yine film setini andıran bir vahşi batı kasabası. ana caddesinde bir sürü antikacı vardı. tozlu camlardan içeri bakmakla yetindik. hepsinin kapısında ”cenazeye gittim gelicem” gibi bir yazı asılıydı. sanırım kasabanın mühim bir figürü ölmüş, herkes tükkanı kapatıp merhuma son görevini yapmaya gitmiş. böylece zaten insansız olan kasaba iyice insansız, esnafsız kalmış. her yer kiliseydi, dindi, jesus’tı. 2 saat daha kalsak biz de yehova şahitlerine bağlardık herhalde. ama tabi ki o kadar uzun kalıp yapacak bir şey yoktu. kasabanın açık olan tek eskicisinden bu tuhaf yerin anısı olarak 5 dolarlık eski bir porselen kupa aldık. ve arabamızı denver’a sürdük…

günlerdir içinde yuvarlandığımız çöl ortamlarından sonra denver tanıdık akdeniz iklimi ve medeniyet havasıyla bizi karşıladı – gerçi geceler yine gayet serindi, akdeniz dediysem antalya düşünmeyin. alçak yapıları, viktoryen mimarisi, temiz, yeşil ve düzenli sokaklarıyla epey sevimli ve güvenli bir şehir. merkez bar, kafe ve restoran dolu. bütçeyi sarsmayan, canı sıkmayan, dozunda eğlence ve sosyallik vaat eden tam bir öğrenci şehri izlenimi yarattı bende. tabi ki sadece eğitim değil, iş olanakları açısından da eminim gayet büyük ve verimli bir şehirdir. ama istanbul ve new york tipi keşmekeşi bol şehirlerden sonra denver elbette fasülye.

bu şehre dair en ilginç şey, kaldığımız oteldi. castle marne b&b 1889’dan yadigar bir binada hizmet veren şirin bir aile müessesesi. yalnız, herkesin kendi köşesinde takıldığı otel tipi sabah kahvaltılarının aksine burada size akşamdan kaçta kahvaltıya ineceğinizi soruyor ve 2 alternatif saat öneriyorlar. sabah kahvaltıya indiğiniz saatte sizinle aynı saatte kahvaltı yapmayı seçen diğer misafirlerle büyük bir masaya oturuyor ve sohbet eşliğinde kahvaltınızı ediyorsunuz. ortam, renkler, mobilyalar zaten son derece downton abbey’ken bir de ortama gümüş çay takımlarıyla servis yapan zenci hizmetçi filan eklenince zaman kavramı hepten gidiyor.

ay anlatmazsam çatlarım, bizim kahvaltı masasında bir adet kalbisevgiiçinçarpan teyze vardı ve bütün sohbeti domine etmekte bir sakınca görmedi. sorunlu çocuk ve gençlerle sanat çalışmaları yapan hayır kurumu gibi bir şey işletiyormuş. empati edebiyatıyla kıydı içimizi. buğulu ses tonuyla dramatik etki yaratmaya çalışmalar, hepimiz crack whore’ların çocukları değil miyiz demeler, talihsiz gençlerin çok özel yetenekleri olduğuna çılgınca inanmalar… bir başka teyze ise masamıza texas’tan katılıyordu ve ”en özel çocuklar benim çocuklarım” adlı inanmışlığıyla sevgi pıtırcığı teyzenin laf aralarına girip çıktı, kendine övgüler biçti. kocasının yeni bir iş fikriyle ilgili olarak denver’a gelmişler. aslında ben en çok bu adamla konuşmak, fikrin nedir amca diye sorup amerikan girişimciliğiyle bire bir tanışmak istiyordum. lakin masadaki sevgi ve övgü ve evlat koması buna olanak vermedi. lanet olsun dostum, karı dırdırı her yerde aynı!

(ah nasıl unuttum, yazıyı post ettikten sonra aklıma geldi: instagram’da görüp görüp ısırmak istediğim meşhur köpek reese ile tanıştım ben denver’da! aslında sahipleri denver’da yaşamıyor ama bir köpek etkinliği için tam da bizim orada olduğumuz 2 gün onlar da denver’da olacaklarını duyurmuşlardı. bu fırsata uçarak atladım ve sedat’ı denver köpek parkına sürükledim. sonrası gözlerimden kalpler ve balonlar fışkırtarak bıdık reese’e koşmam, bu minik canlıyı kucaklayıp mıncıklamam şeklinde vuku buldu. benim için birlikte foto çektirmeye değecek yegane celebrity reese’miş a dostlar. yirim onuğğğ.)

8. gün: rocky mountains, boulder

son günümüzü abd’nin en mutlu kasabası şeklinde ün yapmış olan boulder’da geçirdik. burası denver’a yarım saat mesafede ama biz yolu epeyce uzatıp dağlardan doğru geniş aldık. yani 6-7 saatte anca vardık. araba ile meşhur rocky mountains’ın içinde geçen ana yolu izledik, arada sırada ise gözümüze kestirdiğimiz tali yollara girip çıkarak uzun süre dağ havası aldık. dağ gezimizi, doğanın sonbahar renkleri içinde kaybolduğumuz güzel bir yürüyüşle noktaladık. arapaho ulusal parkının içinden geçerek boulder merkeze vardık. günlerden cumartesi’ydi ve ortalık anababa günüydü. burası küçük bir yer ama içinde yok yok. üniversite, coffee shop’lar, artsy butikler, yoga salonları, organikçi dükkanlar, gurme restoranlar… tam bir alternatif abd kasabası. bence portland ve austin ayarında bir yer. dünyanın gidişatından razı olmayayım ama küçük ve düzenli bir hayatım olsun ama hiçbir şeyden de geri kalmayayım isteyenler burada mutlu olabilirler. beni tabi ki 3 saat sonra çoktan basmıştı. yorgun, oksijen çarpmış ama mutlu bir şekilde denver’a geri döndük. ertesi sabah da uçağımıza atlayıp yurda döndük zaten.

rocky dağları

rocky dağları

bu gezinin benim açımdan en güzel tarafı sıra dışı yerşekilleri, renkler ve iklimler görmekti. vahşi batı ortamları, çöl havası ve uçsuz bucaksız manzaralar gerçekten ilham vericiydi. çölü sevdiğime iran’da zaten karar vermiştim. bu geziden sonra birkaç çöl daha görmek için iyice heveslendim.

abd ile ilgili bir sonraki gezi planımızda ise texas’ın sağ tarafındaki eyaletler var. new orleans, memphis, nashville ve atlanta ortamlarında jazz musikisi ve zenci dostluğu turu. tabi dolar bu şekilde yükselmeye devam ederse didim’de yazlık muhabbeti yapıp çekirdek çitlemek de son derece mümkün!

macera dolu amerika: 8 gün, 4 eyalet, 3500 km” için 7 yorum

  1. Oyyyyy!
    Postlarini mailden okuyorum. Grand Canyon gorunce acaba Antelope Canyon’a da gitti mi diye heyecanla bekledim. Mailden kitap okur gibi okuyorum. Surprizlerle dolu oluyor.
    Ben de bir durtsem mi mudahaleci kisiligimle diyordum.
    Kizilderililer’e karsi hislerini bilmiyordum. Ben hep yakinlik hissettim kendilerine. Aus’da aborjinlerin hayatini gorunce travma yasamistim ama Kizilderili goremedim henuz.
    Ben unv’de Amerikan Kultur ve Edb okudum. Yazin kismen bilindik geldi ve cok hosuma gitti.

    Turkiye’de gitmeni siddetle, israrla tavsiye edecegim iki yer var bu yazi uzerine; Usak’taki kanyon ve Kula’daki Jeopark. Jeoparka mutlaka bir jeologla git ya da turlarina katil ama turcu degilsin biliyorum. Ustelik en az 12 kisi falan istiyor. Elimde Manisa Soma’da yasayan bir jeolog var :))) Aklinda olsun!
    Off ben de sokaklara cikayim yahu. Disariyi ozledigimi fark ettim.

    1. canım J, kızılderililere zaten merakım yoktu ama gidip görünce/konuşunca iyice itildim. anlıyorum eskiden çok feci muameleler görmüşler, ezilmişler, kovulmuşlar vs. ama aradan bunca yıl geçmiş, hala sırtını bu bahanelere dayamak bana biraz kolaycılık, biraz da duygusal azgelişmişlik gibi geliyor. ezilen o anda ezilmekteyse empati kurabiliyorum, 100 sene önce dedemi ezdiler diye ağlayana ne diyeyim artık…

      tr notlarımı aldım kuşum, çok sağolasın =)) sayende keşfedilecekler listem bitmiyor! yolumu düşürüp tüm pişkinliğimle jeolog arkadaşının nümerosunu isteyeceğim. hatta sen de gelsen keşke.

  2. Bayılarak, imrenerek okudum. Bir gün oralara yolumu düşürmek isteğim daha da arttı. Ayrıca hergün yeni yazı var mı diye bloğa girmekten de bitap düşmüştüm:) sevgiler;
    yelda

    1. dilerim senin de yolun düşer yelda =) bir süredir tembellik ediyorum, ama söz kasım daha yazılı geçecek.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir