kahramanın yolculuğu

Kategoriler ontolojik

adamlarımdan steve pavlina mikkemmel bir yazı yazmış ve söze çok doğru bir tespitle başlamış: eğer en büyük derdiniz yokluk, maddi sıkıntılar, yani kirayı/faturayı nasıl ödeyeceğim tarzı meselelerse, yapabileceğiniz daha önemli işlerden otomatikman diskalifiye olmuş kabul edilirsiniz. sohbetiniz hep bu garibanlık edebiyatı üzerinden döner, en büyük bahaneniz bu olunca da, doğal olarak hem siz hem de başkaları daha fazlasına cesaret etmemenizi affeder, demiş. sonuçta yoklukla ilgili dertler tanıdık gelir, oluru-olmazı bellidir ve sizi başka şeylere kafa yormaktan kurtarır, diye de eklemiş.

bu gibi durumlarda, yokluk değil asıl varlık kısmının soru ve sorunlarına karşı hazırlıksız hissedersiniz demiş. bu sene işimi nasıl büyütebilirim, daha önce yaratmadığım ne gibi ürün/hizmetler yaratabilirim, ekonomi bu haldeyken nasıl fark yaratabilirim gibi sorular, challenge’ların bir sonraki level’ı olup sizin ‘ay sonu geldi, hesapta para yok’ ağlaşmalarınızdan daha farklı ve gelişmiş bir sorun çözme mekaniği gerektirir demiş. sefilliğimizi vurma yüzümüze allahsız pavlina!

yazıyı okurken düşündüm, hiçbir işimden diğerine, daha yüksek bir pozisyona diye geçmemişim. bambaşka bir iş yapmak üzere geçmişim. üstelik geçtiğim işlerde özellikle yol gösterenim, 7/24 üzerime titreyenim olmamış. kendimce döke saça başımı kurtarmayı öğrenmişim. elbette çalıştığım her kurumda yaptığım işi değerlendirmekle yetkili insanlar vardı ve onlardan birçok şey öğrendim. yine de çok azından spesifik olarak o işi nasıl yapacağımı öğrendim.

çalışma hayatına dergiden girdim, fakat dergiye habercilerin yaptığından başka bir şey yapmak üzere alındım. öğrenmem kısa sürdü ve öğrenince de çok sıkıldım. ama aynı işi daha büyük bir kurumda yapmaya gitmedim. başka bir iş yapayım deyip reklama geçtim. başıma senior diye koydukları yazarın detaylı patateslik analizini şu yazımda yapmıştım. yıllarca, 2 büyük patronla dirsek temasında olmakla birlikte, bana güvendikleri için çoğunlukla kendi başıma iş gördüm. tam da o noktada daha çok maaşla, daha büyük bir ajansa geçebilirdim. ama geçemedim. same shit different place diye düşündüm muhtemelen. yine bambaşka bir iş sahasına, öğretmenliğe geçtim. üniversite yıllarımda çılgınca fransızca özel ders verirdim. yani bu işe çok da yabancı değildim diyelim hadi. meğer sessiz bir odada uslu bir öğrenciye laf anlatmakla, 20-30 çocuğu bir sınıfta zaptetmek apayrı işlermiş. bir süre sonra yorgunluk ağır bastı, uğruna bunca yorulduğum yaş grubunun (çocuk ve ergenlerin) beni hiç açmadığını fark ettim ve bu kez sadece başka bir işe değil, başka bir iş yapma modeline geçtim: freelance çalışmak.

geri dönüp bakıyorum: yaptığım hiçbir işin okuluna gitmedim, hiçbirinin ‘bölümünden’ mezun olmadım, hiçbirinde uzmanlığımı yapmadım. hiçbirinden ‘daha fazlası’ olmak için ayrılmadım, bambaşka bir şey yapmak için ayrıldım. unvan, dalga geçmeden duramadığım bir şaka gibi gelirdi. maaşımı verin, asabımı bozmayın da, isterseniz kartıma hademe yazın kafası. yaptığım işten memnun olmadıktan sonra ceo’ların efendisi seçilsem ne olacak dedim.

buradan bakınca kendi kendimi sürekli yeni zorluklara itekledim. pavlina reyizin bahsettiği kahraman benim içimde bir bilinmezden beş bilinmeyene atlamaya son derece hevesli olageldi. ama daha büyük challenge’lara davetiye çıkarma konusunda bir arpa boyu yol gidebildi mi, emin değilim. benim kahraman ha babam can sıkıntısından kaçıyor. daha anlamlı işlerin peşinde koştuğu doğrudur, ama o bile öncelikle kendi can sıkıntısını gidermek için. başını kurtaracak parayı kazandığı müddetçe, hayata büyük imzalar atmaya pek girişmiyor. dünyayı kendi perspektifiyle eğip bükmeye yatkın olsa da, bunu kendi küçük dünyasında yapıyor.

sanırım herkesin kahramanlığı ancak karakteri kadar cafcaflı olabiliyor. her clark kent’in içinde bir süpermen saklanmıyor yani. kimisi yokluk edebiyatının dostoyevski’si oluyor, kimisi varlığın küçük deniz kızı.

kahramanın yolculuğu” için 8 yorum

  1. Herkes tek bir şey seç ve devam et derken, kariyer hayatım için ben “başka türlüsü de mümkün olmalı” diye delirirken ne güzel denk geldi. Çok sıkıcı değil mi hep aynı şey ama?!

    1. bana da sıkıcı geldiği için hep değiştirdim özge, ama herkes için doğru yöntemin bu olmadığını tahmin edebiliyorum. hatta bizim can sıkıntımızı bir süreliğine geçirmekle birlikte, bunun daha iyi bir yöntem olduğundan da şüpheliyim. ama denemeye devam =)

  2. Merhaba ege
    İnanılmaz ilham veriyorsun,bunu söyleyim öncelikle. Sonra ben bu ilhamlarla iki çocuklu 657 ye tabi hayatımda kıvranıp duruyorum. Sonra kendi kapılarımı buluyorum. Kapıyı açmak istediğimde tereddüt edince, izin isteme dünyaya bir kere gelicez,diyorum(bkz. izin istemeyin) kapıyı açıp içeri girmeye korkunca, cesaret bütün korkulardan daha eğlenceli, deyip zıplıyorum havuzun ortasına(bkz.başka bir yazı). Ama bunları cidden yaşıyorum. Teşekkür ederim gösterdiğin tüm kapılar için.
    İşten işe atlama konusunda da düşündüm. Bende mevzu şu ki nereye hangi işe gidersem gideyim aynı kaygıları götüreceğimi biliyorum. Yaptığım işi mükemmel yapmakla ilgili. 10 yılda 20 yıllık emek verip bu işe,tam oldum derken başka bir alana yönelip yeniden acemi olmak istemiyorum. Şimdilik. Bi de aynı kaygıları taşıyıp durdukça ordan oraya yani ben değişmedikçe ne anlamı var ki diyorum.
    Link verdiğin yazıyı okuyamadım. Senin söylediğin şey bu anlattıklarımla mı ilgiliydi şu an onu da karıştırdım 🙂 idare et
    Sevgiler..

    1. nur, asıl senin yorumun benim için çok ilham verici oldu, teşekkür ederim!

      bahsettiğin şu kaygıları yanımızda götürme meselesi büyük dert. başka işler de çare olamıyor, başka ülkeler de. öte yandan yeniden acemi olmak istememeni de anlıyorum. belki bu işte edindiğin yetenekleri, kendi seçtiğin koşullarda, sana özel yeteneklerinle paketleyerek yapacaksındır ilerde?

      kendi adıma, ben hala öğrenmeye devam ediyorum. yeni eğitimler aldıkça elimdeki yeteneklere de başka gözlerle bakmaya başlıyorum. yapabileceklerimin sınırı genişliyor. zaten dert de burda sanırım: artık daralmam ve odaklanmam fena olmazmış gibi geliyor bazen. umarım geçicidir!

      657 nedir bu arada? bi tek orayı anlamadım. çok sevgiler =)

  3. 657 devlet memurları kanunu işte (: konfora,güvene alışıp burnunu kolayca dışarı çıkaramadığın bir etkisi oluyor..
    Ama öğrenmeye devam etmek çook keyifli… Benim de seçeneklerim artıyor öğrendikçe aslında, haklısın. Cesaretim de seçeneklerim kadar artınca birşeyler deneyeceğim. Bakalım..
    Tekrar sevgiler..

  4. merhaba, yine derin nefes ala ala, oh be diye diye okuduğum ve hemen arkadaşlarımla paylaştığım bir yazı 🙂

    iş güç hayat tarzı konularında kendimi size yakın hissediyorum. yeni bir şey yapmaya başlayıp, alışıp, sıkılıp, başka bir şey yapmak istediğim zamanlarda önce çok gaza gelip sonra gazımı kesmek için kendimi hep maymun iştahlı ve ne istediğini bilmeyen olarak kodlarım. yavaş yavaş maymun iştahlı olmanın çok kötü bir şey olmak zorunda olmadığını öğreniyorum, her yemekten biraz tatmak için can atmak ruhumda var, bununla yaşamayı öğrenmeye başladım 🙂 sevdiğim takip ettiğim kişilerden de bu konularda olumlu şeyler okuyunca sanki onay almışcasına rahatlıyorum. sıkıntı bende değilmiş, hatta ortada sıkıntı da yokmuş yaşasın dedim bir kez daha.

    teşekkürler, sevgiler

    1. ececim seni çoook iyi anlıyorum ve evet, kesinlikle sıkıntı sende (bizde) değil! her yemekten biraz tatmak ruhunda varsa, zaten kendi önünü kesmen mutsuzluk sebebi olur. ama herkesin seni (bizi) anlamasını beklemek de boşuna. o nedenle zaman içinde onayı dışardan değil içerden almayı öğrenmek iyi gelebiliyor. kendimden biliyorum 😉
      çok sevgiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir