iş maceralarım – II

Kategoriler ontolojik

kimisi sürekli makara kukara ortamlarda çalışsın ister. ne bileyim herkes kanka olsun, akşamları birlikte bira içilsin, çadırla doğa tatillerine çıkılsın, bohem kafalar yaşansın – bu arada iş de çıkarsa ne ala… benimse iş ortamıyla ilgili asla böyle bir önceliğim, beklentim olmadı. havayolu dergisindeki ekip tam da bu kafadaydı. ama neyse ki ne işin ne de makaranın hiç de onların tanımladığı cinsten bir şey olmadığını görmek için kariyer tanrısı bana güzel bir fırsat verdi:

2. iş: bir iş dergisinde kurumsal projeler editörü

levent’te bir villadayız. derli toplu, insan gibi bir ofis. ama ben hala ne iş yapacağımı bilmiyorum. patronlardan biri aynı zamanda baş editör ve arabasından hiç bahsetmiyor. haliyle ona yanaştım. meğer beni dergide yer almasını planladıkları kurumsal reklamları yazmam için almışlar. hay hay. getirin yazayım. şöyle bir iş: hepimizin bildiği teknoloji, iletişim, sistem-yazılım, hukuk, finans vs firmalarının çeşitli hizmetlerini tanıtmaya yönelik advertorial’lar yazılacak. önce o ay için anlaşmaya varılan 2-3 firmada yetkililerle görüşmeye gidiyor ve bilgi alıyorum. sonra da oturup hizmeti bir hikayeye, case study gibi bir şeye oturtup yazıyorum. zaten en fazla 2 sayfa. işin içine görsel malzeme ve koca koca spotlar da girince yazıya kalan alan 5 paragraf bile değil. dolayısıyla bu işin bir ayda normal bir insanın ne kadar zamanını alabileceğini tahmin edersiniz. allahtan tam o sırada dergi için işe alımlar hız kazandı ve ortalık hareketlendi. ve bugüne kadarki iş ortamlarım arasında en zeki, en hazırcevap, en eğlenceli ve üstelik en disiplinli iş arkadaşlarımla ben bu dergide tanıştım. haftalık bir dergi çıkarmanın bütün stresleriyle örnek alınacak bir neşe ve eline çabuklukla baş edebilen, geyik basın-yayın sektöründen adeta her biri cımbızla seçilmiş muhteşem arkadaşlarım oldu. bir çoğuyla hala süren dostluğum, devam ettirdiğim işlerim var. 9 sene sonra bile.

ofis arkadaşlarım her gün arı gibi çalışıyordu. bense takriben 3-4 kurumsal projeden sonra işi ve istenen business dilini kapmış, otomatik pilotta yazıp çıkar olmuştum. geriye kalan korkunç uzun iş saatlerinde ise kendimi dipsiz ontolojik sorgulamalara kaptırdım: ben kimim? burda ne işim var? neden çalışıyorum? şu kapıdan çıkıp kendimi ilk arabanın altına atsam? -yok bu çok trajik oldu- şu kapıdan şimdi çıkıp gitsem ve bir daha geri dönmesem? adeta ufak çaplı bir depresyondayım. kafamı dağıtmak ve oyalanmak adına kendimi event’çiliğe verdiğim günler başladı. çok çalışan ve çok yorulan arkadaşlarım için saçma sapan şeyler düzenler oldum: ”haftaya pazartesi herkes mutlaka kırmızı bir şey giyiyor!” veya ”yılbaşı partisi için maksimum 5 tl’lik bir hediye seçiliyor!” gibi son derece anlamsız event’ler. ama eğleniyorduk! bana da iyi geldi. ekip ışık hızıyla kaynaşmıştı. ve kısa bir süre sonra kimse ortamdaki apaçık gerçeği görmezden gelemez haldeydi: dergi için toplanan bu ekip, onları bir araya getiren patronlardan daha hakimdi işe. (kendimi dahil etmiyorum, ben gazeteci/dergici/muhabir değildim. sadece işini çok hızlı yapan ve sonra sıkılan insandım.) paçalarımızdan akan piçliği kanalize etmek için, ofis hayatımızla dalga geçen bir blog kurmamız ve blog alemlerine ilk adımı atmam da bu yıla denk gelir: 2006. sonradan kapattığımız bu blog’da 1 yıl boyunca patronlarla büyük dalga geçtik. işler bir gün olsun sekteye uğramadı ama 1,5 yıl kadar sonra dergi ekibi patronların kaprislerinden, acemiliklerinden ve ego savaşlarından baymıştı. herkes birbirine iş bulmak için aracı oldu diyebilirim. yuvadan uçmaya hazırdık. teker teker dağıldık.

kurumsal projeler editörlüğünden ne öğrendim: kurumsal firmalarla çok sık görüştüğüm bir işti bu. ortamlardaki ceket önü ilikleme trendi, x bey, y hanım’lı klişe sohbetler, ppt sunumları ve isteklerin standartlığı bana her seferinde gülünç geliyordu. her görüşmeden, yaptığım işe lanetler yağdırarak çıkıyordum. biraz da kendi kendimi mutsuz ediyordum sanırım. bu ütülü insanlardan daha değerli olduğumu düşündüğümden değil. onların bu kadar kolaylıkla oynayabildikleri bir oyunun 2 dakikasına bile tahammülüm olmadığı halde, orada olduğumdan. kafama silah dayayan yoktu elbette, bırakıp gidebilirdim. ama nereye gidecek, ne yapacaktım. mesele buydu.

kurumsalcan’ların en büyük handikapıyla da bu işimde baş etmek zorunda kaldım: ilgilendikleri işi sadece ve en iyi kendileri biliyor sanıyorlar. önemli bir firmanın rfid hizmetlerini tanıtan bir yazı yazıcam. ama ilgili kişiden bir türlü cevap ve bilgi alamıyorum. 2 hafta geçti, hala geçiştiriyor herif. ne kadar zor olabilir ki dedim, oturdum internetin başına. google kazan ben kepçe, benzer yabancı firmaların sitelerinde seke seke bilgi topladım. sonra da oturdum yazdım. dergi basıldıktan sonra en acilinden bir telefon: aman ege hanım, siz nasıl yazabildiniz bu yazıyı? sanki izafiyet teorisine yeni açılımlar kazandırmışım da bilim dünyasında fırtınalar estiriyorum. valla sizden ses çıkmadı, baskıya girecektik, araştırdım yazdım, hata mı var? dedim. yok yok, gayet iyi olmuş da inanamadık dedi herifçioğlu. bak bak, inanamamış. muhtemelen karı-kız ortamlarında hava atmak için ”valla şimdi anlatsam da anlamazsınız, geh geh geh!” diye bahsettiği dandik işini, kitlelere 3 basit paragrafta anlatabilmemden dolayı ani bir inanç kaybı yaşamıştı. ah seni gidi beyaz yakalı. bi akıllı sensin çünkü.

uzatmayayım, iş hayatımın iş kısmına tahammül edebilmek için kendimi kurstan kursa atmaya başladığım dönem de budur. önce çocuklar için yazma seminerleri, ardından caz vokalistliği dersleri. bu şekilde bir nebze de olsa insana benzediğimi düşünüyor, teselli buluyordum. dergiden çok sevdiğim bir ablam ise bir sonraki kariyer basamağımın reklamcılık olması gerektiği konusunda ısrarcıydı. bu kurumsal dünyalar sana göre değil, gel seni reklamcı yapalım diyordu. bu arada ben dergide başladıktan 10 gün sonra meşhur reklamcı’nın sekreteri aramış, x bey sizinle çalışmak istiyor demişti. şok şok şokella. gururlu bir sesle ”ben işe girdim yalnız, sağolun” demiş ve kapatmıştım telefonu. kaderin cilvesi. acaba dönüp dolaşıp yine reklamcı mı olacaktım?

bir sonraki bölüm: 2 iş görüşmesi daha ve yeni dumurlara yolculuk

iş maceralarım – II” için 4 yorum

  1. 'valla şimdi anlatsam da anlamazsınız, geh geh geh!'' diye bahsettiği dandik işini,"
    "ah seni gidi beyaz yakalı"
    ahahhah
    güle güle okuyorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir