küba vol II: havana’yı geziş, havana’dan kaçış

Kategoriler gezi-gözlem

havana’nın dar ve döküntü sokaklarında geze geze 2 gün geçirdik. kıyı şeridine pek rağbet edilmemiş, herkes içerde, binaların arasında sıkışmış kalmış gibi. kıyıdaki birkaç büfe sinek avlıyordu. 2 karşıyakalı olarak bu durum bize tuhaf geldi. gerçi havana körfezi’ndeki deniz de güzelliğinden ölmüyor ama en azından bir ferahlık duygusu var.

eski havana’nın cadde ve sokaklarında yürüdükçe sosyalizmin gerçek hayattaki tezahürlerini daha yakından gördük. küba standartlarında boyner mağazası ayarındaki bir dükkanın, camları en son 10 yıl önce silinmiş vitrininde, sinek ölüleriyle bezeli halı zeminde sergilenen plastik tuvalet fırçasının fotoğrafını çeken iki pis turiste dönüştük kısa sürede. görsel sefalet bizi anında yabancılaştırdı. dün bu konuyu konuşurken füs bana kundera’yı hatırlattı. sosyalizme gönül vermekle birlikte kundera’nın zekasına ve tespitlerine büyük hayranlık besleyen dostum, “kundera’nın hep bahsettiği o estetik yoksunluğunu görmüşsünüz galiba” diyerek 45 cümleyle anlatmaya çalışıp da beceremediğim şeyi tek cümlede özetledi. budur işte. estetik yoksunluğu. özensizlik. belki evlerinde daha farklı olan kübalılar da vardır. ama kamusal alanda durum bu. zaten birkaç yüzyıllık tarihleri var. onun da başı kölelik, sonu castro. o güzel binalar, o güzel arabalar hep sömürge döneminden miras. kübalıların devrim sonrası inşa ettiği beton beton bakanlık binaları gayet ruhsuz ve gudubet. sadece parklar içimize bir parça huzur serpti ki onlar da adı üstünde park. iklimin, coğrafyanın nimetleri, kocaman ağaçlar, türlü bitkiler. kübalıların veya sosyalizmin duruma bir katkısı yok.

gezimizin bir noktasında kaçınılmaz olarak acıktık maalesef. önünden geçip menüsünü incelediğimiz bir valencia restoranında karar kıldık, paella yiyelim diye. mekan da temiz pak bir yer gibi duruyordu. öncesinde garsonla anlaşmaya çalıştık çünkü şöyle bir kazıklama taktikleri var: içinde asla ağzınıza sürmeyeceğiniz türlü saçma şeyle (tatsız tuzsuz mısır lapası, gerçekten siyah renkte kara şimşek, içi geçmiş salatalıktan salata vs) bezeli bir menüye 2 kişilik deyip müşteriyi kaptıktan sonra menünün fiyatını 2’yle çarparak hesaba yazıyorlar. yine bize mantıksız gelen bir menüler döndü ortada ama bir şekilde garsonla anlaşıp diğer şeyleri ekarte ettik, deniz ürünlü paella‘mıza ve biralarımıza kavuştuk. hakkını yemeyelim, bu paella az pişmiş pirinçleriyle bizi uzun süre rahatsız bir şekilde şişirip tok tuttu mu tuttu. bir marketten bir kavanoz yeşil ispanyol zeytini bulduğum an ise, benim için havana’daki en mutlu anlardan biri oldu. onunla fotoğraf bile çektirdim, o derece.

günün muhtelif hayalkırıklıklarına merhem olsun diye sedat beni hemingway’iyle ünlü floridita‘ya götürdü. hemingway daiquiri‘sini floridita‘da, mojito‘sunu bodeguita del medio’da içermiş efendim. bizim neyimiz eksik. biz de içtik. hatta floridita‘da epeyce oturduk. loş ortam ve içkiler hakkaten çok iyi geldi. hatta daiquiri‘lerden sonra bir de pina colada içtik, aklım çıktı, harikaydı. içkilerin yanında bir tabak kızarmış muz getirdiler. yani görünüşte öyleydi. ama yiyince net bir şekilde patlıcan kızartması tadı aldım. 2 gün boyunca da çok emindim, patlıcandı bu. belki de tropikal iklimde muz formatında, ince uzun patlıcan vardır diye düşünmüştüm. ama havana’dan ayrılmadan önce garsona sordum ve muz dedi. şokladım. dışarda yediğim nadir yenilebilir şeylerden biriydi bu patlıcan tadı veren muz – artık neyle kızarttılarsa…

floridita‘da, andropozdaki beyaz adamın yanındaki kübalı melez dilber durumuna da şahit olduk. herif hakkaten de küba’nın en güzel kızını kapatmış. uzun süre onları izledim. ki bu durumun küba’yla alakası yok. ahlak anlayışımla da alakası yok. alan memnun satan memnun, ne denir.

gelelim havana’nın bir dans ve musiki şehri olarak portresine… her iki meşhur barda da gördüğümüz odur ki müzisyenler sadece dışardan içeriye bir turist akını olunca çalmaya başlıyor. ama öyle altruistik bir sebepten değil. 3-5 klişe şarkı çalıp hemen tas gezdiriyorlar masa masa. “contribution” (kontrifüsyon şeklinde okuyunuz) diyerek katkı payı istiyorlar. tabi ki vermek-vermemek sizin elinizde. biz elimizdeki bozuklardan hep bu şekilde kurtulduk. bu son bilgi de aranızdaki romantikler için gelsin: hayır, sokaklarda 24 saat dans eden insanlar yok.

nihayetinde, akşam yemeği niyetine devirdiğimiz kadehler de bizi bir yere kadar teselli edebildi. eldo’nun çarşaflarını ve havana’nın egzozunu yeterince kokladığımıza kanaat getirip müge’ciğimin tavsiye ettiği infotur‘a (turist bilgilendirme ve yardım bürosu) koştuk ikinci günümüzde. okyanusları aştık, tropikal iklime geldik, parktan ötesini göremedik diye sitem ettik görevliye. sağolsun elimizden tuttu, yol gösterdi. tütün tarlalarıyla ünlü pinar del rio, unesco’nun koruması altındaki trinidad ve sakin bir kıyı kasabası dediği cienfuegos‘a doğru bir rota çizdi. her destinasyonumuz için casa particular da ayarladı 20 dakkada. biz de hemen araba kiralamaya koştuk. önümüze gelen rakamı görünce ben hemen fikir değiştirdiysem de sedat eldo’nun “evini” misal vererek “toplu taşıma” konusunda daha da kara bir tablo öngördü, beni ikna etmeyi başardı. böylece tombik kia‘mıza kavuştuk.

küba’dan kaçmadan önce, küba guide‘ımızın ucuz ve orta diye belirlediği yerlerde yemek yeme fikrinden çoktan uzaklaşmıştık. yola gidicez ulan diyerek en pahalı kategorisindeki yerlerden bir deniz ürünleri restoranı seçtik: el templete. heyhat, yeni bir gastronomik facia bizi bekliyordu. oysa menüde ahtapot görünce annemi görmüş gibi sevindiydim. ortaya önce bir ahtapot söyledik, ana yemek olarak da yine deniz ürünü istedik. şimdi, bir ahtapot nasıl kötü pişirilebilir? hiçbir şey yapma, zeytinyağı, limon ve tuz dök, mis. küba’da onu bile piç etmeyi başarmışlar. tuhaf bir baharatla pişirmişler. “aa bak bunu hiç akıl edemezdim” türü hoş bir tuhaflıktan bahsetmiyorum tabi. “bu ne bea?” tuhaflığı. açız diye biraz didikledik ama bitiremedik. salatamızı kendimiz tarif ettiğimiz için istediğimiz gibi geldi. marul, domates, zeytinyağı ve limon. hayatımızda hiçbir salata bize bu kadar güzel gelmemiştir herhalde! hemen yumulduk. sonrasında gelen deniz ürünlerimiz fena değildi. play safe taktiğiyle şişte düz karides istemiştim. neyse ki onu bozamamışlar. yanında yine düz pilavla geldi. sedat’ın deniz ürünleri de fena değildi. bu 3 kap vasat yemeğe ve salataya tam 75 cuc verdik. 70 euro filan yani. yüreğimiz yandı.

arabamıza atladık ve sedat’ın pringles gördüm diye yemin ettiği dükkana uğradık önce. 2 kutu pringles, 1 paket kraker, 2 kutu domates suyu ve 4 adet meyveli yoğurdu ganimet olarak yanımıza alarak yola koyulduk. yeşil zeytinlerim zaten her an çantamda benimleydiler. havana’dan çıkmayı başarıp da pinar del rio yoluna vurunca bizden mutlusu yoktu. küba’nın tek otoyolu olan autopista (küba usulü, balgam atar gibi okuyunuz: hotopiha) nerede karşımıza çıkacağı belli olmayan bal kabağı kadar delikleriyle benzersiz bir sürüş deneyimi yaşattı sedat’a.

küba’nın bir diğer gerçeğiyle de bu yolculuk esnasında tanıştık: otostop. devrim, hizmet konusunda kan ağlıyor be fidel’im… herkes yol kenarında. hatta kenarda da değil, sağ şeritle orta şerit arasında otostop çekiyor. mazallah bir yoldaş ezeriz de küba batağından ömür billah çıkamayız diye götümüz ata ata en sol şeride sadık kaldık.

küba vol II: havana’yı geziş, havana’dan kaçış” için 1 yorum

  1. " sedat eldo'nun "evini" misal vererek "toplu taşıma" konusunda daha da kara bir tablo öngördü"

    ahaksdgdkfgsbgkds ege süper, yıkıyosun :))))

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir