küba vol I: yıkılıyo!

Kategoriler gezi-gözlem

cuba.havana.map.lg.jpg

bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş sevgili dostlar! ha burdan yola çıkarak sanmayınız ki küba altından bir kafes. daha ziyade pislik, sefalet, kötü yemek ve kötü kokudan örülmüş bir kafes. neresinden başlasam da anlatsam bilemiyorum. en iyisi gün gün gitmek.

4 aralık’ta dünyaevine girip 5 aralık sabahının ilk saatlerinde havaalanına koşturduk. mutlu mesut ve feci şekilde uykusuz bir çift olarak ilk darbeyi air france kontuarında yedik. benim vizem yoktu, gidemezdik ve (5500 tl’lik) biletlerimiz de yanacaktı! yaa evet, bu ülkede size vize almaya gerek görmeyen tur şirketleri var. ingiliz pasaportu taşıdığım için olsa gerek, majesteden torpillisin deyip küba vizesi almaya tenezzül etmedikleri pasaportumla herhalde o anda gidemeyeceğim başka bir ülke yoktu ama hedef küba olduğu için tırıs tırıs eve döndük. neyse ki araya koyduğumuz muhtelif kişi ve cazgırlıklar sayesinde tur şirketimiz bu hıyarlığını aciliyetle kompanse edip bize gıcır biletler aldı. ertesi gün aynı abuk saatte bu kez vizeli bir şekilde havaalanında hazır bulunduk. aslında sonradan düşündük, belki de bir işaretti bu. gitmeyin diyordu allah baba!

ama neye yarar… duymadık ve gittik.

3,5 saatlik paris uçuşu, 4 saat süren aktarma, 8 saatlik okyanus aşırı uçuş, 2 film, 4 bölüm dizi, rahatsız koltuklar ve birtakım çocuk ağlamalarından sonra, davul gibi şişmiş ayaklar ve çipil çipil bakan gözlerle havana’ya indik. mahalle migros’u kadar bi havaalanı var zaten. hemen yolumuzu bulduk. yalnız girişte bi güvenlik bi güvenlik. pasaport kontrolünde tek tek fotomuzu bile çektiler. ordan döviz bozdurmaya koştuk. euro’cuklarımıza karşılık birazcık daha fazla cuc verdiler. turist parası. ve nihayet kendimizi dışarı attık. önceden okumuştuk, taksiler pahalıydı ama her şey gibi bu da pazarlığa açıktı. yine de 12 saat uçtuktan sonra gücümüz en fazla, orda dikilen 3 sırt çantalı gencoyla taksi paylaşmaya yetti. böylece iki türk, bir meksikalı, bir alman ve bir avusturalyalı şeklinde, fıkra gibi, kalacağımız yere vardık. ikinci darbeyi orda yedik.

şimdi, kaç yıldır hospitality club‘ın sadık bir üyesiyim. evimde tanıdık/tanımadık insan ağırlamaktan hiç gocunmam. ben de başkasının evinde kalabilirim, öyle ille de otel odası olacak, bana özel olacak gibi takıntılarım yok. dolayısıyla küba’ya gitmeden önce de sedat’ın kuzeninin tavsiye ettiği yerel bir tanıdık vasıtasıyla havana’nın merkezinde bir casa particular ayarlamıştık. yani yine birinin evinde kalacaktık. ama bu sefer paralı. (haha welcome to socialist cuba!) böylece lokal insanı tanıyacak, küba hakkında kimsenin bilmediği ilginç şeyler öğrenecektik. bu hayallerle kapıyı çaldık, ev sahibimiz eldo bizi kısa şortu ve göbeğiyle pehlivan gibi karşıladı. kısa sürede farkettik ki ispanyolcadan başka dil bilmiyor. derin iletişim imkanları böylece suya düştü. en son 50 yıl önce boyandığını ve temizlendiğini düşündüğüm binada, odamızı gösterdi eldo. sedat  nervous breakdown‘ı o noktada yaşadı – benimkisi için sabah kahvaltısını bekleyecektik. nasıl anlatsam? oda, yatak, nevresimler, masa, sandalye, ocak ve bütün eşyalar, her şey eski, her şey pis ve tozlu olabilir mi? küba’da olabilir. ne olur ne olmaz diyerek yanımızda getirdiğimiz yastık kılıflarımızı sünger yastıklarımıza geçirdik ve o leş gibi yatakta beklenmeyecek bir performansla 10 saat uyumayı başardık. şimdi geriye dönüp baktığımızda depresyonun izini görebiliyoruz! ortam o kadar feci ki insan ancak uyuyarak kaçabiliyor. odamız eski havana’nın en merkezi sokağındaydı: calle obispo. (türkçe meali: istiklal caddesi’nde oda tutmak.) ama bütün o dıpçık dıptıs’a rağmen deliksiz uyuduk.

erkenden yatınca sabahın köründe uyandık. aslında oda ücretine kahvaltı da dahildi ama eldo’dan fazla bir şey beklememek gerektiğine kanaat getirip havana’nın en ünlü otellerinden birinin nezih açık büfe kahvaltısına yollandık. sanırım kişi başı 7 veya 10 cuc ödedik ve yediklerimizden, daha doğrusu yiyemediklerimizden sonra, sinir krizi sırası bana gelmişti. bu ne biçim ülkeee diye böğürerek ağladım. öyle bir ülke ki, kırmızı et devlet tekelinde. halk çoğunlukla sadece tavuk ve domuz yiyebiliyor. domuzla hiçbir sıkıntım yok. bacon olsun, lardon olsun, löp löp yutarım. ama küba’da domuzdan da tiksiniyor insan. sanırım her şeyi domuz yağıyla pişiriyorlar, çünkü her taraf leş gibi kokuyor. ekmekleri ekmek gibi değil, peynirleri rezalet. sebzeye zaten girmiyorum, büyük fantezi. çayları çay değil. onlarınki kadar koyu kahveyi de ben sevmiyorum. eee? ne yicem ben? sabah kahvaltısında insan yiyeceği olarak sadece tereyağı, kötü ekmek, kötü yağda yumurta (ki cidden yumurtaya hakaret), kötü domuz türevleri, ananas, papaya, muz. bu ananas-papaya-muz üçlüsü de olmasa açlıktan ölecektik herhalde. ki ne ananas lezzetliydi ne de papaya. bi muzla da nereye kadar…

sedat’çığım beni teselli etmeye çalıştı, ağlanacak halimize biraz güldük. sonra şehri şöyle bir turlayalım dedik. birkaç büyük meydan, eski binalar, küba deyince akla gelen eski arabalar, bisiklet-taksiler, vıgır vıgır insan. hava sıcak olduğundan herkes şehrin en bi göbeğinde bile kısacık şortlarla götü başı açık gezdiği ve kapı önlerinde gruplaşıp bağıra çağıra konuştuğu için, insanda ister istemez dev bir randevuevi çağrışımı yapıyor. sedat savaş müzesi’ni gezdi, ben bir parkta oturup bekledim. bol bol kötü egzoz dumanına maruz kalıp genzimi güzelce yaktım. havana benim için kısa sürede bir kötü koku topağına dönüştü. kötü yağ, kötü yemek, kötü egzoz. sonra kitapçıların sergi yaptığı meydanda biraz dolaştık. sanırım bütün küba’nın tek bir edebiyat konusu var: devrim. 5 tane mühim adam seçmişler, yer-gök-duvar-kitap-cadde-sokak her yerde onların ismi. bize bile 1 haftada fenalık geldi ama kübalılar konuyla ilgili ne düşünüyor öğrenemedik. her duvarda yine bu altın 5’liden birinin ettiği bir laf var. “benim kübalım en hassas duyguların insanıdır” ayarında. bir de tabi patria o muerto. ölmeye bu kadar meraklı olmak hiç bana göre değil. küba’dayım diye değişen bir şey olmadı, yine idrak edemedim. onlar için devrimin benim algımdan öte bir anlamı olduğu muhakkak. ambargoya direnmek de eminim büyük bir onur ve gurur meselesidir. ama ben özgür bir ülke görmedim. özellikle mutlu da görünmüyorlardı. öyle sokaklarda bir şenlik havası, salsa rumba forever durumu yok. bu ülkede sabun yok be! sosyalizm olsa kaç yazar. her çocuk okula gidiyormuş, bebekler ölmüyormuş, kimse sokakta uyumuyormuş. okulda da sadece altın 5’liyi öğretiyorlarsa, bebekler sadece kötü domuz yağı yiyebiliyorsa, evler bu derece pisse, bütün bu bilgilerin ne önemi var ben çözemedim. burda da herkes iddia edildiği kadar eşit değil, burda da dilenciler, berduşlar, sokak çocukları var. galiba eşit olmakla aynı kadere razı olmak arasındaki ince çizgide büyük bir karışıklık olmuş küba’da.

havana’da ilk 24 saat bu şekilde geçti. arkası yarın!

küba vol I: yıkılıyo!” için 7 yorum

  1. kurtlu bacım, karnı burnundam, teşekkür ederim!! iyi günde, kötü günde dedik, evliliğe en kötü günlerle başladık. artık memlekete döndüğümüze göre bundan sonrası illa ki daha iyi gider 🙂

  2. Ege, manyak :))))
    kızım gülmekten öldüm şahane bir yazı. Ay breakdownlarınıza güldügüm için kendimi kötü hissediyorum, o hissi bir kere ben de yaşamıştım gittigin yerin rezil gibi olması olayını yani ama eldo yu falan ilk gördügünüzde yüzünüzdeki ifadeyi görmek isterdim Ege :)))

  3. yok be niye kötü hissedicen 🙂 böyle breakdown'a anca güler zaten insan! biz de ilerleyen günlerde çok güldük halimize bacım.

    not: eldo ve göbeği anlatılmaz, yaşanır.

  4. Ege yeni yazı düşmüş mü diyerek blogunu didiklerken gezi yazılarına yumulayım dedim bugün de.
    101 sahil şeridinden california turu olsun, fakirin Londra’sı Dublin olsun gittiğim yerleri senin yorumunla okumak müthiş qeyiff verdi.
    Şimdi kübadayım:) ah yaa benim de bir Küba yazım var, gıybetli mıybetli :)) onu okuman lazım gideyim bilgisayarımı karıştırayım da bulursam sana mail atayım :)) -rotamız da sizinkinin aynısı-
    Yemek ve otel travmaları, temel besin maddemin pringles olması, esnaf çakallıklarından ciğer solması gibi yazıda çok şey buldum kendimden askdlflfl

    Balayı destinasyonu olarak Küba’yı seçmeniz talihsizlik olmuş :)) “fidel ölmeden görelim, sosyalizm çökmeden havasını soluyalım, che yoldaşın geçtiği yerlerden geçelim gibi romantik tatlı su sosyalistliğiniz yoksa neden Küba tatlıqıss?”

    Ben biraz o kafalarda olduğum için keyif aldım aslında, çok mutluyum gittiğime gördüğüme. Yeme-içme-zevkü Sefa sürme beklentimi de minimumda tutmuştum. Bir beklenti ne kadar minimum tutulabilirse o kadar, ama onun bile altında kaldı :))

    Not: muz kızartması harbiden muz! Patlıcan değil onlar adafsjka. Ama kızartmalık muzun cinsi ayrı. Yeşil katır kutur hıyar gibi bişey o, sadece pişirilerek tüketiliyor.

    Küba devrimine dair ünlü bir quote’la bitireyim öyleyse: “Do you know about the three main achievements of the Revolution? Healthcare, education, and sports. Do you know about the three failures of the Revolution? Breakfast, lunch, and dinner.”

    🙂

    1. ah bacım yaa, neden küba cidden?! sokayım o devrime. ay benim hiçbir düşkünlüğüm de yoktur yani, ekmek bulamazlarsa pasta yesinler tipi bi insanım, bana ne pasaklı kübalıların devriminden =) halkların kardeşliği kafasında da hiç değilimdir, bence herkes yutturabildiği kadar eşit. ama biz tamamen güvendiğimiz 2-3 insanın tavsiyesine uyduk, o düğün öncesi kaosunda oldu bittiye geldik bu konuda. yoksa benim gönlümde bali vardı -düşün ne derece sosyalistim :p ama allahın sopası yoooğğk.

      gidip gördüğüme mutlu muyum bilemiyorum. şimdi soruyorum kendime, mutsuz değilim aslında. zira tam anlamıyla fantastik bir balayı geçirdik. hunger-games-zombie-apocalypse kafası yaşadık. bunu 2011 yılında bu gezegende başka nerde yaşayabilirdik bilemiyorum… bu açıdan bakınca iyi ki gitmişiz. zaten bi noktada orası da dünyanın geri kalanı gibi olacak. biz henüz che/fidel ruhu ölmemişken görmüş olduk. ama nah şu kadar özenmeden de geri döndük.

      quote’a bayıldım!! hatta sedat’a da okudum, pis bi gülüşle ara sıra tekrar ediyoruz kendi kendimize. bunu da ancak küba’yı gören anlar!

      ama sanırım, to me, at the end of the day, breakfast, lunch and dinner are more important than healthcare, education and sports bacım 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir