küba vol IV: dağlar dağlar / trInIdad

Kategoriler gezi-gözlem

vinales’ten miras kalan hoş duygular ve trinidad’a yüklediğimiz yoğun anlamlarla yola koyulduk. hedefimiz gece çökmeden trinidad’a varmaktı. şimdi bu ülkede şöyle bir durum var: enlem-boylam gereği sık sık kasırgalar oluyormuş. o kasırgalar birçok çatıyla birlikte yoldaki her türlü tabelayı da söküp atıyormuş. devlet/belediye yenisini dikene kadar da aylar yıllar geçiyormuş. bu nedenle küba’da yol bulmak kabus gibi bir şey. gündüz ne kadar kanırsak da bir şekilde yolumuzu bulduk ama karanlıkta bulacağımız şüpheliydi. külliyen tövbe ettiğimiz otostopçuları da etkisiz hale getirecek şekilde, yine en sol şeritten koşturduk. küba’nın batısından ortasına geçmek için havana’dan geçmek şart. daha doğrusu otoban görünümlü berbat yol öyle buyuruyor. ille de havana’ya uğranacak. pinar del rio’dan havana’ya 2 saatte vardık. ve sonra tam 2 saat boyunca havana’dan çıkmak için uğraştık! ortalıkta hiçbir otoyol tabelası yok. sormadığımız insan, dönmediğimiz göbek, geçmediğimiz cadde kalmadı. ispanyolca konuşmadığımız pek bariz olduğu halde, herkes bağıra çağıra ispanyolca açıklamalar yaptı. benim ispanyolca algım sadece yazılı düzeyde. sözel düzeyde hepsi balgam söker gibi bir aksanla konuştukları için tek istediğim şey susmaları oluyor. hiçbir şey de anlamıyorum. hasbinallah diye diye havana’nın içinde döndük durduk. en sonunda birkaç tır şoförüne denk geldik. yolların yolcuların dostu şoför amcalarımızın, günümüze bir güneş misali doğan etkili el-kol hareketleriyle otoyola çıkmayı en sonunda başardık.

otoyoldan santa clara’ya varan sapağa kadar sorunsuz ilerledik. bu arada hava ufaktan kararmaya başladı tabi. normal normal yollardan giderken matagua’dan sonra bir anda kendimizi dağlarda bulduk! zaten delik deşik olan asfalt iyice kötüleşti ve sonunda toprak yola bağladı. otoyolunda bile elektrik direği olmayan bir ülkenin dağlarında, sadece arabamızın ışığına muhtaç şekilde ilerlediğimizi de belirtmek gerek. sisler içinde, berbat bir dağ yolunda sürekli tırmanıyoruz! haritaların kalitesi + yolların kalitesi + sedat’ın haklı anksiyetesi birleşince, 2 saatten fazla süren bu dağ yolculuğumuzda sedat’ın kafasını dağıtmak için açmadığım sohbet kalmadı. en sevdiğin zeytinyağlılar, senin için ideal bir kahvaltıda neler olmalı, tek bir restoran seçmen gerekse gibi gibi tamamen boğaz merkezli, iştah açıcı sorularımla beyimin beynini yidim! yidim ki adam delirmesin. bütün bunları konuşurken de sefil sefil pringles kemirmekten geri durmadık. tatilimizin en lüks besin maddesi. o sırada sedat yine içten içe büyük paranoyalarda gezmekteymiş, ya bu yol hiçbir yere çıkmıyorsa, ya bu ıssız dağlarda kalırsak diye. bense ‘insan olmayan yerde problem olmaz’ felsefesiyle “ne olcek yie, en kötü kenara çeker uyuruz” tadındaydım. insanın asabı hiçbir işaret olmayan kapkaranlık bir yolda, doğru mu yanlış mı gittiğini bilmemekten ve inatla hiçbir yere varamamaktan bozuluyor. nihayet bir köy kulübesinin ışığını gördük ve içerdekilere “trinidad?” diye sorup artık kas yapan sağ kolumuzu omzumuza bağlandığı yerden abartılı hareketlerle ileriye doğru salladık. (bkz. beden dili). içerde dünyanın en tonton dedesi ve torunu oturuyordu. daha doğrusu hepsi kapının ağzında durmuşlar. malum, sıcak memleket, herkes ya kapı ağzında ya kapı önünde. torun az buçuk ingilizce de konuşuyordu. özetle umudumuzu kaybetmememizi ve bu yolun gerçekten trinidad’a çıkacağını söylediler. bi mutlu olup cesaretle yola devam ettik. ve nihayet, gerçekten de trinidad’a vardık.

varmaz olaydık. dünyanın en dandirik şehri olabilir burası. tabi bununla ilgili son kararımızı ertesi gün verecektik. yol manyağı olmuş kafalarla acilen casa‘mızı aradık, bulduk. herhalde küba’da kaldığımız en feci ev burasıydı. eldo’nunkiyle kapışır. ev sahibemiz çok tatlı, aşırı derecede miyop gözlüklerinin ardından bakan kocaman yeşil gözleri ve kocaman ağzıyla adeta bir çizgi film karakterini andıran çok sevimli bir teyzeydi. ama oda, ah oda… şimdi, görünüşte her şey normal. yani işte yatak, etajer, banyo-tuvalet. ama öyle bir depresifliği var ki, anlatmak çok zor. temiz havluların kirliliği sedat tarafından test edilip onaylandı. duştan sonra, yanımızda götürdüğümüz kendi havlularımızla kurulandık. yatak sert, yastıklar yassımış, nevresim takımı 1940’lardan yadigar… ha biz yine yattık, yine deliksiz uyuduk. (bkz. depresyon belirtileri) sabah 6-7 gibi de uyandık.

bu uyku konusuna girmeyi unuttum: havana’yı gündüz gördükten sonra gecesinde fazla bir şey bulamayacağımızı farkedip jetlag‘imizi hiç bozmadık. tatil boyunca her akşam en geç 9-10 gibi yatıp sabah 5-6, en geç 7’de uyandık. zaten havana’dan sonra kaldığımız kasabalar daha da küçük yerler olduğundan akşam 9’dan sonra açık kafe-bar bile yoktu. bu yüzden akşam trinidad’da aç kaldık hatta.

ertesi sabah ev sahibemiz bize trinidad standartlarının son imkanlarını seferber ederek bir kahvaltı hazırlamıştı. bu vesileyle küba’da ev sofrası konusuna girmemizin tam vaktidir. 80’li yılların başında, herhangi bir yaşlının evini gözünüzün önüne getirin. yaşınız elveriyorsa 70’li, 60’lı yıllar da olur. ortalık aynen o dönemlere uygun süslemeler ve biblolarla dolu. mutfak ürünleri ise kötü kalın plastik termoslardan, çatlak, lekeli melamin tabaklardan ve ağza metal tadı veren, ucuzun da ucuzu çatal-bıçak takımlarından oluşuyor. bu teyzenin bize evindeki her şeyin en iyisini sunduğunu biliyorum. bizi en iyi şekilde ağırlamak için kendini paralıyor. ama yine de ağlamak istiyorum. sadece ağlamak istiyorum. zaten yediklerimiz hiçbir şeye benzemiyor (allah katı yumurtadan razı olsun), ortalık iyice içimi karartıyor.

bir şekilde o kahvaltıyı ediyoruz. bir şekilde o masadan kalkıyoruz. paramızı ödüyoruz, yanımızda götürdüğümüz sabunlardan ve tükenmez kalemlerden hediye ediyoruz teyzeye. gözleri doluyor, sımsıkı sarılıyor bana. bu insanlar için şiddetle üzülmek istiyorum ama ona da tam olarak gönlüm elvermiyor. ben mi zorladım sizi bu devrime? her duvarda dünyaya kafa tutan laflar var, hiçbirine inanamadığımla kalıyorum.

trinidad’ın içinden arabayla hızlıca geçmekle yetindik. unesco nesini koruma altına almış anlam veremedik. belki 100 yıldır bir çivi bile çakılmadığı içindir. binaların da bi albenisi yoktu. hepsi bir veya iki katlı, dışı pastel renklere boyalı, aynı model, bitişik nizam evler. yazlık site gibi bir kasaba ama yazlık yerin ağaçlığı, yeşilliği da yok. bahçeler hep binaların arka tarafında kalmış. arnavut kaldırımı sokaklarda sadece evlerin ön cepheleri görünüyor. havana’daki gösterişin onda birini trinidad’da bulamadık. gerçi arıyor da değildik ya… sokaklar tıklım tıklım insan, bir meydan, bir kilise. kilise harap vaziyette. sefalet unesco güvencesinde. unesco’yla dalga geçen küçük bir video çektikten sonra trinidad’dan kaçarak uzaklaştık.

küba vol IV: dağlar dağlar / trInIdad” için 3 yorum

  1. Tebrik ederim ve mutluluklar dilerim:) Kuba maceranizi keyifle okudum, gercekten oldukca macerali olmus, hele yiyecek meselesi cok ilginc…

  2. Egecim gerçekten her ayrıntıyı yasadım. Hatta açlık hissi migrenimi başlatmaya yetti de arttı bile. Özellikle aç yattığınız o gece. Patlıcan esanslı muzu da yemiş kadar mesudum 🙂 neyse ki tek parça halinde döndünüz. En kısa zamanda görüşelim.

  3. bebişim, empatiğim, ben de sizi sorup duruyorum bizim beye ama sanırım hata ediyorum. biz organizasyonu kendi aramızda yapalım, beyler icabet etsin!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir