kendi küçük dünyamda televizyondan, gazeteden, güncel sosyal medyadan yani özetle haberlerden bihaber mutlu mesut yaşıyorum ya, ölenleri, öldürülenleri, atıp tutanları, çalıp kaçanları, ayıp edenleri, kayıp edenleri, dedikoduları, iftiraları, ihtilafları bilmeden geçiyor hayat. bundan şikayetim de yok, böyle yaşamayı ben seçtim. sosyal haberlere maruz kalmak ancak diğer insanlarla bir araya gelirsem mümkün. gerçi arkadaşlarımın çoğu da benim gibi yaşayan, başkalarının hayatları ve seçimleri üzerinden kendine üzüntü ve güçsüzlük vesilesi yaratmayan insanlar. bir araya geldiğimizde yaptıklarımızdan ve yapmak istediklerimizden konuşuyoruz, deneyimlerimizi, düşüncelerimizi, hayallerimizi paylaşıyoruz. elbette dedikodu da yapıyoruz, çünkü başkalarını yargılamak her zaman çok eğlenceli! ama yargılarımızın bile ömrü kısa oluyor. dikeni batan her kim varsa onu yanımızda taşımak için inat edip içimizi kanatmıyoruz zorla. hal böyleyken sosyalleşmek yorucu değil besleyici oluyor. ahlı vahlı değil, hadi inşallahlı oluyor. hafif oluyor en çok da. eve ve kendimize dönüş yolunda ağırlık yapmıyor.

ama ne zaman ki seçtiğim çevremin dışında kalan birileriyleyim gelsin memleket meseleleri, cinayetler, sıkıntılar, ”bu ülkede yaşanmaz”lar, şikayetler, kimseleri beğenmemeler… ben de beğenmiyorum. genellikle hiçkimseyi beğenmiyorum hem de! ama olay bu değil. eric, amerika’da bir bumper sticker’dan bahsetmişti: ”if you don’t like abortion, then don’t get one!” olay bu. en azından benim için. yani sevmediğimiz bir şeyler varsa ama sürekli ondan bahsediyorsak, amacımız nedir arkadaşlar? diyelim ki türkiye’nin siyasi gidişatından memnun değiliz. ama kabineye girip bakan olmaya veya sivil toplum örgütlerinde aktif şekilde rol almaya da hiç niyetimiz yok. her gün vır vır şikayet ederek nereye varabileceğimizi düşünüyoruz? diyelim ki içinde yaşadığımız toplumdan memnun değiliz, çoğunluğun taleplerini ve isteklerini sığ ve aptalca buluyoruz. aynı havayı bile solumaya tahammülümüz yok. bizim gibi olduğunu düşündüğümüz insanlarla çevrili olduğumuz her ortama, bizim gibi olmadığını düşündüğümüz bu insanların konusunu taşımak niye? (bu durum beni özellikle eğlendiriyor, zira izmirli olmak, atam atam sen kalk ben yatam imajı yaratıyor kafalarda – ki uzaktan yakından alakam yok. ama izmir’i referans noktası alanlar bana hep o aynı frekanstan konuşup ters köşe cevaplara kaşınıyor inceden.)

insanları bir arada tutan yapıştırıcı hep bu dertler, endişeler, korkular. sohbetlerimiz hep yapamayacaklarımız hakkında. bize engel olanlar, üstümüze basıp geçenler, hakkımızı yiyenler ama hak etmeyenler hakkında. mağduriyeti, mızmızlanmayı seviyoruz toplum olarak. oysa tek tek gayet de güçlüyüz. değiştirmeye, farklı bir gerçeklik yaratmaya, yapabileceklerimizin hayalini kurmaya yetecek kadar aklımız fikrimiz var. ama dünyayı, ülkeyi bir yana bırakalım lütfen. bunlar gündelik uyuşturucular. kendi hayatımızda bize kim engel oluyor? yapmak istediklerimizin önüne set çeken kim? her gün her akşam bir hayali gerçek yapmaya daha fazla yaklaşmak varken televizyonu, twitter’ı, gazeteleri açan kim?

insanlar yorar” için 4 yorum

  1. Aynen katılıyorum. Fakat, kendi adıma bu vizyonu kısa bir süre yurt dışında bulunduktan sonra edindim. Orada fark ettim ne kadar çok boş konuştuğumuzu, konuşup konuşup hiç bir şey yapmadığımızı… Ya sus ya yap oysa.
    Güzel yazı..

  2. teşekkürler aze. ben ne ara edindim bilemiyorum, zaman içinde gelişti sanırım. içimden gelen seslere açılmaya başlayınca dışardan gelen sesler konusunda seçici oldum. kesinlikle katılıyorum, ya sus ya yap.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir