iran: başka türlü bir yer – IV

Kategoriler gezi-gözlem

iran yollarda

6. gün: abyaneh, kaşan, kum

tahran’a gitmek için yeniden yollara düştük ama yolları da boş geçirmedik. ilk durağımız bir müze köy olarak bilinen, unesco kültür mirası listesindeki abyaneh oldu. 2500 yıllık bu dağ köyünde halk hala geleneksel kıyafetleriyle geziyor, bin yıllık yöntemlerle basit ama çok lezzetli ürünler üretiyor: nar, dut, erik reçelleri ve pestiller, güneşte kuruttukları meyveler ve yemişler sokaklarda satılıyor. çoğunluğu orijinal haliyle korunan binalar ve sokaklar sarı-kahve tonlarıyla yine çok güzel.

abyanehabyaneh

köyün girişindeki fırından aldığımız kocaman bir ekmeğin sıcaklığı ve lezzeti abyaneh’ten aklımda kalan en nefis hatıra. gezinin çoğunu aç geçirdiğim düşünülürse bu ekmeğin lezzetli çıkması mucize gibiydi. iran’da ekmekler bizimkiler gibi değil. yassı, lavaş tipi ekmekler. otel ve restoranlarda fırından henüz çıkmış sıcak ekmek bulmak zor. bu köyde bu tazecik ekmeği yakalamak büyük şans oldu.

yol üstündeki ikinci durağımız kaşan kasabasıydı. bizdeki ”ev değil kaşane” deyiminin anavatanı olan bu kasaba, adı üstünde son derece bakımlı köşkleri ve binalarıyla zengin bir kültür köşesi. gözlemlediğim kadarıyla yol üstünde şöyle bir uğranıp geçiliyor ama vakti olanlar burada konaklarsa pişman olmaz. gezilip görülecek epeyce yer var. biz kısa bir tur attığımız kaşan zengini evinden bile epeyce etkilendik. zenginimiz vakti zamanında semaveri rusya’dan iran’a ilk kez ithal eden kişiymiş. iranlılar da çaya bunca düşkün olunca adam kısa sürede köşeyi dönmüş. dışardan bakınca yüksek duvarlarıyla hiç de umut vermeyen bu yapı, içeri girince yine bir cennet bahçesiydi elbette. kaşan’da bu tip 10-15 ev olduğunu öğrendik. çöl ikliminde olmasına rağmen suyu olduğundan, burada pek çok tüccar ve zengin yaşamış. hala da yaşıyor. bir de gülsuyu en çok burada üretiliyormuş. iran’ın ısparta’sı. her yerde güllü ürünler vardı.

tahran’a varmadan önceki son durağımız ise islamın ileri gelenlerinin (böyle yazıyorum da kim olduklarını hiç bilmiyorum tabi) bir arada mutlu mesut takıldıkları kum şehriydi (adının bildiğimiz kumla ilgisi yok.) ertesi gün tahran’da buluştuğum iranlı arkadaşlarım bu şehre uğradığımızı ve ünlü medresesinde kendini zincirlerle döven inanç sahiplerinin canlı şovuna şahit olduğumuzu öğrenince, kanyon’a yolladıkları hollandalı turist arkadaşlarının yanlışlıkla fatih’in arka sokaklarına düştüğünü öğrenen nişantaşlılar gibi tepki gösterdiler. rehberimizi bizi bu kadar ‘köktendinci’ bir yere götürdüğü için epey kınadılar ve ”çok korktun mu?” diye sordular. ama bence ortam bir benzeri bulunamayacak kadar ilginçti. ve hayır, korkmadım. niye korkayım? buraya girmenin en önemli şartı olan yerlere kadar çiçekli basma çadorumu giymişim, rehberin koluna yapışmışım, kimseye zararım yok. daha noolsun? ama içerisi gümbür gümbür. nasıl tarif etsem:

iran kum medrese

şu sırtı bize dönük olan insanların baktığı noktada tepesine siyah bayrak asılmış olan yer bir tür sahne. burada son derece pop ve dile dolanan melodisiyle sürekli tekrar edilen bir dini marş(?) çalıyor. dövünenler de dövünerek tempo tutuyor. bu ortama sempatik demek mümkün değilse de özellikle korkutucu bulmadım. turist olduğum besbelli, beni kim naapsın burda dedim. etraf tıklım tıklım mümin. vefakat heyhat, aşağıdaki kareden birkaç dakika sonra iran’da ilk ve tek ve son kez biri yanıma geldi ve homurdanarak saçıma işaret etti. meğer örtü kaymış, saç görünmüş. haberim yok tabi. hemen düzelttim. eee when in rome do as the romans do demişler. ama ne tuhaf, bana kendimi non-stop erotik tehlike gibi hissettiren tek ülke de iran oldu. şahsıma özel bir durum değil. yaşı kaç olursa olsun her kadının mutlaka örtünmesi kuralı, sabah uyanır uyanmaz kadın olduğunuzu anımsatıyor. tehlikelisiniz, baştan çıkarabilirsiniz, günahlara sokabilirsiniz. her dakka bunları yapmaya enerji harcayacağınızdan değil ama, hepsini zorla insanın aklına sokuyorlar gibi. bu da işin ironik tarafı bence. konuya birazdan yine gelicem. çok yönlü bir mesele.

qom

kum için daha fazla tehlike arz etmeden ortamları terk ettim. ama gördüğünüz gibi oldukça gösterişli bir yapıydı bu medrese. (o altın rengi olan yerler gerçekten saf altın.)

7. gün: tahran

bizim ekip tahran’daki ilk gününde şehir turu attı, gülistan sarayını ve arkeoloji müzesini gezdi yanılmıyorsam. ben hepsini pas geçip son hızla arkadaşlarıma koştum ve günü onlarla birlikte geçirdim. önce dışarıda bir kafede oturduk ve sohbetlere doyamadık. sonra kızlardan biri annesinin yoğun ısrarlarıyla beni evlerine davet etti. akşam boyunca sürekli devam eden ikramlar ve 5 kişi oturduğumuz 10 kişilik masalarla mide fesadına çeyrek kala otelime bıraktılar. 4 yıldır görmediğim arkadaşımla kardeşimmiş gibi vedalaştık.

iranlı arkadaşlarım uzun yıllar iran’daki rejimin kendilerini kısıtladığına üzülerek depresif halde takıldıklarını, ama bir süredir artık kendilerine acımaktan fenalık geldiği için rejimi bir kenara bırakıp hayatta yapmak istediklerine odaklandıklarını söylediler. birçok şeyden konuştuk ama beni en çok mutlu eden bu oldu. çünkü ikisi de son derece yetenekli, güçlü, çalışkan ve başarılı kadınlar.

bu arada her yerde, her evde türk dizileri seyrediliyor. bana birkaç diziyle ilgili soru sormak istediler ama bu konuda karacahil olduğumu hemen anladılar. o zaman da şunu sordular: ”neden bütün dizilerde sürekli entrika var? türk ailelerinde gerçekten herkes birbirinin arkasından iş mi çeviriyor?! eğer öyle değilse, sürekli bu şekilde senaryolar yazarak ülkecek bu şekilde algılanmaktan kimse korkmuyor mu?” ben çok güldüm. senaristler cevap versin. iran şaşkın.

8. gün: tahran

zaman nasıl geçti ve dönüş günümüze nasıl geldik anlamadık. son gün tahran çarşılarında ve sokaklarında bolca gezindik ve her şeyden önemlisi mücevher müzesini ziyaret ettik. foto çekmek yasak olduğundan google’dan bulduklarımla yetineceğiz ve maalesef gördüklerimin ve hissettiklerimin onda birine bile karşılık olamayacak bütün o fotolar. çünkü olay sadece bu büyük parçalarda değil, tam da gözalıcı minik broşlarda, zarif kolyelerde, asaletten yıkılan küpelerde… aslında burası bir müze filan da değil zaten, düpedüz merkez bankasının kasası dostlar. içeri girmek uzun ve meşakkatli bir prosedür. nihayet içeriye alındığınızda ise zamanınız çok kısıtlı. rehberimizin önderliğinde göz kamaştıran mücevherlerin, mücevherlerle bezeli taçların, tahtların, kılıçların, mobilyaların önünden büyülenmiş vaziyette geçtik. elmaslar, zümrütler ve yakutlar o kadar bol miktarda ki avuç avuç büyük boy kaselere yığıvermişler – tek tek sergileyecek alan yok! farah diba’nın takıları ve değerli taşların ışıltılarıyla hipnotize olmuş vaziyette çıktım ben burdan. bolluk ve bereket hissi paçalardan akıyor. ömrümde gezdiğim en etkileyici müzeydi sanırım. dünya gözüyle ne monet’ler, rodin’ler, hopper’lar gördüm, burdaki mücevherler kadar büyülenmedim. meğerse içimde bir diva saklanıyormuş. buraya gelince ortaya fırladı.

ikinci durağımız seramik ve cam müzesiydi. içindeki eserler kadar sergileniş tarzı ve müze binası da oldukça özel. yolunuz bu şehre kadar düşerse kesinlikle gitmemezlik etmeyin.seramik ve cam müzesi seramik ve cam müzesi

tahran çok gri, çok trafikli, çok kalabalık bir büyük şehir ve şu 2 müze dışında pek bir albenisi yok bence. gezenler, saray da fena değilmiş dediler. ama bu kadar yani. tahran’dan fazla bir şey beklememek lazım.

genel ve özel bilgiler

taksicilerden, esnaftan, yerel halktan dinlediğimiz kadarıyla iran’da rejime karşı olanlar hükümetin hiçbir üyesine güvenmiyor, hepsine hırsız gözüyle bakılıyor. halk kötünün iyisini seçmeye çalışıyor. ev ortamında herkes istediğini yapmakta serbest. kamuya açık yerlerde de eş-dost bir araya gelip rejim karşıtı sohbetler edebilir. ama sıkıysa bir yabancıya konuş diyorlar. seni ihbar ederse, konuşmadığını kanıtlamak için uğraşman gerekiyormuş. polise güven sıfır. iran gizli servisinin çok güçlü olduğuna, her sokakta ajanların bulunduğuna ve tüm telefon konuşmalarının dinlendiğine inanılıyor. bu kadar kalabalık bir ülkede bu bana pek gerçekçi gelmedi ama zaten ne önemi var. bir kez insanları dinlendiklerine inandırdıktan sonra dinlemeye gerek kalır mı gerçekten? diyorlar ki halkın %60’ı rejimi katiyen desteklemiyor, %20’si tamamen ekonomik çıkarları yüzünden destekliyor, %20’si ise gerçekten rejim taraftarı. bu durumda ülke, %20’nin istediği gibi yaşayan %80’in trajedisine dönüşüyor. çünkü çoğunluğu temsil edecek bir lider çıkmıyor. çıkmaya kalkışsa başını eziverdikleri için gelecek de pek farklı görünmüyor.

ben uluorta bir baskı görmedim. tabi toplamda 8 gün kaldığım bir ülke hakkında kafanızda pespembe bir imaj oluşturmak istemem. kadın isterse en darından kot pantolon giyebiliyor, en şuh makyajla geziyor, arabasını kullanıyor, erkek arkadaşıyla el ele göz göze gezebiliyor. ama iş ücrete geldi mi özel sektörde erkekle aynı işi yapsa da aynı maaşı alamıyormuş mesela. dolayısıyla görünüşü kurtarsalar bile, işin iç yüzü farklı.

rejimin en büyük sorunu porno. herkesin evinde uydu ve internetin olduğu bir ülkede bu duruma engel olmak büyük dert. zaten sene olmuş 2016.

ülkenin en büyük sorunu ise işsizlik ve uyuşturucu. afganistan ve pakistan üzerinden gelen uyuşturucunun transit noktası olan iran’da uyuşturucu alkolden bile ucuza satılıyor ve temin etmesi de çok kolay. işsizlik esrarkeşlikle birleşince ortaya iki kat umutsuz bir tablo çıkıyor. bir de rejimin borusunu öttüren eğitim kurumlarına devam eden milyonlarca çocuğun ve gencin, okulda cehennem ateşlerini dinleyip evde son derece münafık aileler görmesi sorunu var. sonuç olarak iran’da gençliğin kafası epey karışık.

abd’nin iran’la en büyük sorunu nükleer güç filan değil, iran’ın israil’i tanımaması diyorlar. yoksa iran’daki nükleer faaliyetler kendi enerji ihtiyacını karşılayacak kadarmış. iranlılar böyle diyor ve bu konuyla ilgili bir endişe de tespit edemedik kendilerinde. rahatlar.

200 yıl kullansalar ve satsalar bile bitmeyecek kadar doğalgaz varmış ülkede. benzinin litresi 1 lira, motorin 30 kuruş. ama petrolün burada da 50-60 yıl sonra biteceğini söylüyorlar. devrimden sonra birçok yerde yeni yollar yapıldığını, iran’ın kendi kendine yeten bir ülke olduğunu dinledik. şehirler gelişmiş, belediye hizmetlerine çekidüzen gelmiş.

gençler evleninceye kadar, hatta bazen evlendikten sona bile ailelerinin yanında yaşıyor – aileler çocuklarına gerçekten çok düşkün bu ülkede. ama sebep bu değil. tahran’da ortalama bir dairenin kirası 3000 dolar civarında. depozitosu ise 20.000 dolar. yanlış okumadınız, yirmi bin dolar! doların geldiği şu noktada bizim için bile fantastik kaçan bu rakamları bir de kimsenin çok büyük paralara çalışmadığı iran’da düşünün. sonsuza dek aile yanında yaşayabilir insan.

gelelim hak-hukuk meselelerine: adam öldürene idam cezası var ama bir sürü de hafifletici unsur varmış. yani planlı bir şekilde birini vurmadığın sürece muhtelif sebeplerle olay müebbet hapse dönüyormuş. sorgusuz sualsiz idama götüren tek suç tecavüz. kadını koruyan haklar varmış. (kadının namusunu kastediyorlar sanırım. finansal eşitliğini koruyan bir yasa duymadık. gerçi kocanın aldattığı veya sebepsiz yere ayrılmak istediği durumlarda boşanmak için adam kadına gerçekten çok yüklü bir tazminat ödemek durumunda.) karısını-kocasını aldatana 70 kırbaç cezası da varmış. ama kırbacı atan kişinin koltuğunun altında kuran oluyormuş. onu düşürmeden kırbaç atmaya çalıştığı için hafif oluyormuş kırbaç. bilemiyorum artık, kulağınıza nasıl geliyor…

sonuçta bir yere turist gitmek ayrı, yerlisi olmak, orada yaşamak apayrı. iran bize çok yakın bir kültür ama turist-yerli asimetrisinin tavan yaptığı bir ülke. halkı çok candan, yardımsever ve güleryüzlü olsa da yasaları hazmetmek zor. ama hayat orada da devam ediyor, insanlar türkiye’dekilerden daha mutsuz değil. hatta türk olduğumuzu duyan bazı iranlılar memleketteki son gidişata binaen ”yaa sizin güzelim ülke ne hale geldi” diyerek üzüntüsünü dile getirince bizim ekip gülmekle ağlamak arasında gidip geldi. vay arkadaş, iranlı bile halimize acır olmuş dedik.

fakat bütün bunlar bir yana: (yazının bu son kısmı korkunç sübjektif olacak, isteyen dağılabilir.) iran kadının kadın, erkeğin erkek olduğu o nadir coğrafyalardan biri. bu ya size de aynen böyle gelecektir, ya da sizin tipiniz beyaz yaka avrupalı johansson abidir. hokka burunlu, sarıpipi, kibarlıkta bir dünya markası, ancak bir penguen kadar romantik, beşiktaş’ta tavuk dürüm yese komaya girer, şu tüpü kaldırıver desen diski kayar. anladınız siz onu. işte bir de ortadoğu tipi abi var. boyu 1.70 bile olsa ruhu cengaver. tek eliyle dağları devirir, kadınını sahiplenir, başına tac eder, aşktan deli divane olur, şaire bağlar, ben erkeğim ve şunu bunu yapmak benim görevim der. (bu iki tipin ortasını bulan zaten yaşadı bence.) çıtkırıldım adamların ülkesi değil iran. erkek fatma kadınların ülkesi hiç değil. 68 kuşağının verdiği onca eşitlik ve özgürlük mücadelesi bir yana ben hala kadının kadın, erkeğin de erkek gibi olmasında bir bilgelik, bir tür denge ve doğallık buluyorum. siz de benim gibiyseniz iran’da birçok dengesizlik bir yana, bu türden başka bir denge hissedeceksiniz. başörtüsü ille bir sıkıntı gibi değil, bir güç gibi de gelebilecek mesela. çok fazla yasağın olduğu bir yerde, kaçınılmaz olarak ne büyük ihlallerin yaşandığını düşüneceksiniz. her şeyin bir ezberletilen, korkulan yüzü, bir de sizin bakış açınıza göre değişen, ihtimaller sunan yüzü olduğunu fark edeceksiniz.

çünkü her yüzünde farklı bir ışık olan dev bir elmas gibi iran. hem şiir hem kırbaç. hem aşk hem nefret. hem güneş hem bulut. bana doğu’ya gitmek için ilham verdi en çok. abd dışında batı’dan ve birörnek düzenli hayatlardan ne çok sıkıldığımı hatırlattı. ruhuma iyi geldi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir