küba vol VI: varadero ve kurtuluş günü

Kategoriler gezi-gözlem

işin ironik tarafı şudur ki, biz bu küba seyahatine çıkmadan önce eşin dostun tedarik ettiği küba guide‘larında varadero bölümlerini hep okumadan geçtiydik. burası küba’nın belek’i gibi bir yer. bölge sınırından para ödeyerek geçilen ve işi olmayan kübalıların adım atamadığı, 5 yıldızlı oteller cenneti. “ne gidicez yiee” diyerek burun kıvırdığımız varadero’ya allah allah nidalarıyla koşacağımız aklımızın ucundan geçmemişti. ama sonuç bu oldu. cienfuegos sonrası kia’mızı pür neşe kuzeye, varadero’ya sürdük. küba’nın otoyol gerçeğinden bahsetmiştim. ne hikmetse varadero yolu izmir-çeşme otobanı gibiydi. uçak inse iner, o derece kusursuz bir asfalt. fidel’in notunu 5 puan da burdan kırdık. kübalı’ya delik deşik, turistlere kaymak gibi yollar. en bi kapitalistinden çifte standart.

otellerde hem boş oda hem de kredi kartımızdan para çekmeyi becerebilen bir pos makinesi bulmak için 1 saat kadar varadero turu attık. nihayet iberostar otelde 175 cuc vermek suretiyle -lüks değil- dünya standartlarında bir odamız oldu. bileğimize yeşil bandı geçirdik ve hemen yemeğe koştuk. geceliğine nerdeyse 170 euro bayıldığımız beş yıldızlı bir otelde küba’nın damak zevksizliğinden kurtulacağımızı umuyorduk zira. hahaha! ben anladım arkadaş, neden kağıttan mağıttan kayık yapıp miami’ye kaçmak isteyen kübalılar var anladım. sırf mc donald’s için bile değer. nitekim otelin 5 şeritli açık büfesinde yine birbirinden berbat yemekler arz-ı endam ediyordu. sedat kendi makarnanı kendin yaptır köşesine koştu, ben de haşlanmış brokolide, paketlenmiş tereyağında, ekmeğe benzeyen ekmekte teselli buldum. buna da şükür dedik. bir tatlı büfesi var, görünüşte 20 çeşit kek-pasta-börek. ama tadına bakınca sanki hepsinin son tüketim tarihi geçmiş gibi. bi bayatlık, bi yavanlık, bi olmamışlık. şef garanti kübalıydı. yemekten sonra beleş pina colada‘larımızla odamıza çekildik. neyse ki bunu becermişler.

ertesi sabah tesisin böbrek biçimli muhtelif havuzları ve okyanusa nazır plajı arasında seçim yapıp tabi ki plaja koştuk. açık turkuaz deniz ve beyaz kumlar ilk başta insana süper egzotik geliyor. ama adam boyu dalgalarla cebelleşmeye benim lugatımda yüzmek denmiyor maalesef. dalgalarda çalkalanıp saç-baş birbirine girmiş, bikininin götü başı karışmış vaziyette çıktım, okyanustan hevesimi aldım. sedat ucu bucağı görünmeyen sahil boyunca şöyle bir yürümeyi önerdi. aslında tam olarak şunları söyledi: “ben average türk insanıyım. kumsalda yürümeyi severim, açık büfe gördüm mü dalarım, temiz nevresim hoşuma gider.” böylece average türk beyimle kıyı boyunca 40 dakka kadar yürüdük. istanbul’da evden çıkmadan önce çantanın ön gözüne attığım bepanten merheme duacı olacak noktaya gelmemiz için bu kısa yürüyüş yetti de arttı bile. plajın en beyaz 2 bireyi olarak acilen haşlanmışız. o sırada farkında değildik tabi.

yürüyüş sonrası şemsiye altı şezlong tembelliği yaptık. ben kendimi paris’te havaalanından aldığım satanic sudoku’ya verdim. seviyeye dikkat etmeden almışım. her bulmacaya 5-6 rakam koymuşlar, nezaketen. çözebilen beri gelsin. kapağa da eşşek kadar satanic yazmışlar ama görmemişim işte. allahtan arka tarafta çözümler vardı. sedat bana orta karedeki rakamları söylüyor, onlarla birlikte, yarım saatte bile olsa, bulmaca çözülebilir oluyor. kopyacıyım evet. küba’da delirmediysem bu sudoku sayesindeydi. satanik matanik, duacısıyım valla.

sonraki 2 günümüz bu şekilde geçti. biraz plaj, biraz pina colada, bolca sudoku, yanıklara bepanten, rehavet ve tembellik, odadaki televizyondan birkaç film… 2 gün içinde kötü yemekler arasından nispeten yenilebilir olanları seçmeyi öğrendik. yine de bacak kadar çocukken nahoş ikramlar sebebiyle günü terketmiş insanım, küba’yı terkedemeyince bi fena oldum. kapan gibi bir yer. sanki bütün yemekleri 80 yaşındaki deli teyzeler pişirmiş. hani tuz yerine şeker koyarlar da farketmezler, dolaptaki bütün baharatlar bozulmuş, tencereler paslanmıştır… öyle. insan eli değmemiş olsun deyip meyve-sebzeye yönelseniz, onlarda da iş yok. oysa havana duvarlarından bize seslenen bir devrim büyüğü “tarım fırsatlar bilimidir” diyordu. 12 ay güneş gören bir ülkede domatesler nasıl açık kırmızı ve tatsız olur? küba’da oluyor. bu tip konular nerdeyse tatilimizin temel sohbet meseleleri oldu. hulki cevizoğlu’na bağladık sedat’la.

uçağımızın kalkacağı gün küba’da bizden mutlusu yoktu herhalde. kia’mızı havana’ya sürdük. 1-2 saat içinde arabayı kiraladığımız otele vardık. ödemenin kalan kısmını yapmak üzere sedat içeri koştu ama pos makineleri yine kapı-duvar çıktı. elimizde bulunan 3 kartla birden saldırdıysak da sonuç alamadık. paramızla rezil olmaya razıyız yani, ama paraya ulaşamıyoruz! son çare olarak kalan euro‘cuklarımızı bozdurduk. 20 cuc kadar eksik kaldı yanılmıyorsam, ama sedat hakkınızı helal edin filan diyerek bir şekilde adamlardan sıyrılmayı başarmış. ben lobide oturmuş sedat’ı beklerken, tv’de 4 gün önce izlediğimiz real madrid-barcelona maçı gösteriliyordu.

küba öyle bir cendere ki, ‘kapitalizmden kaçış var ama sosyalizmden kaçış yok’ duygusu uyandırdı bende. sonuçta kübalı olmayan ve kapitalizmin içinde yaşayan bizlerin yine de minimalist bir hayatı seçme hakkımız var. emeğimizi istediğimiz gibi değerlendirme hakkımız var. az eşyayla, az alışverişle, az tüketimle yaşama hakkımız var. sözün özü, bizim seçimlerimiz var. küba’nın pek yok. küba’dan paris’e geçtik. 3-4 gün de orada kaldık. nerdeyse her evin önünden metro, otobüs veya tramvay kalkıyor. temel besin maddeleri çok uygun fiyatlara satılıyor. gelir düzeyi ne olursa olsun herkes en lezzetlisinden et, süt, yumurta, peynir bulabiliyor, yiyebiliyor. sağlık ve eğitim derseniz, orda da bedava. ücret/hizmet parametreleri de gerçek anlamda tatmin edici. sizi bilmem ama bana fransa çok daha sosyalist göründü – ki günahım kadar sevmem o uyuzları.

küba insanında çok belirgin 2 tandans tespit ettik: 50-60 yaş üstü sempatik, iyi niyetli ve insancıl. parayı pek önemsemiyor. dayanışma ruhuyla yapıyor ne yapıyorsa. gençlerin gözlerinde ise dolarlar yanıp sönüyor. arabayla bir köy yolundan geçerken bir grup genç, önlerinde duran sokak köpeğini önümüze salıverdiğinde sedat acı bir fren koydu da köpeği ezmeden durabildik. ezsek ne olacaktı? muhtemelen köpeğimizi ezdiniz deyip bizden para isteyeceklerdi. duvarda insanlık dersleri gırla giderken, sokakta böyle bir kötülüğe şahit olmak moral bozucu oluyor. zaten asıl mesele de bu ikiyüzlülük galiba. yoksa bir süreliğine bitli yorganlara, kendi tuvalet kağıdımızla gezmeye ve cipsle beslenmeye tek başına itirazımız olmazdı. bu kadar kazıkçı, bu kadar çifte standartlı olmasalardı…

özetle bizim için küba, güzel binalara eşlik eden pislik ve döküntülük anlamında, tarlabaşı’na balayına gitmek gibi oldu. hatta eminim tarlabaşı birçok bakımdan küba’ya bin basar. comandante che guevara romantizmiyle dolup taşmıyor, puro aşkıyla tutuşmuyor, romsuz günüm geçmez demiyor, temizliği önemsiyor ve güzel yemek yemeğe değer veriyorsanız küba’ya gitmeyin. paranızla rezil olmayın, aç kalmayın, bağırsaklarınızı bozmayın. bizim bey paris’teki ilk 24 saatini hatırlamıyor valla. küba’da ne kadar parazit, mikrop, virüs varsa toplamış. medeni bir tuvalet görünce dalgalandı. durulması vakit aldı.

küba vol VI: varadero ve kurtuluş günü” için 2 yorum

  1. acaba bu ayki travel+leisure'da bu geziyle ilgili bir yazı görmüş olabilir miyiz:)? açıkçası küba'yı çok merak etmekle birlikte hep bir geri durma halim de vardı..bu yazı serisiyle aklımda soru işaretleri oluşmadı değil..

  2. T+L'deki yazıyı ben yazdım! aslında daha yola çıkmadan önce dergiye uzun bir yazı sözü vermiştim. ama dönüşte farkettim ki seyahat dergisine bir yeri tavsiye etmemek için yazı vermek olmayacaktı. yine de yorum yazın, okurlardan gelenler köşesine koyarız dediler. o yazı da o şekilde ortaya çıktı. ama yayınlandığından haberim yoktu. sayenizde ben de öğrenmiş oldum.

    bu tavsiye işleri çok riskli. biz de çok yakın bazı tanıdıklarımızın tavsiyesiyle gittik küba'ya. ama apayrı bir deneyim yaşadık. bence insan bir yere gitmeyi gerçekten istiyorsa kimseye aldırmamalı ve gitmeli. orada sizin yaşayacağınız şeyler çok başka olabilir 🙂 küba'yı ben zaten en baştan pek istememiştim, hayalimde bali vardı. son dakkada fikir değiştirdik. sonuç ortada!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir