iş maceralarım – V

Kategoriler ontolojik
summer-vacation-is-the-time-when-parents-realize-what-teachers-deal-with-every-day-3b1bb

 

aylardan aralık. küba’daki dehşet balayımızdan memlekete dönmüşüz. hava soğuk, kasvetli. ajans’ın beyaz ışıkları altında mırıl mırıl çalışıyoruz cemil cümle. ruh halim, her sabah sektirmeden aynı kıraathaneye giden 70 yaşındaki bir amcayla benzerlik gösteriyor. hatta amcanın hayatı bile 6’lıyı tutturma hayalleriyle benimkinden daha renkli olabilir. bildiğim ortam, bildiğim yüzler, bildiğim işler. yapıyorum, çıkıyorum. daralıyorum, düşünüyorum. ama her gün de ordayım. işte bu günlerin birinde tülin arayıp müjdeli haberi verince içimi bir heyecan bastı. yıllar sonra yeniden bir iş görüşmesine gitmem gerekti. üstelik bambaşka bir sektörde. aldım randevumu, salladım ajansa bi şeyler, atladım taksiye.

görüştüğüm kadının (müdür yardımcısı) nasıl bir insan olduğunu hiç anlamadım. tam bir poker face. çok ciddi ve mesafeli bir hali var – ki ani samimiyetten daha konforlu bulurum genel olarak. 2 türk, düdük kadar bir odada, bütün görüşmeyi fransızca yaptık. içimden gülüyorum. neyse, kadın bu işi kıvırabileceğime ikna oldu. zaten ingilizce öğretmenliği yapmak için fransızca mülakata sokulmak, yönetimin üstün becerileri hakkında bir fikir vermiştir size. bana da verdi. giderayak odaya başka bir öğretmen çağırdı kadın, meğer yerini dolduracağım ingilizce öğretmeniymiş. işte o şeker biriydi. bir fasıl onunla da 2 türk kısaca ingilizce konuştuk. diğer kadından net daha zeki olduğu için bana yöntem, formasyon, eğitim tarzı gibi konularda 1-2 soru sordu da gri hücrelerimi kullanmam gerekti. gerçi neler yumurtladım hiç hatırlamıyorum. çok zekice bir şeyler söylemiş olabileceğimden de şüpheliyim. ama senenin göbeğiydi, okul zor durumdaydı ve pek fazla seçenekleri de yoktu. kısa süre sonra şubat tatiline girecekler ve tatil dönüşü 5 sınıfa birden bakıp 22 saat ders verecek birine ihtiyaçları vardı. ben de önlerinde oturmuş müthiş motive bir şekilde güneş gibi parlıyordum!

tamam dediler tabi. sonrası ayakları devreden çıkartıp direkt kanatlanmış bir şekilde geçirdiğim haftalardan ibaret. ajansla veda konuşmamı yapış, elimdeki son işleri teslim ediş, çekmecelerimi temizleyiş ve evlilik cüzdanımdaki imza kurumadan iş değiştirdiğimden bir de evlilik tazminatıyla uğurlanış. reklam sayfasını daha muhteşem bir şekilde kapatamazdım herhalde.

böylece şubat tatilinin sonunda kendimi 5 tane sınıf ve her sınıfta ortalama 20’den 100 tane veletle buldum. ilköğretim 4-5-6-7-8. o dönem nasıl geçti anlamadım. kamyon çarpmış bir insanın kafası ne netlikte olursa benimki de o netlikteydi. hayatımın konfigürasyonu tamamen değişmişti. bütün gün oturarak çalışan insandan bütün gün ayakta hoplayıp zıplayarak çalışan insana evrildim. bu bakımdan şahane. ama kafamın bu kadar yoğun, bu kadar kazan olduğu başka bir işim de olmadı allah için. hemen o yaz, yapmaya çalıştığım bu işin aslını feslini öğrenmek için celta’ya yazıldım. sıkıntı şu ki celta tüm dünyada geçerliliği olan çok başarılı bir sertifika programı olmakla birlikte, sınıf yönetimi konusunda S I F I R beceri kazandırıyor. bendeniz de celta sonrası, idiot olmadığı müddetçe her milletten yetişkine ingilizce öğretebilecek yol-yönteme vakıf olmuş, ancak şımarık ve gezeve bebelerin çenesini kapama konusunda bir arpa boyu yol gidememiştim. oysa yurdumuzda nasıl ki reklamcılığın %90’ı bi bok yapmadan hava atmaksa, öğretmenliğin de %90’ı ilgi çekmeye kurulmuş veletleri sakin olmaya ikna etmek. üniversiteye girmek, mezun olup iş bulmak, evlenmek ve ev taksidine girmekten sonra gelen otomatik bir basamak gibi algılandığı sürece, çocuk yapmak da başkaları için yapılan bir şey oluyor. bu şuursuzlukla çocuk yapan insanlardan çocuğuna karşı samimi ve uzun süreli bir ilgi ve tahammül göstermelerini, güvenli ve tutarlı sınırlar çizmelerini beklemek abesle iştigal. gördüm ki çoğu ana-baba her şeyi ya sevilmek için yapıyor ya da rahat bırakılmak için…

öte yandan eğitime olan bütün inancım, önce kendi eğitimimde ilerledikçe, sonra ise eğitime eğitmen olarak dahil oldukça söndü gitti benim. abartılan bir kavram bence. sandığımız kadar önemli değil. hele bir noktadan sonra gerekli bile değil. susan sontag’ın aşağıya kopyalayacağım bakış açısı eğitimle ilgili düşüncelerime tam anlamıyla tercüman oluyor:

”Why not eliminate schooling between age 12-16? It’s biologically + psychologically too turbulent a time to be cooped up inside, made to sit all the time. During these years, kids would live communally — doing some work, anyway being physically active, in the countryside; learning about sex — free of their parents. Those four ‘missing’ years of school could be added on, at a much later age. At, say, age 50-54 everyone would have to go back to school. (One could get a deferment for a few years, in special cases, if one was in a special work or creative project that couldn’t be broken off.) In this 50-54 schooling, have strong pressure to learn a new job or profession — plus liberal arts stuff, general science (ecology, biology), and language skills.
This simple change in the age specificity of schooling would a) reduce adolescent discontent, anomie, boredom, neurosis; b) radically modify the almost inevitable process by which people at 50 are psychologically and intellectually ossified — have become increasingly conservative, politically — and retrograde in their tastes (Neil Simon plays, etc.)
There would no longer be one huge generation gap (war), between the young and the not young — but 5 or 6 generation gaps, each much less severe.
After all, since most people from now on are going to live to be 70, 75, 80, why should all their schooling be bunched together in the first 1/3 or 1/4 of their lives — so that it’s downhill all the way
Early schooling — age 6-12 — would be intensive language skills, basic science, civics, the arts.
Back to school at 16: liberal arts for two years
Age 18-21: job training through apprenticeship, not schooling”

nitekim her 10 velinin 11’i tarafından skandal olarak yorumlanabilecek bu eğitim anlayışımla sektörde ancak 2,5 yıl durabildim. kışkışlayan olmadı ama ancak o kadar tahammül edebildim. 1,5 sene ilk başladığım okulda çalıştım. çocuklar türk’tü ve genel olarak sempatikti. bu okuldaki öğrencilerimin çoğunluğunu severdim. sonraki okul ise kafadan fransız milli eğitimine bağlıydı. bizim türk çocukları tenefüslerde bile öğretmenin yanına yanaşıp sohbet açmaya çalışır, yok saçını kestirmiştir onu gösterir, çıkartmalarını sergiler, size şarkı söyler. özetle daha sıcaktır, daha insani bir ilişki kurulabilir. fransız okulunda öğretmen kendini tapu kadastro memuru gibi hissediyor. çocukların öğretmenle ilişkisi bizimkilere göre acayip profesyonel ve mesafeli. ama sınıf içi çenebazlıkta hiçbir çocuk birbirinden geri kalmıyor, orası ayrı.

MjAxMy1kMzUwNmQ4YWUxODNkZDQ3

 

özetle disiplin benim için eğitimden cayma sebebiydi. yoksa ne yaratıcı etkinlikler bulmak, ne sistemi sorgulatan alternatif metinler, konular seçmek, ne de müfredatı yetiştirmek konusunda bir sıkıntı yaşamadım. gelin görün ki otorite kurma gereksinimi kişiliğime çok yabancı bir kavrammış. bunun sıkıntısını yaşadım sürekli. hormonları horon tepen çocuklardan otokontrol bekledim boş yere. olmayınca kendimi üzdüm. bir insan grubuna karşı sırf lafımı dinletmek için çatık kaşlı olmak, tepeden bakmak ve aşağılamak çok zordu, çünkü zaten o anda, o cıvıl cıvıl yaşta, kapalı bir yerde oturup beni dinlemek zorunda olduklarına ben de üzülüyordum. sadece kişisel karizması ve mesafesiyle disiplin yaratabilecek bir tip de değilim – çocuklar bir şeyi komik bulduğunda ben onlardan önce gülerim. 2,5 yıl içinde fark ettim ki benim yaş grubum 8-10 aralığı. onlara karşı sert olmadan disiplinli, asık suratlı olmadan ciddi, sulandırmaya mahal vermeden de eğlenceli ve ilgi çekici olabiliyor insan. en güzel, en verimli derslerimi ilköğretim 4 ve 5’lerle yaptım. benim açımdan çocukların en sempatik ve çekilir oldukları yaş buydu.

ne var ki öğretmenlik bugüne dek yaptığım meslekler arasında kesinlikle en yıpratıcı olanıydı. son derece verimli derslerle bezeli bir günün sonunda bile feci bir yorgunluk basıyor insana. sonunda benden buraya kadar dememin ikinci sebebi de bu hiç geçmeyen yorgunluk hali oldu. bir de en tercih edilir bulduğum yaş grubu bile nihayetinde küçük işte. sohbeti ve düşünceleriyle kafamı meşgul edecek, fikriyatımda çığırlar açacak bir insan kitlesi değil. sıkıldım bir süre sonra. öğretiyorum da ben ne öğreniyorum, meçhul. tek taraflı bir beslenme. eminim çocuklardan çok beslenen öğretmenler vardır ama bunun için öncelikle çocukları ilginç bulmanız gerekiyor. benim sıkıntım orda, çocukları ilginç bulmuyorum. zaten öncesinde de istemiyordum ama asla çocuk yapmamam gerektiğine de öğretmenlik yaparken karar verdim. bana göre öğretmenliğin ilginç yanı, bir şeyi öğretmek için farklı yollar denemek, daha anlaşılır kılmak için yeni yöntemler, taktikler geliştirmekti. bu bakımdan ancak yetişkinlere öğretmenlik yapması gereken biri olduğuma kanaat getirdim. ama mesleğin hakkını vermek o kadar çok hazırlık ve kağıt-kürek işi gerektiriyor ki yetişkinler için bile o çabaya giremeyeceğimi fark ettim. böylece bir mesleğin daha sonuna gelmiş bulundum. gelsin istiklal marşı ve kapanış.

bir sonraki ve son bölüm: kaçak et kesmenin incelikleri = hem çalışmak hem de dışarıya iş yapmak

iş maceralarım – V” için 4 yorum

  1. Merhaba japonkedi. Is maceralarin beni cok eglendirdi. Ne guzel bunca guzel macera biriktirmissin su genc yasinda! Benim “maceralarim” cocuklugumda sokakta oynadigim zamanlar bitince bitti sanirim. Is konusunda devlet memurlarinin pek macerasi olmuyor malesef. Lisans bittiginde -sanirim izledigim bir filmin etkisi ile- cicekci olmaya karar vermistim. Bir dukkana girip sordum da hatta bana is var mi diye? Ama surec ciraklik egitimi ile basliyormus. O noktaya gidecek cesaret,guven,ozveri ve tecrubeyi kendimde, ikna olma ihtimalini de ailemde gormedigimden proje olarak kaldi o is 🙂 sevgiler

    1. sevgili arzu, bazen fazlaca içinde olduğumuz şeylere yeni bir gözle bakamıyoruz. yapılması gerekenlerin hayhuyu içinde hiçbir şey macera gibi gelmiyor. bana sorarsan eminim senin devlet memurluğu işin de son derece maceralıdır. kimbilir ne gıybetlik tiplerle iş yapmaya uğraşıyorsun! ben de bu seriyi ancak bu işler bittikten sonra yazabildim. içindeyken ne kadar yıprandığımı da bir ben bilirim. yani olay araya biraz mesafe koyup bakmaktadır belki. iş hayatını bir komedi filmi olarak çekselerdi hangi olaylar ön plana çıkardı?
      öte yandan çiçekçilik ne kadar güzel bir iş!! belki hayat karşına hiç ummadığın bir anda yeni bir fırsat çıkarır. belki de doğru zaman henüz gelmemiştir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir