küba vol V: cIenfuegos

Kategoriler gezi-gözlem

cienfuegos, trinidad’dan 1,5 saat uzaklıkta sakin bir kıyı kasabası. içinde bir tur atıp bir de harita aldıktan sonra otel bulmak için kia’mızı kıyılara sürdük. bünyemiz bir casa‘yı daha kaldıramayacaktı zira. club amigo‘yu bu şekilde bulduk işte. taponun da taponu, 70’li yıllarda takılıp kalmış gibi duran, 3 yıldızlı bir tatil köyü. resepsiyonda herşeydahil 70 cuc‘a bileğimizi yeşil bir bileklikle fişlediler ve mutlu mesut odamıza yollandık.

başlangıçta her şey çok hoştu. temiz, beyaz çarşaflar, deniz manzaralı oda, sakin bir ortam… çantalarımızı bırakıp ilk iş yemeğe koştuk. açık büfe bittabi ki üzdü, ama kendi makarnanı kendin yaptır köşesi sağolsun, 5 gün sonra ilk kez tiksinmeden bir kap sıcak yemek yedik. sonra odamızdaki televizyondan canlı canlı real madrid-barcelona maçını seyrettik. medeniyetten bir kuple. acayip iyi geldi. öğle sıcağı devrilince de denize koştuk. odadan ve plajdan gayet hoş görünen sütliman bir deniz vardı. ama içine girince farkettik ki fazla durgunluktan yosun bağlamış, tatsız bir denizmiş. sedat yine yüzmeye devam ederdi belki ama “ya köpekbalığı varsa?” diyerek paranoyayı inceden verdim. hemen arkamdan koşa koşa o da çıktı sudan, ehehe! büyük ağaçların altındaki şezlonglarımıza serildik. ben tatilin bundan sonraki kısmındaki her fotoğrafıma eşlik edecek olan sudoku kitapçığıma gömüldüm. sedat fotoğraf çekti. kısa bir süre sonra yağmur başladı zaten. bir süre romantizm yapalım dediysek de, yağmur şiddetlenince el mahkum  odamıza döndük. akşam yemeğini müteakiben datlı bir uykunun kollarında yüzmekteydik ki, davut güloğlu’nun “ne oldi sağa, ne oldi böyle” nam muhteşem şarkısına da melodik baz oluşturan ve herhalde yıllardır duymadığım eski bir popüler hint şarkısının bütün tatil köyünü inleten dıptıslı nağmeleriyle sıçrayarak uyandık. club amigo’nun animasyon gerçeğiyle böyle tanıştık. jamaika’dan bile duyulabilecek desibelde, korkunç bayat pop şarkıları ve balgamlı ispanyolcasıyla ortalığı inleten animatör çilesi 2 saat kadar devam etti. sonra baygın şekilde yeniden uyuyakalmışız…

sabah tatsız kalktım. ilk aksiyonum ölüm orucu oldu. kahvaltıda kötü ekmeği ve tereyağını da kesip sadece ananas-papaya-muz yedim. etraftaki meksikalı ve kanadalı turistlere I hate you bakışlarımla şer saçtım. (bu oteldeki turist profili, 15 çocuk, kayınlar, kuzenler ve komşularla klan şeklinde tatile gelen ve ille de bağırarak iletişim kuran meksika esnafıyla, totomuz güneş yüzü görsün gibi gayet anlaşılır bir dilekle de olsa, dünyanın yarısı yazı yaşarken gele gele anca club amigo’ya gelen çapsız kanadalılardı.) kahvaltıdan sonra plajdaki şezlonglarımıza uzanıp 2 kadeh pina colada eşliğinde durum değerlendirmesi yaptık. bu böyle olmayacaktı. bu iki bahtsız club amigo’da bir gece daha kalmayacaktı. kendimizi yine yollara vurmaya karar verdik. ama önce yeniden insan olma ihtiyacıyla cienfuegos botanik bahçesini gezecek, doğa terapisinden geçecektik. bir neşeyle odamıza koşup çantalarımızı topladık, acilen check-out eyleyip arabamıza atladık.

arabaya binince resmen iştahım açıldı, zeytinlerime yumuldum, pringles‘lardan götürdüm. insanlardan uzaklaşıp dağ bayır görünce sedat’la keyfimiz tavan yaptı. ver elini botanik bahçesi…

cienfuegos’un devasa bir botanik bahçesi var. tamamını gezmek bir tam gün sürüyormuş. havanın aşırı sıcak ve boğucu olması sebebiyle biz 2 saatte gezebildiğimiz kadarıyla yetindik. zaten botanik bahçesi dedimse öyle organize bir yer beklemeyin. botanik bahçesi olarak seçilmiş geniş bir ormanlık alan düşünün. arabayla belli bir noktasına kadar gidebildik. park edip bilgi almak üzere danışmaya gittik. danışma bize tohum tanıtıp tohum satmaya çalışmak dışında bilgi vermedi. “şurdan şööle düz gidin” diye ormanın derinliklerine giden bir patikayı işaret etti. patikaya baktık. sedat “…sonra biz cesedinizi toplarız” diyerek adamın cümlesini tamamladı. hadi bakalım dedik, ormana daldık. birkaç dakika sonra yolumuza ak sakallı bir amca çıktı. yolun bundan sonrasında bize rehberlik etti. bahçenin en ünlü ağaçlarını, hangi ağacın kaç yıldır orada bulunduğunu, hangi ağaçlardan ne şekilde yararlanıldığını sakin sakin ve pırıl pırıl gülümseyen bir yüzle açıkladı. tabi yine ispanyolca. biz de ingilizce-fransızca-italyanca karışımı cümlelerle hayranlıklarımızı dile getirdik. bu amca küba’da tanıdığımız en şeker ikinci amcaydı – birincisini trinidad dağlarında tanımıştık hatırlarsanız. o bahçede geçirdiğimiz 2 saat rüya gibi geçti. sessizliğin içinde sadece doğanın sesleri ve kokuları, önümüz sıra yürüyen ak saçlı orman bilgesi, ayaklarımızı altında hışırdayan yapraklar ve otlar, birbirinden ilginç ağaçlar…

cienfuegos defterini mutlu mesut kapatıp yine arabamıza atladık. ikinci durağımız sedat’ın “hanım buraya bayılacak” listesinde açık ara göz dolduran ciego montero spa’sıydı. kia’mızı yollara vurduk, yine birbirinden harap köylerden geçtik ve ıssız bir bölgedeki spa’ya ulaştık. kapısına gelir gelmez içerde pek bi aksiyon olmadığını farkettik aslında. spa tesisi, spa’dan ziyade kaplıca, buram buram “buraya 1967’den beri kimse gelmedi” duygusu veriyordu. tek eksiği hafiften bir kapı gıcırtısıydı hatta. ama oraya kadar gelmişken arabadan inip yakından bakalım dedik. o noktada yanımıza bir amca yanaştı, spa’da tadilat var ama ben sizi şöyle bir gezdireyim dedi. önümüze düştü. herhalde bugüne kadar gezdiğimiz hiçbir yerde götümüz bu derece atmamıştır. şahan gökbakar’ın -galiba- abisinin gen diye bir filmi vardı, izleyenler bilir. ordaki akıl hastanesini al, tek katlı spa tesisine modifiye et. mekan aynen öyle. o anda hizmet vermiyor da olsa, yıllar yılı ortalığa sinen rutubet de cabası… adam önde biz arkada, spa’yı gezdik ama hakkaten gezmesek de olurdu. kapıdan çıkıp arabayı gördüğümüz an hayatımızın en mutlu anı olabilir!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir