iş maceralarım – I

Kategoriler ontolojik

aze’nin blogunda okuduğum bir yazıdan ilhamla klavyeye sarıldım şu cumartesi günü. hava kapalı, koru’da korkunç cızırtılar çıkaran aletlerle, baharla birlikte iyice dallanıp budaklanmış vaziyetteki doğayı buduyorlar. yapacak işlerim var ama hevesim yok. o zaman geçmişe ışınlanıyoruz!

7-8 yaşlarımdayken tv’de bir avukatlık dizisi vardı. adını hatırlamıyorum. başroldeki laf ebesi avukat kadın karaktere pek hayrandım. mini etekli koyu renk takımları, ”objection your honor!”lamaları ve kendine güvenli tavrıyla, avukatlık hakkında türkiye cumhuriyeti şartlarında kesinlikle karşılığı bulunmayan karizmatik bir imaj çizmişti kafamda. çenesiyle aile bireylerini darlayan bir çocuk olabildiğimden gerekli altyapıya da sahip olduğumu düşünmüştüm. yani hayalimdeki ilk meslek avukatlıktı. sonraki yıllarda yaşı benden küçük komşu çocuklarını odama toplayıp güya ders verdiğim çok yaz günü olmuştur. temmuz-ağustos aylarında öğretmenlik mesleğine daha yakın duruyordum galiba. mümkün bir kariyer gibi geliyordu. daha önce de yazdığım gibi, herkesin yazar olacağıma kesin gözüyle baktığı zamanlarda ben zaten yazıyordum. dolayısıyla zaten yaptığım bu şeyi geleceğe taşıma fikrini düşünmüyordum bile. yazdığım sürece yazacaktım işte. hesabı yapılacak bir konu değildi.

sözel’i çok kuvvetli sayısalı çok zayıf bir öğrenciydim. kendine, kendine rağmen mesela bir moleküler biyoloji mesleğini yakıştırabilecek kadar hayalperest de değildim asla. dolayısıyla lisede artık belli bir alana yönelmek gerektiğinde hiçbir kararsızlık yaşamadım. yolum besebelli türkçe-sosyal yoluydu. ama ne olacağımı, hangi mesleği seçebileceğimi net olarak uzun uzadıya düşündüm mü, pek hatırlamıyorum. elbette her dersanede uygulanan ”hangi meslek size göre?” tarzındaki testleri hep keyifle yapmışımdır. bu testlerde kah mimar kah psikolog çıkabilir bir insan. benim için de farklı olmamıştır herhalde.

bir de lise 3’e çok aşık vaziyette başlamıştım ben. sevgilimle bedenime dair müthiş keşifler yaşarken son derdim öys’ydi. ama dedim ya, iyi bir öğrenciydim ve herhalde lise 3’ü hiç okumamış olsaydım bile kazanırdım üniversiteyi. öyle de oldu. adet yerini bulsun diye ilk 2’ye boğaziçi sosyoloji ve tarih bölümlerini yazmıştım. puanları çok daha yüksek olduğundan başka türlü sıralama yapılamıyordu galiba. 3 nümerolu ve aslında tek tercihim ise bilgi karşılaştırmalı edebiyat’tı. onun arkasından 9 eylül sinema-tv, ege psikoloji, sosyoloji ve sanat tarihi geliyordu yanılmıyorsam. 7 tercih yaptım sadece – o dönemde 20 tane filan yapılabiliyordu. ben bu 7 şeyi bile zar-zor bir araya getirdim. ve şimdi dönüp bakıyorum da, 3 soru eksik çözsem sinema-tv, 5 daha eksik çözsem psikoloji okuyacaktım. ne alaka lan! tamam hepsi sözel bölüm de, her biri ayrı kafalar sonuçta. neyse, buradaki ihtimalleri ve sadece 18 yaşındayken geleceğe dair bir karar verme sıkıntısını bir kenara bırakalım. sonuçta ben bilgi’ye, tam da istediğim bölüme girdim ve muhteşem bir eğitim hayatı geçirdim.

buraya kadar süper. kendi adıma tuhaf bulduğum şey, üniversitede geçen bütün o yıllar boyunca bir kez bile ilerde ne iş yapacağımı, hangi meslekten ekmek yiyeceğimi düşünmemiş olmam – babam da bir sabancı değilken üstelik. bu arada nerdeyse okula başladığım yıldan itibaren hep çalıştım kendime göre. ve epey de güzel para kazandım. önce kütüphanenin katalog bölümünde ve desk’te çalıştım. sonra özel öğrencilerim vardı ve fransızca dersleri verdim. son olarak 2 sene boyunca bir yayınevinde staj yaptım. ama ordan en büyük kazancım, kesinlikle bir yayınevinde çalışmamaya karar vermek oldu. ortamdaki uyuşukluktan ve memnuniyetsizlikten içim daralmıştı, ki aslında çalışanların hepsi çok tatlı insanlardı. sanki asla iş hayatına atılmayacakmış gibi yaşamaya devam ettim. üniversite bitmeden önce yaptığım uzun bir paris seyahatiyle gaza gelip mastır için bütün sorbonne’lara başvurmayı kafama koymuştum. geleceğe dair en uzun vadeli planım buydu. akademik kariyer yapacakmışım gibi görünüyor ama aslında plan sadece paris’te yaşamaktı. işin akademik kısmı bir tür elektrik faturası gibiydi. bankaya gitmişken ödeyeyim bari gibi bir şey. öyle de oldu. kabullerimi aldım, güle oynaya gittim, gider gitmez burs kazandım ve harika bir yıl geçirdim. mastırı da bir yılda bitirdim çıktım. işte orada çatallandı yol: devam etmek veya geri dönmek. devam etmeyi seçtim ve kendimi doktora’da buldum. bulur bulmaz da bulmaz olaydım dedim. mesele doktora değil, doktorada burs bulmak çok zor olduğundan paris’te kendi paramı kazanmayı başarmaktı. bu arada aynı konuyla yıllarca ilgilenmek anlamına gelen doktoranın benim gibi maymun iştahlı biri için son derece ıstıraplı bir deneyim olacağını da hissetmedim değil. yabancılara hiç bayılmayan bir ülkenin en keşmekeşli şehrinde anlamsız bir sebepten sürüklendiğim tatsız bir yaşam mücadelesi. anaokullarında çalıştım, ingilizce dersi verdim, çocuk baktım. en son resepsiyonist olarak 4-5 ay kadar çalıştım. hayatımın gidişatındaki saçmalığa inanamaz bir hale geldiğimde de türkiye’ye geri dönüm. toprağı öptüm, baştan başladım.

1. iş: bir havayolu dergisinde editör/yazar/çömez

sadece 7 hafta tahammül edebildiğim bu işe başladığımda nasıl hevesliydim anlatamam. ülkeme dönmüşüm, artık kadrim kıymetim bilinecek, ilk başvurduğum işe kabul edilmişim ve para kazanıcam. üstelik işverenim ve iş arkadaşlarım da yaşıtlarım sayılır. haha, zaten çanak çömlek tam da orda patladı. 25 yaşındaki geç-ergenlere iş emanet edince ortaya bi bok çıkmıyormuş, onu gördüm. idarecilik hak getire, maaşlar belirsiz, herkes feci şekilde amatör. ay bir de benden 1-2 yaş büyük, patronun uzatmalı sevgilisi, ruh hastası bir editör kız vardı, neslihan. herhalde kendisinin asabiyetinden çok uzak, çok hevesli ve mutlu olmamdan dolayı kıldı bana. gerçi sanırım herkese kıldı. sadece 7 haftada bile birçok şok yaşatmayı başarmıştı ya bir tanesini unutamam: bir yazı için hürrem sultan resmi gerekiyor. yazıdan ben sorumluyum diye resmi de benim bulmam gerekiyormuş, böyle buyurdu neslihan. iyi de nerden bulucam diye sorunca da beni alıp çalıştığımız binanın tozdan pikselleşmiş devasa arşivine götürdü. sene 2005. ordaki kitapları, dergileri karıştırıp bulacakmışım. ”neslihan deli misin, günler sürer!” dediğimde ”dergicilik bu, yayıncılık bu” diye son derece özlü bir cevap yapıştırdı. kıçını döndü gitti. sinirden bir müddet gülsem mi ağlasam mı diye kalakaldım. ama sonra aniden gelen bir fikirle masama dönüp resim işini sanırım 3 dakikada filan çözdüm: eskiden staj yaptığım o yayınevini aradım. bol bol tarihi roman basan bir yayıneviydi. sayfa tasarımcısı çocuktan rica ettim, bana yüksek çözünürlükte şahane bir hürrem portresi yolladı hemen. tozlu odalarda ararken saçlarıma aklar düşeceğini hayal ettiği portre 2 dakika sonra mailbox’ında beliriverince tabi ki neslihan beni daha çok sevmedi. bir çömeze yayıncılık dersi verdiğini umarken kapağın kralını yemişti. yine başka bir gün ofis mutfağında bir kupaya çay koymuş bu salak. o sırada içeri giren kızlardan biri ”neslihan, o bilmemkim’in en sevdiği kupası, istersen başka bir kupa kullan” dedi diye kupayı o anda yere çalıp tuzla buz etmişti. hepimiz kalakalmıştık. ama işi bırakmamın sebebi neslihan değildi. başlangıçta bütün kültür-sanat etkinliklerinin kokteyllerinde gezmekten, kendini çok yetenekli/özel/başarılı/akıllı sanan insanlarla röportaj yapmaktan hoşlanacağımı düşünmüştüm. ama kısa sürede sıkıldım. sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmaktan hiç hoşlanmadım. dergiden ve ekipten de uzun vadede bi halt olmayacağını anlar anlamaz uzadım. eksik kalan maaşımı ise ayrıldıktan sanırım 6 ay filan sonra, araya bir tanıdığımızı sokarak alabildim. evet, yuh gerçekten. notumuz: 2/10

3 hafta ara: umutsuzluk, endişe ve panik a.k.a acıların çocuğu sendromu

nedense 3 haftalık işsizlik bile bende ağır bir panik duygusu uyandırmaya yetmişti. naapıcam naapıcam diye gözüm saatlerde ortalıkta alis’teki tavşan gibi sektiğim o günlerde ayşe ve seçil bir başka dergiden bahsettiler. bir arkadaşlarının mıymış, bir arkadaşları orda mı çalışıyormuş, öyle bir şey. dünyaca bilinen bir dergiyi türkiye’ye getirmek üzerelermiş ve profesyonel bir ekip kuruyorlarmış. bu dergi iş ve ekonomi üzerine yoğunlaştığından, bana hangi noktada ihtiyaç duyabilirler diye şüpheye düşmedim değil. ama işsiz kalmaktan iyidir diyerek görüşmeye gittim. 1 değil 4 patronlu bir işmiş meğerse, ben sadece bir tanesiyle görüştüm. iyi geçti ama adamı pek çözememiştim. görüşmemiz akşamüstüydü ve sonrasında o da evine dönecekti. beni arabasıyla metroya bırakmayı teklif etti, çok makbule geçer diyerek kabul ettim. bindik arabaya. adam başladı ”bu arabayı yeni aldım ama beğenmedim, şurası şöyle, burası tam istediğim gibi değil. haftaya değiştirsem mi acaba”. kendi kendime sessiz kahkahalar atıyorum, arabandan etkilenebilecek son kadına denk geldin arkadaş diyorum içimden. vardır böyle tipler, gıcır gıcır mercedes’ini eleştirerek puan kazanmaya çalışır hani. herhalde acıdım adama ve zararsız buldum. metroda indim, sizden haber bekliyorum o zaman dedim.

o dönemde annemin çok yakın bir arkadaşının kızı, meşhur bir reklam ajansından metin yazarı olarak yeni kaçmıştı. annem beni arayıp ”tamam o kaçmış olabilir ama sen daha sosyal birisin, kalemin de kuvvetli, git bi görüş bence” dedi. önce kızı arayıp patronla ilgili bilgi aldım. sonra da ajansı arayıp randevu aldım. maslak’ta gri bir plaza, koridorlarda daha önce yaptıkları işlerin büyük boy uyarlamaları,  yerlerde renkli yazılar, çok yaratıcı bir ortamdayız havası… patron da zaten sansasyonel işleriyle bilinen sivri bir adam. 5 kişilik bir ailenin sığabileceği ebattaki odasına kabul etti beni. deri koltuğa oturdum. bazı klişe sorular sorduktan sonra sanırım sanat veya yaratıcılıkla ilgili bir tartışmaya girişti benimle. umutsuzca iş aradığım bir dönemde, gayet deneyimsiz biri olarak o derece küstah yanıtlar verecek gücü nerden buldum bilemiyorum. ama buldum. adam beni sinir etmişti, ben de cevaplarımı takır takır sıraladım. şu anda konu neydi ve neden o derece dolmuştum hatırlamıyorum bile. adamın eğlenir gibi bir hali vardı, onu hatırlıyorum. muhtemelen ne kadar hayvanlaşabileceğimi görmek için pas atmıştı bana. ben de maaşallah gol olup yağmıştım kalelere. görüşme bitip de dışarı çıkınca derin derin nefesler aldım.

neyse ki birkaç gün sonra dergiden aradılar, sizinle çalışmak istiyoruz dediler.

(arkası gelecek!)

iş maceralarım – I” için 5 yorum

  1. Ben de Hayat Ağacı dizisinden ilhamla avukat olmak istemiştim çocukken. Şimdi öğrenciler sık sık soruyorlar küçükken öğretmen mi olmak istiyordunuz diye; ben de pek hatırlamıyorum ama sanmıyorum. İlginci ne olmak istediğimi de hatırlamıyorum

  2. bizim zamanımızda janjanlı meslekler furyası başlamamıştı be hemşire, dediğin gibi seçenekler dizi karakterlerinin meslek seçimleriyle sınırlıydı 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir