küba vol III: pInar del rIo / vInales

Kategoriler gezi-gözlem

küba’nın en batısında yer alan pinar del rio bölgesinin vinales kasabasına, havana’dan 3-4 saatlik bir yolculukla ulaştık. bir önceki yazıda da dediğim gibi küba’da verilmeyen kamu hizmetlerini vermeye hiç de gönüllü değildik. dolayısıyla otostop yapan kimseyi takmayıp en bi kötü turistler olarak düz gittik. ama vinales yolunda, üniformalı bir zenci yoğun el kol hareketleriyle bizi durdurunca sedat durdu. ne de olsa türküz, halka yüz vermiyoruz ama polis-üniforma görünce duruyoruz. o anın gafletiyle adam bizi kafakola aldı mı sana! arabası bozulmuş, vinales’e gidiyormuş, bırakır mıymışız. e artık bu kadar durduk dinledik, bırakalım bari dedik. neyse, bu genç pek geveze çıktı. ki hepsi öyle zaten. sokaklarda sürekli “where are you from? where are you from?” içimi darladılar. “eah size ne ulan! sokaktaki insana da açıklama mı yapıcam!” diye cinlendirdiler beni. birine “no, thanks” dedim, çünkü adam önce taksi teklif edip sonra where are you from‘lamıştı. cevabımı duyunca bi de cevap verdi salak “ben sana nerelisin diyorum, sen bana no thanks diyosun” filan diye. medeniyet dersimi de aldım yani. allah razı olsun.

neyse, bizim arabaya aldığımız genç, partagas’taki puro fabrikasında güvenlik görevlisiymiş. önce ülkemizin yerini tarif ettirdi, sonra türkiye’de tütün yetişiyor mu diye sordu. ege bölgesi’nde yetişen bütün tarım ürünlerini saydık döktük, “ne sandın çocum!” edasıyla. epey şaşırdı. yol boyunca bize etrafı gösterdi, işte şurası tütün tarlası, burası muz bahçesi vs. bu arada sedat kendi kendine “ulan bu herif bizi kesse kimsenin ruhu duymaz” şeklinde paranoyalarda savruluyormuş meğerse. zira sohbete katılmak şöyle dursun, gözünü yola dikmiş 160’la gidiyordu. zenci dostumuz hızımızı farkedip “you schumacher! you very fast” diye sedat’la hafiften dalgasını geçti. sedat “yes yes” diyerek 170’e zıpladı. bu sırada genç bana ertesi gün puro fabrikasını ziyaret edelim diye telefon numarasını veriyor, ikna etmeye çalışıyor. çünkü fabrikada puro satışı da varmış ve fiyatlar çok daha ucuzmuş. ben de “why not, let’s see tomorrow” filan diyorum. genç son bir çabayla sedat’tan ok‘i koparmak için “ya siz bi gelin, benden de size iki puro hediye” dedi. “one for you, one for the lady” diye gülerek sedat’ın omzunu patpatladığı noktada biz artık 180’i gördük. gencoyu evinin önünde silkeledikten sonra sedat’ımın rengi yerine geldi. ne kadar tırstığını orda anladım. sonraki günler boyunca da “one for you, one for the lady!” diyerek anıra anıra güldük!

vinales’e vardığımızda hava kararmıştı ama casa‘mızı kolayca bulduk. muz ağaçları ve türlü tropikal çiçeklerle çevrilmiş, tek katlı, kiremit rengi bir ev. ev sahibimiz maria aynı zamanda dişçiymiş. eldo’nun evindeki odadan sonra maria’daki odamız bize hilton suiti gibi geldi. temiz beyaz çarşaf serilmiş yatak ve temiz bir tuvalet-banyo, hatta duş. maria’nın kel-kör de olsa ingilizce konuşan oğlu da cabası. iyi ki havana’dan kaçmışız diyerek sedat’la kendimizi tebrik ettik ve huzurlu bir uyku çektik. ertesi sabah gündüz gözüyle ortalığı daha da iyi gördük. şansımıza hava da yağmurluydu. tam da yağmurla güzelleşen cinsten, koyu yeşil bir doğa… arabamıza atladık ve doğal mağaraları ziyarete gittik. küba’daki en güzel anılarımız bu kasabada. ama o sırada bunu henüz bilmiyoruz tabi. saf bir umutla her günümüzün bir öncekinden daha iyi geçeceğine inanıyoruz filan :p

vinales’te, içinden derelerin geçip şelalelere kavuştuğu birçok doğal mağara var. dereli-deresiz hepsine girdik çıktık. dereli bir tanesinde aynı gezi botunu paylaştığımız rus turistlerle dalgamızı geçmekten de geri kalmadık. sedat’ın “bunlar için küba ziyareti, chp üyeleri için anıtkabir’i ziyaret gibi bir şey herhalde” dediği rus kardeşlerimiz her şeyi beğenmeye kurulu vaziyette gelmişler. botu kullanan genconun “işte bu da mağaradaki balık deseni” gibi en banal yorumlarına bile çok derin şeyler öğrenmiş gibi kafa salladılar. biz de nasıl olsa bizim dilimizi anlayan yok diye mırmırmır hepsine küfürler ettik, çok eğlendik! türküz lan biz. bi mutlu olduk.

vinales’in kanyonları, sisli tepeleri, yemyeşil ormanları ve unutulmaz botanik bahçesi bizi mest etti. botanik bahçesini bize gezdiren teyze her bitkiyi tek tek tanıttı – tabi ispanyolca. ben de fransızca ve italyancadan bozma bir dille hayranlığımı dile getirdim. böyle böyle gönül diliyle anlaştık. kahve ağacını ilk defa orda gördüm. pek ince, narin bir şey. ağacın küçücük yemişlerinden birini koparıp iki parmağıyla ezerek elime pıt diye 2 beyaz kahve çekirdeği bırakıverdi teyze. bir mucize yaşamışım gibi şaşırdım ve sevindim. herhalde beyaz çekirdekler sonradan kararıyor, sürecin devamı için gönül dilimiz yetmedi. çekirdekleri yanıma aldım, saklıyorum. bakalım neler olacak…

vinales vadisinin nefis manzarasına nazır bir tepede yine feci bir yemek yedik ama mekan sahibi zenci abimiz çok muhabbetşinas bir tipti. çoğunlukla öyleler zaten. ama ingilizceleri ya kötü ya da yok. biz de kültürlerine derin bir merak beslemediğimizden olsa gerek, her şeye rağmen yine de iletişim kurucaz diye çaba sarfetmeye üşendik. ama o üşenmedi. hakan diye türk bir arkadaşı varmış da, mühendismiş ama yazları küba’ya turist getiriyormuş da, cencük türkiye’yi çok seviyormuş da, rakı, döner, merhaba falan filan. böyle geyikler. sonra bu da demesin mi, benim partagas’taki puro fabrikasında arkadaşım var, mutlaka orayı da gezin. biri daha ısrar etmeden gidelim bari dedik, arkadaşının telefon numarasını alıp yola çıktık. ama fabrika sapağında aradığımız arkadaş “e biz bugün tatiliz ya, hay allah” diyerek üzüntüsünü dile getirdiyse de sedat’ta aynı üzüntüyü göremedim. bas gaza yavrum bas gaza dedim ve ucuz puro fırsatından hızla uzaklaştık.

hoş anılarla vinales’ten ayrılmadan önce maria’da kalan diğer 2 avrupalı turistle küba yolları konulu bir sohbet ettik. trinidad’a gideceğimizi öğrenince bize acıyan gözlerle bakıp yolun söylenilenden çok daha uzun süreceği ve çok daha ıstıraplı olacağı konusunda özenle uyardılar. bu bilgiler ışığında fazla vakit kaybetmeden yola çıkmaya karar verdik.

küba’nın kuş uçmaz kervan geçmez en yüksek dağlarının berbat keçi yollarında neler yaşadık… bir sonraki postada!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir