hollywood nereye?

Kategoriler info, ontolojik

küçük joe’nun yazısıyla birlikte epeydir yazmak istediğim bir konuyu hatırladım: la la land. yönetmenin diğer filmi whiplash‘i çok sevmiştim. manyaklığın sınırlarında gezinen bir hırsın filmi gibiydi. ama la la land’den beklentim daha düşüktü. hemcinslerimin ölüp bittiği ryan gosling’in bendeki imajı şöför amca kafam kapıya sıkıştı çıkamıyom. bi de o düşük zekalı yamuk gülümseme. ıyy. neyse, zevkler ve erkekler diyip geçelim. emma stone’a daha bi nötrüm. çünkü bence notunu vermek için henüz genç. hep düz ve tatlı kız rollerinde hatırlıyorum. ruhu daha karanlık, daha karmaşık karakterleri hakkını vererek oynamadan geçirmem onu bu dersten. özetle bu kadronun benim açımdan bi gel-geli yoktu. whiplash’in hatrına gittim. hatta dicle ve burak’ı da alarak gittik. ilk yarı -nihayet- bittiğinde, ıssız adam’ın ilk yarısı bittiğinde hissetiklerimi hissettim sanırım: şaka mı yapıyorlar acaba? kamera şakası mı? açıkçası hemen o anda, fırsat varken çıkıp gitmeye çok hazırdım. ama baktım ekibin geri kalanı mısır almaya gidiyor, anladım ki genel eğilim kalmaktan yana. bana da bi küçük mısır getirin dedim ve kendi kendime pofurdadım. ikinci yarı daha darlaktı. emma yine kıvırmış ama ryan’ın dansı da çok zayıftı yaa. ne o baston yutmuş gibi hareketler… neyse, nihayet bitti.

sedat’la son-dönem-hollywood’a dair atilla dorsay’la alin taşçıyan misali sohbetler ettik filmden sonra. nedir bu hollywood’un form kaygısı? her şey form olmuş, content’in yüzüne bakan yok! terör, savaşlar, trump filan, dünya çok sıkıldı hacı, biz iyisi mi şöyle danslı manslı, rengarenk, cıvıl cıvıl bi şeyler yapalım, hah, müzikal yapalım demişler. filmin çıkış noktası bu. ama içini o kadar dolduramamışlar ki film sadece çıkış noktasından oluşuyor. bi de işte sade suya tirit aşk hikayesi. bu filmin sular seller gibi akan ve son derece eli yüzü düzgün bi versiyonunu woody allen amcamız zaten geçenlerde yapmıştı. üstelik sadece 96 dakika.

gerçi. aşk dedim. orda durayım. forma takıp içeriği bunca boşaltan yeni nesle rağmen, hollywood’da nihayet bi bilgeleşme yok mu sizce de? hem 85’li yönetmen hem 35’li yönetmen, nihayet, bugüne kadar beyaz perdede sürekli ısıtılıp ısıtılıp gösterilenden farklı bir aşk hikayesinin de mümkün olduğuna işaret ediyor sonuçta. yani şuna: çok sevebilirsin, çok sevilebilirsin, ama yine de ayrılabilir ve bir daha kavuşamayabilirsin. hayattaki çoğu aşk hikayesi buyken, hollywood’un bunca yıldır her çifti bir yastıkta kocatması saçmalığı kırmızı alarm veriyor. oh. my. god. kınaları getirin.

bugün madem filmlerden gidiyoruz, hastayken keşfettiğim başka bir yönetmen hakkında da atıp tutayım: yorgos lanthimos. fotoğrafta alişan’ın abisi gibi çıkmamış mı? 2 filmini izledim, 2’si de beni epeyce düşündürdü. önce daha yeni ve popüler olan the lobster‘la başladım. ve aslında beğenmedim. konu süper, ortam çok ilginç, her şey harika başlıyor. ama niye o kadar uzatılmış?? benim elime makası versinler, gözümü kırpmam, bu filmi hiçbir duygu kaybı yaşatmadan 90 dakkaya keserim. yorgos kardeşimiz de çok şekil bir form yakaladım, çektikçe uzatayım maddesine bağımlananlardan. sorsan la la land’e kesin bayılmıştır. spoiler vermek istemiyorum ama bir şey yazmam lazım. filmi izlemeyi düşünüyorsanız bu paragrafı atlayın. filmin sonu adam kendini kör edecek mi acaba diye havada kalıyor ya biraz, bence sıkıntı havada kalmak değil. yani neyse ne. filmlerden ille de çok net bir son beklemiyorum. asıl sıkıntı tamamen yapay bir şekilde, zorunluluktan bile olsa çift olmak gereken bir dünyanın sevgi anlayışını eleştiren bir filmin bu derece aptalca bir sahne barındırması. sen film boyunca sırf aynı meyveyi filan seviyor diye çift olabileceğine ihtimal veren yamuk zihniyeti eleştir. üstüne son derece gerçek ve samimi, şiir gibi bir aşk/tutku hikayesi kurgula. sonra git, sırf kadın kör diye adamın da kendini kör bırakmayı seçmesini bir ihtimal olarak işle. şaka mı bu? absürd olmak adına mı acaba? çünkü bu ”sen körsen ben de kör olayım” kafası, gerçek sevginin/aşkın filan değil düpedüz salaklığın, melodramın tarifi olabilir herhalde. abi bari birinizin gözü görsün de aşkınızın önüne durduk yere daha fazla gündelik hayat sıkıntısı çıkarmayın!

neyse, konu çok ilginç ama fazla uzatılarak heba edilmiş. sonu da en iyi ihtimalle hayalkırıklığı. spoiler bitti. burdan devam.

yine de yönetmende bir ışık gördüm ve tek filmde harcamaya gönlüm elvermedi. ertesi gün hemen dogtooth‘u izledim. işte bu film gerçekten inanılmaz bir hikaye anlatıyor. aile, eğitim, disiplin, ahlak ve yalandan yola çıkarak, insan zihninin bütün bir kandırmaca sürecine bir noktaya kadar nasıl doğallıkla adapte olabildiğini gösteriyor. hikaye gerçekten yine çok uç, çok sıra dışı. yer yer kahkahalar attırıyor, bazı sahnelerde derin mevzuları sorgulatıyor. ama bana göre lobster’dan çok daha başarılı. filme konu olan ve adeta kapalı devre bir hayat yaşayan aile, nedense bana tüm ailelerin, hatta genel aile kurumumun bir simgesi gibi geldi. biliyorum iç karartıcı bir tespit ama filmi izlerseniz belki hak verirsiniz. sonuçta hepimiz kendi ailemizin bizi yetiştirdiği türden arızalarız. 37 yaşıma 3 ay kala tabi ki arızalarımın faturasını hala anama babama kesecek halim yok. bugüne dek bana sıkıntı olan arızalarımı değiştiremediysem bunun yegane sorumlusu ancak kendim olabilirim. ama değiştirmekte en çok zorlandığımız inançlarımız ve bizi en uyuz eden taraflarımız da genellikle aile yadigarı bence. her birimiz kendi kapalı devre ailemizin bellettiği birçok yanlış ve doğruyla yaşıyoruz hala. dogtooth ailesi bize dehşet veriyor ama neden kendi ailemiz dogtooth’takinden daha sağlıklı olsun ki?

bütün günü çekimde geçirmek bana yaramış. hakkaten atilla dorsay’a bağlamışım. adeta durduramıyorum kendimi!

hiç acımam keserim

hollywood nereye?” için 10 yorum

  1. Lobster ve Dogtooth’u izlemiştim, kesinlikle ikisiyle de ilgili yorumlarına katılıyorum, Dogtooth çok etkileyiciydi gerçekten. La-la-land ve cafe soicety de izlenecekler listemde, bu arada tam Atilla Dorsay resmi vermişsin..:))

    1. valla la la land için 2 saat 8 dakikanı ayırman gerekecek, iyi düşün eren’cim!! o sürede orta uzunlukta bir romanı yarılayabilir insan.
      dün çekim bitince set şımarması yaptık, foto ordan.

  2. Ben sinemaya giden / gidebilen biri değilim ikamet bölgelerim göz önüne alındığında.
    Bu iki filmi de merak ettim.
    Hafta sonu seyredebilsem ne güzel olurdu!!

    1. bacım yaz google’a unutulmazfilmler diye, ikisini de evceğizinin sıcak ortamından seyredebilirsin. sonra gelsin yorumlarrr.

  3. Ay bloguma burada link verilince çok heyecanlandım!!!!!

    Yalnız bu kadar olur, ben spoiler olur diye sonundan bahsetmedim ancak ayyynı şeyi fark ettim ve sevdim, hiç böyle filmden beklenmeyecek bir dürüstlük: çok sever, çok sevilir ve ayrılır ve kavuşamayabilirsiniz. Nasıl olmuş da bu kadar kalıp filme bu kadar sıradışı ve seyircinin arzusunun suyuna gitmeyecek bir son yapmışlar dedim. Ve yarım not fazla verdim.

    1. sevgili küçük joe, gördüğün gibi spoiler göbek adım. orda iş bölümü yapalım =) nasıl olsa bu filme verdiğimiz notta gönül birliğini oluşturmuş vaziyetteyiz!

  4. Ege’ciğim la la land hakkındaki yorumlarına katılmakla birlikte bir konuda itirazım var. Ben de Ryan Gosling sevenlerdenim. Amaaaa Ryan’a The Believer filminde hayran olmuştum. İzlemiş miydin filmi? O dazlak ve nefret dolu Ryan’ı seksi buluyorum açıkçası ama la la land veya Notebook’taki halini değil 🙂 İşte itiraf geldi 😛

    1. ay hayır izlemedim o filmi. ama anlattığın kadarıyla bu adamı beğenmek için en ufak bir şansım varsa böyle bir rolle olabilir! dur bi bakayım.

  5. “abi bari birinizin gözü görsün de aşkınızın önüne durduk yere daha fazla gündelik hayat sıkıntısı çıkarmayın!” malesef katılmıyorum eğer o da kör olmazsa filmdeki “eş”leşme kurallarına göre eş olamıyorlar. Yani “nşa” burada geçerli değil 🙂

    1. işte ben de orda errorledim b, sonunda yine o kuralların kıskacından çıkamayacaklardıysa neden bu kadar saati bu filme verdik?!
      (bu arada ‘nşa’ ne yau?)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir