izin istemeyin!

Kategoriler info, ontolojik

hasta yatağımdan sesleniyorum. azıcık kendime geldim, gözüm açıldı, laptopu kapıp hemen buraya koştum. neden bilmiyorum ama yüksek ateş ve kendini bilmez gecelerin sonucu bu konu olacakmış: hayatta yapmak istediğiniz ama bir türlü cesaret edemediğiniz şey her neyse gidip onu yapın. çünkü istemek yeterli. kimseden izin almaya gerek yok. 

enerjim el verdiğince açacağım şimdi bu konuyu. aslında bir ucuyla iş maceralarım serisine de bağlanıyor. fark ettim ki o seriyi öğretmenlikten sonra bırakmışım, ama maceralarım devam ediyor. hatta freelance çalışmak başlı başına bir macera. ve bu maceranın tam göbeğinde ”yeterli/ehil olduğuna dair yetkili merci konfirmasyonu” yatıyor. çünkü: niye okullara gidiyoruz ve diploma alıyoruz? niye kurslar meb onaylı olunca daha çok ciddiye alınıyor?

bazen bazı yeteneklerimizin son derece iyi ve yeterli olduğunu biliyoruz ama başka bir yetenek grubu için çok daha çekimser oluyoruz. diyelim ki 10 yıldır bankacılık yapıyorsunuz, e herhalde o kadar yılda bir şeyler öğrenmişsinizdir. yeni mezun bebedense sizin bankacılık bilginize daha çok güvenirim ben şahsen. nitekim siz de kendinize güvenmelisiniz. ama diyelim ki bankacılığın yanı sıra yemek yapmayı seviyorsunuz. eşten dosttan da gayet olumlu geri dönüşler alıyorsunuz. lakin sizin kafanızda standartlar çok yüksek. mesela bir yemek okuluna gitmeniz, belirli sertifikaları almanız ve daha epeyce pişmeniz gerekiyor. bunlar güzel hedefler. mesaiden sonra 2 yemek yapıp emine beder’e bağlamamış olmanızda alçakgönüllü bir zarafet var, hepimiz görebiliyoruz. pek hoş. ama sevgili bankacı hanımkız, bizim gördüğümüz zarafeti zerrece iplememen senin hayrınadır, onu da bil. neden dersen, belki bugün oturduğun koltuğa gelmek için nice salağın onayını alman, nice sümsüğün peşinden gitmen, sayısız kapris çekmen ve sana ayrılan kalıbın içinden taşmaman gerekti. bu sayede koltuğuna, makamına, unvanına kavuştun. zira bankacılık (kurumsal hayat) böyle bir kariyer gidişatı sunuyor. öte yandan zeytinyağlılara gönül vermişsin ki orası bambaşka bir alan. sen kendine gerekli diplomaları/izinleri alasıya, ilkokul mezunu teyzelerin mahalle köşelerinde açıverdiği börekçiler, mantıcılar, ev yemekçileri harıl harıl iş yapıyor. şefika teyze muhtemelen ”yav bu kuru fasulyeyi güzel yapamazsan ele güne rezil olurum” diye uykularını kaçırmıyor. ”bari bi lise diplomam olaydı da öyle girişeydim bu işe” diye eziklenmiyor. go observe şefika teyze my dear bankacı. ondan öğrenecek çok şeyin var.

şimdi konuyu kendi hayatımdan eski bir örnekle taçlandırayım: 2009 yılında yaratıcı drama liderliği programı’na başladım. işten sonra gittim, haftasonları gittim, 2013’e dek almam gereken tüm kurları aldım, raportörlüğümü, gönüllü çalışmamı tamamladım, her şey tıkır tıkır. sonra proje aşamasına geldim, bir konu seçtim ve bana bir danışman hoca atadılar. o dönem çalışma yapacağım gruptan cacık olmayacağını anlayıp (grup üstün zekalı çocuklardı. ama bildiğiniz şımarık çocuklar.) hızla konumu değiştirmeye karar verdim. tam da o sırada belediye’deki anneler grubu gündeme geldi. hocama bir mail attım. ama aylardan ağustos ve cümle alem tatilde olduğu için bu mail’i hem hocama hem de dernek başkanına yolladım. biri görmese diğeri görür hesabı. zira o anda acilen şu sorunun cevabına ihtiyacım var: konum değiştiği için bana yeni bir hoca ataması yapılacak mı, yoksa bu şekilde mi devam edilecek? gelecek cevaba göre hocamı bilip hemen harekete geçmem ve atölyelere başlamam gerekiyordu. sorumu da hala makul buluyorum. 10 yaşındaki veletlerden 40 yaşındaki kadınlara atlamışım. aynı hocanın bu 2 proje için de biçilmiş kaftan olması çok sık rastlanan bir durum olmasa gerek.

neyse, yolladım mail’i, benim hocadan ses yok. acelem olduğu için dernek başkanına telefon açtım direkt – kendi hocamın numarası yoktu. meğer dernek’te bi dolu olay olmuş, dernek başkanı değişmiş falan filan. neyse ex-dernek başkanı ”bence bir sıkıntı olmaması lazım ama sen yine de hocandan cevap bekle, zaten konun değiştiği için ankara’ya bildirmek gerekiyor, bakalım onlar ne diyecek?” dedi. insan gibi konuştuk, kapattık. 10 dakka sonra benim hocadan bir mail. ama sadece bana yollamış, diğer eleman yok. ”pardon siz bu mail’i kime yolladınız?” diye. bu kadar. dünyanın en tuhaf mail’i. tekrar yazdım adama: ”hocam, ilk konum için bana atanan hoca sizdiniz, size yazdım tabi. ama malum yaz ortasındayız ve acilen bir cevaba ihtiyacım var. siz görmeseniz x hoca görür diyerek onu da cc’ye ekledim.” hemen bir cevap geldi, cep telefonunu yazmış, ara beni demiş. bu adam ne ayak böyle diyerek aradım ki uuu beybi, meğer adamın egosu incinmiş. yarı gülerek yarı öğreten adam havalarında şöyle dedi: ”şimdi japon’cum, sen akademik dünyayı bilmiyorsun belli ki, insan bu gibi konuları direkt hocasına yazar, araya başka hocaları karıştırmaz.” bilmiyorum ben, hayatımda ilk defa hoca gördüm. ilk defa proje yapıcam, tez yazıcam. hee hee dedim. neyi anlatıcam adama, başka bi gezegenden konuşuyor. bilemedim ben, kusura bakmayın dedim. dersimi aldım, en nezih formatta telefonu kapadım.

diploma sevdası

ve projeden o dakika vazgeçtim. (belediye’den ve kadınlardan değil. onlarla çalışmaya tabi ki gittim, hala gidiyorum ve çok şey öğreniyorum.) oysa o kadar da yüzmüş, kuyruğuna gelmiştim. o kadar da kıyısındaydım meb onaylı sertifikamın. yine de 1 dakika tereddüt etmedim. zira şalterlerim attı bi kere. ben bu işi yapmayı seviyor muyum, seviyorum. yapacak mıyım, yapacağım. becerebiliyor muyum, kesinlikle evet. ha hiç mi öğrenmem gereken bir şey yok, olmaz olur mu? sürüyle! ama onları bu adamdan öğrenemeyeceğim çok net. birinin benim üstüm olması, birinden emir almak, düzeltme almak, revizyon yemek, bunlar bana asla sıkıntı olmadı geçmişte. reklamcılığın özeti, yazdığınız 100 şeyden 99’unun üstünün kırmızı kalemle çizilmesidir. siz buna rağmen yazmaya devam edersiniz. diğer bir deyişle üstün üstlüğünden eminsem en ufak bir arıza çıkarmam. ama yaş haddinden üst olup hala mahalle maçına kabul edilmemiş kırık 8 yaş egosundan canlı yayın yapan bünyelere tahammül etmek için ben de epeyce yaş almış sayılırım.

işte sevgili okurlar, bu hocamtıraklar ve hoca zihniyetliler yüzünden kurumsal hayat da okul hayatı da birbirinden gereksiz zorluklar, etiketler, kalıplar, kurallarla dolu. neden kendi gücümüzü, yapacaklarımızın sınırını, yapmaya iznimiz olan şeyleri bu insancıkların kurallarına göre belirleyelim ki? hele de tamamen kendi sosyal veya el becerilerimize bağlı durumlarda. vereceğimiz hizmet veya ürünün nihai kullanıcıları çok daha geçerli bir ölçüm aracı. biz kendimizi sürekli geliştirmeye gönül verdiysek, konuyla ilgili okuduğu son şey 20 sene öncesinde kalmış bir uzmana göre daha iyi olmamız doğal değil mi? bir konuda belli bir kurumun verdiği izinden geçen yüzlerce katılımcıyı düşünün, hepsi aynı derecede işinin ehli olabiliyor mu? günün sonunda bizi biz yapan, işimize değer veren şey kişiliğimiz ve işe kattığımız öznel farklar değil mi? oysa biz izin almaya meylettikçe izin mekanizmalarını devleştiriyoruz. izin istedikçe öpmemiz gereken eller çoğalıyor. uslu, tahmin edilebilir, basmakalıp insanlar olmaya zorlanıyoruz.

lütfen lütfen lütfen bu yıl başka hiçbir şey yapmasanız bile, yapmaya izin almadığınız, ehil olmadığınız için ertelediğiniz bir şeyler yapın. bırakın toplumun kuralkoyucuları cıkcıklasın sizi. bekçi köpekleri arkanızdan ağzını köpürterek havlasın. cesaret edemeyenler kendi zincirlerine bakıp tıslasın. gidin ve o hep istediğiniz şeyi yapın. hakkında onca okuduğunuz ve bildiğiniz şeyi bir başkasına öğretmeye cesaret edin mesela. ve elbette bundan para alın. dans, müzik, tiyatro… bir yeteneğinizi sergilemek üzere biletle girilen özel bir gece düzenleyin mesela. bilginizi veya deneyiminizi paylaşmak için 10 sayfalık bir e-book yazın ve pdf’i ufak bir ücretle dahi olsa satmayı deneyin mesela.

biz kendi yeteneklerimizi pazara özgürce sunmadıkça, bize sunulan rollerin ve seçeneklerin içinde debelenmeye devam edeceğiz. herkes kendine izin verilen işi yapacak. gönülsüzce, ruhsuzca. siz içine ruhunuzu katabileceğiniz farklı bir şey yapın. şefika teyzeyi rol model alın. çünkü dünya istediğimiz her şeyi yapmaya elverişli. ve kimseden izin almaya ihtiyacımız yok!

izin istemeyin!” için 18 yorum

  1. Gecmis olsun Japoncum.

    Kalbim agzimda okudum. Is yeri nedeniyle kalbim sis. Beni farkli bir aciya ittin.
    Tesekkurler, optum.

        1. hele ki senin durumunda! onuncu yıl marşını 2 kere söylesen izmir’den milletvekili adayı oluverirsin.

  2. Muhtesem bir yazi Ege’cim, bu dediğine cok ihtiyacimiz var gerçekten, insallah diyorum:)) bu arada cok geçmiş olsun…sevgiler:)

    1. sağolasın eren’cim, daha iyiyim işte.
      bence de izinlerden kurtulmaya çok ihtiyacımız var. yoksa oturup oturup ağlıyoruz halimize.

  3. hüngür hüngür ağlayabilirim gaza gelmekten. elbette mutluluktan 😀

    beni de itekledi bu yazı. özellikle şu söz bir harika: ‘izin istedikçe öpmemiz gereken eller çoğalıyor’

    hayatım izin istemek ve hürmet etmekle geçti-geçiyor.
    büyük ihtimalle memur ailenin çocuğuna kalan bir miras bendeki. annem ve babamda ‘aman izin alalım evladım’ tavrı hakimdi.

    ben biraz düşüneyim.

    1. bu memur çocuğu olma meselesi başlı başına bir yazı konusu, kanayan yara. şu anda bana feci ilham verdin kahve!

  4. Valla japon’um ben de bu yazı ve üstün gaza getirme potansiyeli nedeniyle seni kucaklamak istiyorum. Ben ki memur zihniyet izin almalara doyamam ama hep neden ama derim? bakalım bu gaz beni ne kadar ittirecek.Öperim

    1. canım gül, gidebildiğimiz yere kadar! gazımız bittikçe birbirimize destek olucaz. bacılık böyle bir müessese =)

  5. Benim de kendime lafım şu 🙂
    “içimde kalıcağına dışımda kalsın ” 🙂
    kuaför der ki kahkül yakışmaz sana kesmeyelim yok yok ben göreyim bakayım yakışıyor mu yakışmıyor mu istiyorum ben
    tek kalmaktan ödü kopan ben 1.5 sene yalnız yaşadım ya başına bişi gelirselere rağme
    kitap basıcam dedim kendi paramla gittim bastırdım 🙂 bütçemiz yokdu ama kocadan izin istemedim 🙂 bi şekilde yaptım. bunun gibi çok örnek var..
    içimdeki sesi dinlerim kimseyi dinlemem çok çok istediğim şeylerde… tabi ki fikir alırım güvendiğim dostlarımdan sevdiğimden ama içimdeki ses baskınsa onun bir bildiği vardır derim 🙂
    bunlara ragmen de o kadar titrekim ki… siyah beyazım çok grileri çoğaltmam gerek..
    amma yazdım pek bir döküntü gördüm kendime :)))) sanırım reglin getirdiği hassasiyet üzerimde böhüü

    1. vays, bence harika bir gidişat var burada! bunca cesareti kendi içinden buluyor olman süper. ben de istekle motive olan biriyim. yani çok istediğim bir şey varsa tüm dünya tersini de söylese yaparım. titreklikler belki çok da seçip istemeden kendimizi içinde bulduğumuz durumlarla ilgilidir? hasbelkader girmişizdir bir yola, sonra da tam bir seçim yapmış olmamanın derdini çekiyoruzdur belki? pms’ten sonra bir daha düşün =)

  6. Merhaba Japon Abla’cım (:

    Yazıyı çok güzel bulduğum ve kendime de inşallah motivasyon kaynağı olmasını umduğum gibi aklıma şöyle bir durum da düşmedi değil: Sahte psikolog Ç.D. olayını bilirsiniz; hatta diplomada sözü edilen üniversite bildiğim kadarıyla sizin de okuduğunuz üniversite.. Sahip olmadığı “etiket” üstünden kendisini medyaya sunmasına ve daha bunun gibi nice örneklere ne diyebiliriz acaba? Sosyolog sıfatıyla psikolojik önerilerde bulunmak; psikolog maskesini takmaktan daha akla yatkın geliyor bana.

    1. merhaba mistral! haberleri takip etmediğim için bu kişiyi ve olayı bilmiyorum. yazdıklarından arkadaş sosyoloji mezunu olduğu halde kendini psikolog olarak tanıtmış ve psikologluk yapmış gibi anladım. eğer durum buysa, benim bu yazıda bahsettiğim şeyden şu noktada ayrılıyor: hiçbirimizin olmadığı bir şeyi olmuş gibi sunmasını, yalan söylemesini ve başkalarını kandırmasını teşvik ediyor değilim. teşvik ettiğim şey: eğer bir konu hakkında yeterince çalışıp kafa yorduysak veya pratik yaptıysak, emeğimizi ortaya koymak ve paraya çevirmek için ille de bir diplomaya, uzman onayına ihtiyaç duymamak.

      bahsettiğin arkadaş, kapısına, olmadığı halde psikolog yazdıysa sıkıntı. ama kendini ‘sosyolog perspektifinden taze ve ufuk açıcı psikolojik tavsiyeler’ diye pazarlasaydı her şey çok daha farklı olurdu. mesela ben şahsen gidebilirdim =) zira her malın bir müşterisi olduğuna inanıyorum. bir alanın uzmanı olmak, başka bir alanda söz söylemeye engel değil. yeter ki o yeni alana katkı sağlayan, yenilik getiren, tutarlı bir şeyler söyleyebilelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir