iran: başka türlü bir yer – II

Kategoriler gezi-gözlem

2. gün: persepolis

otobüsle persepolis’e giderken o kadar çok ev ve yol inşaatı gördük ki bu duruma dikkat çektiğimiz rehberimizden hoş bir fıkra dinledik: abd, rusya ve iran cumhurbaşkanları bir arada içerken şeytan yanlarında bitivermiş, ‘ne isterseniz sorun bana’ demiş. abd başkanı ‘şu bizim ülke ne zaman dünyaya hakim olacak?’ diye sormuş. şeytan ’50 yıl sonra’ deyince zaten yaşını başını almış olan başkan ‘ben göremeyeceğim!’ diye ağlamaya başlamış. sıra rusya başkanına gelmiş. onun sorusu da aynıymış: ‘peki ya bizim ülke ne zaman dize getirir dünyayı?’ şeytan ‘100 yıl sonra anca’ diye cevap verince bu kez de rusya başkanı bağlamış ağlamaya ‘ben göremeyeceğim!’ diye. iran başkanının sorusu farklıymış: ‘yahu şu bizim ülkedeki inşaatlar ne zaman biter?’ ve o dakka şeytan ağlamaya başlamış: ‘ben göremeyeceğim!’

bu fıkrayı bizim memlekete de uyarlayabiliriz diye düşündük biz. bu arada persepolis en eski antik kentlerinden biri olmaktan başka, aynı zamanda iran’ın en büyük ve en ünlü futbol takımının da adıymış. bunu da popüler bir bilgi olarak aklımıza yazdık. isfahan yolu üzerinde, şiraz’ın çıkışında büyük bir kapı gördük. adı kuran kapısı imiş ve 14. yy’dan kalmaymış. iran’ın devrimden önce inşa edilmiş tek kapısı olan bu dev tarihi yapının üst katında ise iran’ın en büyük kuran’ı duruyormuş.

persepolis’e arapların cemşid’in tahtı ismini verdiklerini de yine yol üstünde öğrendik. persler persepolis’i diktikten uzun süre sonra bile hala çadırlara talim eden araplar, burayı görünce ne kadar büyük ve görkemli olduğuna inanamamış, ‘bunu yapan insan olamaz, kesin devler yaptı’ şeklinde -son derece makul!- bir açıklama getirmişler. cemşid, mitolojik devler ülkesinin kralı. işte bu yüzden persepolis’in bilinen isimlerinden bir diğeri de taht-ı cemşid’miş.

persepolispersepolis

persepolis’in hikayesine ve neden inşa edilmiş olabileceğine daha yakından bakalım. rivayetler muhtelif:

bir tanesine göre, burası dünyanın o dönemde %40’ına sahip olan pers imparatorluğunun paracıklarını harcamak için yapıldı. çünkü zaten imparatorluğun bir adet yazlık bir adet kışlık başkenti, bir de yine devlet işlerinin yürütüldüğü pasargad şehri vardı.

bir diğer rivayete bakılırsa, takvimi bulan imparator darius’un hesabına göre 21 mart yeni yıldı. persepolis tam da darius tüm haşmetiyle otururken 21 mart gibi önemli gün ve haftalarda ordan burdan gelen hediyeleri ve konukları kabul etsin, bunları yaparken de accık hava atsın diye bir kültür ve hazine başkenti olarak inşa edildi.

darius’un on parmağında on marifet dostlar. bir diğer rivayete göre kendisi ilk arşivi de kuran kişi. çivi yazısıyla tabletleri dürt babam dürt, 2 kerpiç kopya yaptırıyormuş. epey sağlamcı yani. biri emrin gittiği yere yollanıyor, biri de aha işte buraya, yani persepolis’e konuyormuş. sigortayı da ilk darius başlatmış diye duyduk. kerpiç tableti taşıyan kişi yolda yaralanır veya ölürse ailesine maaş bağlanıyormuş. sgk’nın temellerini daha o devriden atmış darius aga.

biz burayı gökte tek bulutun olmadığı sıcak bir günde gezdik. yolunuz o tarafa düşerse sabah ilk işiniz persepolis ziyareti olsun, güneş tepeye varmadan aradan çıkarın. biz de böyle yaptığımız halde yer yer beynimiz yandı. ayrıca rehberli gezmesek hiçbir şey anlamayacağım bir yerdi. taşlara işlenmiş her resmin, her asker figürünün, her hayvanın bir anlamı, hikayesi var, ki oralara hiç girmeyeceğim. ama persepolis’le ilgili bir şeyler okumadan gitmeye zahmet edilmemeli. olay antik şehirse daha büyüğü, daha görkemlisi bizde de var, alın size efes. buraya gidilecekse ya rehberli ya da ön okumalı-bilgili gidin, gittiğinize değsin.

günün geri kalanı yolda geçti. yol üstünde birkaç antik ören yeri daha gezdik, her kilometrede biraz daha değişen, sararan, kumlanan görüntüler eşliğinde akşamüstü yezd’e vardık. otelimize bayıldık! iran’da dikkatimi çeken ve çok hoşuma giden bir mimari plan var: dışardan baktığınızda duvarlarla çevrili bir eve/binaya giriyorsunuz. ama ana kapıdan geçer geçmez kendinizi yemyeşil bir avluda buluyorsunuz. içeride havuzlar, ağaçlar, oturma köşeleri derken dışardan hiçbir gösterişi olmayan nice binanın içinde ne çok sürpriz barındırdığını fark edip şaşırıyorsunuz. işte bizim otel de aynen bu şekilde planlanmış, odalarımız az katlı, bol çiçekli, mis gibi kokan bir avluya açılıyordu. seyahat boyunca en sevdiğimiz otel ödülü buraya gitsin.

3. gün: yezd

ve işte iran’da en sevdiğim şehir. tabi vardığımızda bunun böyle olacağından haberim yoktu. ama yine de çöle gelmiş olmanın beni hemen havaya soktuğunu söylemem lazım. millet ağaç ağaç diye kudurur, ben çöle varınca mest olacakmışım meğerse! günün keskin sıcağı, gecenin tatlı soğuğu, havanın kuruluğu ve tazeliği, şehrin sepya tonları, büyülü mimarisi, rüzgar kuleleri, dar sokakları derken yezd’de beni unutup gitseler hiç üzülmezdim. küçük bir şehir olmasına rağmen, tarihin içinden geçme hissi veren, sıra dışı bir yerdi. işin tuhaf yanı, şimdi size bir fotosunu göstersem veya google’a ‘yazd’ yazıp gelen görsellere baksanız eminim hiç de etkilenmezsiniz. yeşilsiz, az katlı, sarı bir şehir. ama dünya insanının paris, barcelona, venedik filan yazınca gelen karelerde buldukları romantizmi ben burada buldum arkadaş. çölde çay kafası sardı dört bir yanımı.

yezd
unesco korumasındaki eski yezd sokakları ve bir rüzgar kulesi

burası dünyanın en eski kerpiç yerleşimi. geçmişi 3000 yıl öncesine uzanan bir şehir. çok fazla büyümemiş olmasının sebebi ise çölün yanında olması. uzun süre itibar görmemiş. çöl iran’da kötülükle eş tutulan bir kavrammış. sevmezmiş insanlar, kaçarmış. ama yezd insanı kendi çalışkanlığıyla şehri mümkün olduğunca yeşillendirmiş, ayakta tutmuş, adam etmiş. hatta iran’da ilk internet kafe yezd’de açılmış. burası aynı zamanda zerdüştlüğün kalesi gibi bir yer. islam’dan önceki zerdüştlük epey koyu, fanatiği bol bir inançmış. burada dokunan kumaşlarda da zerdüştlüğün simgesi ateşin oynayışı resmedilirmiş. yani bizim şal deseni dediğimiz desenin doğum yeri yezd. ayrıca en güzel kına da yezd çölünden çıkarmış. artık saçıma kına yakmadığıma üzüldüm doğrusu.yezdyezd’deki ilk sabahımızda güneş tepeye varmadan sessizlik kuleleri’ni görmeye gittik. uzaktan ne olduğu pek de anlaşılmayan kuleler için yine ön bilgi şart. ben kısaca hatırladıklarımı aktarayım: zerdüşt inancına göre ölüleri toprağa gömmek yasakmış, çünkü toprağı kirleteceğine inanılırmış. aynı şekilde yakılırsa hava, denize-dereye atılırsa su kirlenir diye inanırlarmış. bu nedenle ölülerini şehir dışında inşa ettikleri bu kulelere çıkarıp bırakır, 1 hafta boyunca alıcı kuşlara yem ederlermiş. ölünün yakınları bu 7-8 gün boyunca aşağıdaki tapınakta bekler, kuşlar etleri kemirince geriye kalan kemikleri toplamaya gelir, toprakta bir küçük çukur kazar, etrafını taşla döşer ve yine toprağa temas etmeyecek şekilde kemikleri buraya gömerlermiş. zerdüştlere göre et kemikten ayrılmadan ruh serbest kalmaz, allah’a kavuşmak üzere döne döne yukarı çıkamazmış. bir başka sarsıcı detay ise, burada akbabalara yem olmadan önce ölüleri yıkayan kişilerin bir daha dışarıya, dışardaki hayata karışmasının yasak olması… ne acıklı yaa, kariyere gel.

75 yıldır bu işlemler bu şekilde yapılmıyormuş artık. ama kuleler hala çok çok etkileyici. üşenmedik, birinin tepesine tırmandık, zirvedeki geniş alanı, en ortadaki ölü yatırma deliğini (bu ismi şu anda ben verdim, başka bir ismi vardır mutlaka!) yakından gördük. yezd’e tepeden bakmak için de güzel bir noktaydı. tabi şehrin epeyce dışında kaldığından tam bir şehir manzarası yakalanamıyor. ama sarının hakimiyetindeki bu tuhaf topraklara bir de o yükseklikten bakmak benim çok hoşuma gitti.

günün geri kalanında yezd’in eski şehrinin sokaklarında gezindik. görmüş olanlara kesinlikle mardin’i hatırlatacaktır burası. ben sadece fotolardan bilen biri olarak bile benzettim. üstü kapalı dar sokaklar, penceresiz yüksek duvarlar, ıssızlık… tutuculuk zannettiğimiz bunca yüksek duvarın aslında sıcaktan korunmanın en basit çaresi olduğunu da yine rehberimizden öğrendik. duvar ne kadar yüksekse gölgesi de o kadar geniş oluyor elbette. yezd’in bir diğer mimari yapı grubu, rüzgar kuleleri. çöl insanlarının sıcakla baş etme yöntemi olarak yüzlece yıl önce geliştirdikleri bu doğal klima, binaların birkaç köşesine yerleştirilen yüksekçene kulelerle sağlanıyor. rüzgarın getirdiği serin havayı daha da soğutarak binanın içine çekerken sıcak havayı da otomatikman dışarı iteliyor. şehrin mimari imzası gibi duran bu kuleler, estetik açıdan da klimalardan kesinlikle daha güzel.yezd-4yezd’deki diğer duraklarımız ateşin bilmemkaç yüz yıldır sönmediğine inanılan zerdüşt tapınağı ve bu tarihi çöl şehrinde suyun yolculuğunu anlatan su müzesiydi. tapınak dedim ama modern bir bina sayılır. zerdüşt mahallesinde 70 yıl önce inşa edilmiş. tapınağın girişinde tepedeki figür ahura mazda, zerdüşt inancının simgesi. 3500 yıllık bu figür, sağ eli ile doğru yolu gösterirken sol eli ile halkına söz vermeyi ve sözünde durmayı temsil ediyor. kraliyet halkası denen simgenin de bununla bire bir ilgisi vamış zaten: allah’ına söz veriyor ki halkına iyi hizmet edecek. zerdüştlüğün mottosu olan doğru düşün, doğru söyle, doğru yap uygulanırsa kuşun kanatları o kişi için yeryüzünü gökyüzüne taşıyormuş vs vs.

zerdüştlük inancı hakkında çok detaylı bilgi ve belgenin yanı sıra geleneklerin uygulanmasına dair fotoğraflar da burada sergileniyor. ayın her gününün farklı bir anlamı olduğuna inanıyorlar mesela. benim doğumgünüm olan 25’i, mutluluk ve varlık demekmiş. bu gazı aldıktan sonra yüzüm güldü, durduk yere geleceğe dair inançlarım güçlendi! hoşuma giden bir başka detay ise, en önemli zerdüşt bayramı olan nevruz sırasında ateşten atlarken söyledikleri sözler: ”ateş ateş, senin canlılığın ve gücün benim, benim benzimin sarılığı ve hastalıklarım senin olsun!” yezdşehirde gezdiğimiz diğer yerler, şehrin simgesi olan ve yıllarca meşhur misafirlerin ağırlandığı, ordunun geçit töreni yaptığı 14. yy’dan yadigar emil çakmak meydanı ve yine bir 14. yy yapısı olan şii camii eski ulu cami idi.

yezd civarında dikkatimizi çeken bir diğer şey ise yahçal denilen çöl tipi buzdolabı tesisleri oldu. geçmişin mahalle buzhanesi bir nevi. duvarları 3 m genişliğindeki bu dev kubbelerin altında her türden yiyecek, ortamın serinliği sayesinde uzun süre tazeliğini koruyormuş. yahçal’ların dışındaki alçak havuzlar ise, çöl gecelerinde buz tutarak sürekli buz sağlıyormuş. global ısınma sağolsun, artık çölde bile yaz geceleri eskisi kadar soğuk olmadığından işin buz kısmı biraz yalan olmuş. geçmişi çok eskiye dayanan bu çöl yapıları da şimdilerde turizme açılmış veya başka amaçlarla kullanılıyor. bizim gezdiğimiz bu yahçal çeyrek futbol sahası gibi inanılmaz geniş bir yerdi.yahçal

gelelim yezd’deki son durağımıza, yani zurkhane’ye… bir diğer adıyla zorhane. bana göre meali, erkeklerin erkekliğini kanıtlamak üzere bir araya geldiği bir güç gösterisi mekanı. iran’daki başka birçok şehirde de var bu zorhanelerden. zira ülkenin antik sporu bu! hakim’ciğim mutlaka görmemi tavsiye etmişti, son derece gay-friendly bir mekan. yezd10-15 kadar erkeğin orta yerde, seyircilerden daha alçakta yer alan yuvarlak bir platformda, bir arada, canlı davul-zurna ve hamasi şarkılar eşliğinde, oldukça zorlu ve fiziksel güç gerektiren muhtelif hareketler yapmasından ibaret olay. erkeklerin hepsi birer adonis değil ama tam da bu anlamda fırsat eşitliği var! 6 yaşındaki velet de, bıyığı yeni terlemiş delikanlı da, kel ve göbekli 40-50-60+ yaşındaki amcalar da grubun birer üyesi. herkesin her şeyi aynı mükemmelikte yapması beklenmiyor. orada olması ve biraz da olsa yapabilmesi yeterli. izlerken insana 1 saat sürmüş hissi veren şınavlarla başladı gösteri – muhtemelen 5-10 dakka kadar birlikte şınav çektiler. aralarda esneme hareketleri yaptılar, hoplayıp zıpladılar. sonra teker teker ortaya gelip döndüler, aynı bizim sufiler gibi. en uzun süre dönene en fazla alkış vardı elbette. dönme burada simgesel olarak bir kişinin 5-6 kişiye karşı savaşmasını temsil ediyormuş. daha sonra neredeyse 1 metre boyundaki labutları evirip çevirdiler. ki gösteriden sonra bir labuta yanaşıp kaldırmaya çalıştık, inanılmaz ağırdı. bunları havalarda nasıl döndürebildiklerine hayret ettik. gösterinin son aşaması en bi genç ve güçlülerin en az 30-40 kilo ağırlığındaki bu kez metal zincirli gürzleri şıngır mıngır kafalarının üstünde çevirmeleri idi. böyle bir gösteri işte. 1 saat kadar sürüyor. 2 delikanlı pek yakışıklıydı, onlar ortaya geldikçe yan tarafta ağzı açık vaziyette izleyen birtakım turist adamların ayaklanıp şak şak foto çekmeleri flört değilse ne olarak değerlendirilebilir bilemedim 🙂 abiler abileri beğenmiş. hem hakim’den dinlediklerim hem de kendi gözlemlerim şunu gösteriyor: iran, kadınları bilemem ama, gay’ler için verimli bir seyahat rotası. lgbt okurlarımın bilgisine arz ederim. zurkhane ziyaretini de, bunu bir erotizm gösterisi olarak ilginç bulmaya yatkın okurlara tavsiye ederim. paçalardan testosteron akacak. hazır mısınız?!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir