iş maceralarım – III

Kategoriler ontolojik

iş dergisinde yuvarlanıp gidiyor, bir yandan da farklı iş fırsatlarını kolluyorum. bu arada hani o arabasıyla hava atmaya kalkan patron, şirkete kim gelse artık benimle de hava atmaya başlamış. hele de yurt dışından birtakım adamlar gelmişse toplantı odasında boy göstermem konusunda ısrar ediyor. bana çay siparişlerini verirken de ”sorbon mezunu çalışanlarımız var!” diye gevrek gevrek sırıtıyor. sanki sana okuyuverdim o okulu! meşhur bir köşe yazarı yine böyle bir toplantının çıkışında beni kenara çekip ”kızım senin burda bu adamlarla ne işin var, git başka iş bul kendine!” diyor. bir yanılgılar silsilesidir gidiyor. patron sorbon’da okumuş olmamı bir değer olarak kabul ediyor ama uzakdoğu’dan filan getirilmiş rengarenk bir papağan gibi değerim. göstermelik bir durum. bakın bizde ne var böbürlenmesi. ve bunu o kadar yapası var ki misafirler fransızsa ortama dahil olmak için çay getirmem fikri gayet normal geliyor ona. benimse bunlarla bir sıkıntım yok aslında. biri çay isterse çay da getirebilirim, incilerim dökülmez. köşe yazarının yanılgısı ise sorbon mezunlarının asla böyle işlerde çalışmaması gerektiği. hayat işte be amca, bak festival gibi deneyimler ediniyorum demek geçiyor içimden. zaten şu sorbon’a atfedilen bunca gerçekdışı prestijin içini doldurmaya kalksam william kate’i boşasın, o taht benim diye inletmem lazım kensington bahçelerini.

fizibilite çalışmaları: 2 farklı iş görüşmesi

dergideki arkadaşlar haber veriyor: muhafazakar bir gazete ingilizce baskısını çıkaracakmış. gündelik ufak-tefek çevirileri yapacak ve dışardan gelen çeviri haberleri kontrol edecek bir editör aranıyormuş. çeviriden de zerre kadar hazzetmem ha. ama iş görüşmeleri -eğer halihazırda bir işim varsa- bana stresli değil eğlenceli geliyor. dur bakalım bunlar ne ayakmış diyerekten cv’mi yolluyorum. bu arada bazı arkadaşlarım ”onlar kapalı ortamlar, sana gelmez” diye uyarıyor. eh ben de işe dansöz kıyafetiyle gitmenin derdinde değilim nasıl olsa. hacı-hoca tayfasıyla, başını kapayan, hatta çarşafla gezen kadınlarla da hiçbir alıp veremediğim yok, algıda seçiciliğim sıfır. ararlarsa gidicem görüşücem, merak ediyorum.

arıyorlar. ama unutmayalım, metro hattında yaşayan ve çalışan, eli beşiktaş’ta ayağı taksim’de bir insanım o zaman. şanslı beyaz türk hayatımın konforundan sonra anasının dinindeki gazete binasına ulaşmak adeta bir ömür sürüyor. sanırım 2 saatte anca varabiliyorum – o zamanlar oralara metro yok. neyse, gazetenin genel müdürü karşılıyor beni direkt. çok ölçülü, kibar, düzgün bir insan. klasik sorulara klasik cevaplar derken ”sizi bir de ufak testten geçirmem gerek” diyor. önüme bir paragraflık bir haber koyuyor. haberi türkçe’den ingilizceye çevireyim diye beni yalnız bırakıyor. sözlük serbest. bitirince gelip şöyle bir bakıyor. ”valla ege hanım, biz sizinle çalışmayı çok isteriz” diyor. kendi arkadaşlarım şu kafir kişiliğimle orada asla yapamayacağımı söylüyor ama muhtemelen 5 vakit namazını zinhar aksatmayan bu adam gayet de benimle yapabileceğini düşünüyor. galiba iş hayatında beni en çok dumura uğratan şey bu asimetriler. çünkü adam gönülden konuşuyor, biliyorum. kendisinden farklı olduğumu o da görüyor ama bununla bir sıkıntısı yok. sene 2006. o dönemde dergiden aldığım para 1300 tl, adam bana 3000 tl teklif ediyor. papağanı alıp kaçacaklar, patronun haberi yok! ”düşünmem lazım” diyorum çünkü bir bahaneye ihtiyacım var. hiç duraksamadan ”3500 yapalım” diyor. ”mesele para değil” diye geveliyorum. açık açık da konuşamıyorum ”her sabah ve her akşam 2’şer saatimi yolda geçirirsem hayatımı nasıl yaşayacağım, kurslarıma nasıl gideceğim, işten sonra nasıl rehabilite olacağım?” demek şımarıkça gelecek kulağa. ama ”merakımdan geldim, çeviri yapmaktansa camlarınızı silerim daha iyi” de diyemiyorum. böyle boktan bi durum. bir şekilde sıyrılıyorum artık. size haber vereceğim diyorum. beni geçirirken adamcağız hala ”servisimiz var, yol uzun sürüyor ama isterseniz uyuyabilirsiniz, çok rahattır” diye ikna etmeye çalışıyor.

aslında istemediğimiz işlerin görüşmelerine gitmenin en kötü tarafı, çalışmayı isteyebileceğimiz insanlarla tanışmak talihsizliği sanırım.

müstakbel kocamın hayatıma yeniden bi kısa temas etmesi de bu dönemde oluyor. büyük bir reklam ajansında çalışıyor ve sürekli yoğun. bir şekilde mail’leşmişiz ve ben dergiden çok baydığımı belirtmişim. gel bizim ajansla görüş deyince hemen gidiyorum. dünyanın en zevzek, en itici adamının karşısına çıkıyorum. kreatif direktörmüş. ne konuşmuştuk hatırlamıyorum bile. görüşmeyi bitirmek için şunu demesi yetti: ”gel başla ama biz para vermeyiz. 8-9 ay sonra duruma göre para verip vermeyeceğimizi konuşuruz tabi.” tabi canım tabi, ben burda bedavaya sabahlara kadar ciklete, gofrete saçma sapan sloganlar düşüneyim, sen paraları cukkala. bu ne cüret lan! hani eli henüz ekmek tutmamış yeni mezun genco olurum, zaten ailemin yanında yaşıyorumdur, hayırlı bir kısmet buluncaya kadar oyalanayım diye bir işim olsun istiyorumdur… düşünüyorum da bu şartlar altında bile bir insanı para vermeden çalıştırmak yüzsüzlüğün dik alası. tabi çalıştıran yüzsüz de çalışanın hiç mi suçu yok diyeceksiniz. o da hatalı, ona da kılım! böyle böyle ucuzluyor işgücü. bedavaya çalışmak normal bir şeymiş gibi algılanıyor. özellikle de bu ‘yaratıcı’ sektörlerde. tamam bu işlerin tam olarak bir okulu, diploması, şartı şurtu olmadığından ajans kapısını çalan çerçöp insan çok olur. ama iyi bir yönetici hevesli gençlere iş ve maaş vermeyi becerdiği kadar, işine yaramayan gençlere yol vermeyi de bilmeli bence. sonradan çıkarması sıkıntı olmasın diye baştan bedavaya çalıştırmak, ”bu işi beceremedin dodo kuşum” deme cesaretini göstermek yerine parasızca süründürmek bir prensip olamaz. olmamalı.

özetle alın size 2 farklı görüşme, 2 farklı insan.

bu arada dergiye artık iyice ayaklarımı sürüyerek gider oldum. tam da o sıralarda ekonomik gidişata yönelik bir önlem olarak kurumsal proje bütçesini kıstılar. beni ne yapacaklarını bilemediklerinden, aynı çatı altında çıkan diğer dergiye pasladılar. yani üst kata. kendi başıma kurumsal metinlerimi yazıp giderken bir anda yayın toplantısına gündem fikirleri getiren biri olmam gerekti. ki o gündemle uzaktan yakından alakam yok. artık ne kadar mızmız ve gönülsüz takip ettiysem o işleri 2 ayın sonunda hasretle beklediğim haberi aldım: kovuldunuz! ben zaten tazminatımı bile hesaplattırmışım, o derece hazırım. velhasıl canım arkadaşlarımla vedalaştım, güle oynaya ve arkama dahi bakmadan bir kariyer basamağını daha geride bıraktım.

bir sonraki bölüm: hayaller freelance gerçekler doğalgaz faturası

iş maceralarım – III” için 4 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir