haziran kitapları ve 1 dizi

Kategoriler info, ontolojik

* kul / seray şahiner

bu kızın hastasıyım. taa ilk kitaplarından (gelin başı ve hanımların dikkatine) dikkatimi çekmişti. 84 doğumlu genç bir yazar. gerçi artık 16 yaşındaki bebeler bile roman bastırıyor ama o bebenin ergenlik hezeyanlarıyla gerçek edebiyat arasındaki fark işte bu tip yazarlar sağolsun ortaya çıkıyor. daha önce okuduğum kitapları hep kısa kısa öykülerden ve genellikle de kadın hikayelerinden oluşuyordu. bu kitap biraz daha uzunca bir öykü veya kısa bir roman tadında.

”dünyanın geri kalanı mercan’a, dönüp kocasına anlatmak için lazımdı.” bu cümleyle vurdun beni seray. kul, apartmanlara temizliğe giden bir kadının, mercan’ın hikayesi. ama içinde türk toplumuna dair ne ararsanız var. hikaye mercan’ın kocasının evi terk etmesinden sonra başlıyor. aslen hiç de matah olmayan koca gidince mercan’ın gözünde kıymete biniyor. çünkü mercan yalnız kalmak istemiyor. en azından bir koca ve ondan da illa bir çocuk istiyor. allah kimlere neler veriyor da acaba mercan’ın şu dileklerine karşılık verecek mi? hikaye bizi mercan’ın ruhunun derinliklerine davet ediyor, özlemlerin, endişelerin, kim ne der kaygılarının içinden geçiriyor. mercan adeta görünmeden, fark edilmeden yaşayan bir kadın karakter. ama onun aracılığıyla aktarılan nice düşüncenin ve korkunun farklı sosyal sınıflardan birçok kadının yüreğinde de var olduğunu hissediyor insan.

kitabın bir diğer sürprizi ise hiç bilmediğim alevi geleneklerini yansıtan, cemevindeki cenaze sonrası yemeği. dede’nin türkçe duaları, edilen duanın anadilde olması, ettiğin lafı anlamak ve ezbere konuşmamak… ne büyük nimetler bunlar. bir örgütlü dine inanan insanın, diniyle aynı dili konuşması ne büyük gönül ferahlığı. seray hep yazsın yaa, daha şimdiden çok güçlü bir yazar.

bu vesileyle kendisiyle aynı kulvarda gördüğüm bir diğer ismi de anmadan geçmeyeyim: hatice meryem. bu kadının sinek kadar kocam olsun başımda bulunsun ve insan kısım kısım yer damar damar adlı 2 kitabını hatırlayınca, nedense bana hatice meryem ve seray şahiner tanışıp bi çay içseler sohbet epey koyulaşıp uzarmış gibi geliyor.

* the year of magical thinking / joan didion

severek takip ettiğim birkaç abd büyüğünden ardı ardına birkaç kez methini duyduktan sonra sipariş verdiğim bu kitap, didion’dan okuduğum ilk kitaptı. aslında bir tür otobiyografi sayılır. nedeni bilinemeyen bir hastalıktan ötürü hastaneye kaldırılan kızlarını ziyaretten dönen joan ve kocası tam akşam yemeğine oturacakken, adam kalp krizi geçiriyor ve ölüyor. kitap işte bu ölümden itibaren geçen 1 yılın hikayesi. çünkü kadın her ne kadar kocasını geri gelmeyecek şekilde kaybettiğini bilse de bir şekilde geri geleceğini düşünmekten kendini alamıyor. ama bu 1 yıl, kitabın isminin ima ettiği kadar da magical bir şekilde geçmiyor açıkçası. kızının hastalığı yeniden nüksediyor ve kadın pek de kendiyle başbaşa kalamadan, sonu gelmez bir hayhuy içinde yaşıyor bu dönemi.

bu kitabı çok yakın birini aniden kaybetmiş olanlara tavsiye ederim. kaybın şoku, geride kalmanın acısı, birlikte geçen uzun, verimli, keyifli bir ömrün biriktirdiği tüm eşya ve anı parçalarıyla baş etmenin yüreğe taş gibi oturan sızısı bu kitapta inanılmaz gerçekçi, adeta cerrahi bir kalem ustalığıyla anlatılıyor. dağ gibi yiğidim gettii diye dövünen bir ses değil buradaki. yaygaraya teslim olamayacak kadar mantıklı, dinle imanla teselli bulamayacak kadar seküler-entelektüel bir insanın ölümle baş etme, ölümü anlamlandırma çabası daha çok. bağırıp çağırmıyor ve kesinlikle sinir krizi geçirmiyor. ama öyle bir gerçekliği var ki acısı mutlaka size de geçiyor. ben bu acıyı, sevilen birini kaybetmekten çok, geride kalan güzel hatırların yoğunluğuyla kayıptan sonraki yaşamın boşluğu arasındaki akıl almaz tezat şeklinde hissettim didion’da. sessiz sakin kana karışan, okuduktan uzun süre sonra bile hafiften yürek sızlatan bir kitap.

* mrs. craddock / somerset maugham

bu kadar depresyonun üstüne en sevdiğim old-school yazarlardan biri olan maugham’la biraz gönlüm şenlensin istedim. italya’ya giderken yanıma aldığım kitap buydu. işte damardan klasik edebiyat coşkusu, işte downton abbey’den fırlamış gibi duran karakterler, ruhsal analizler, şükela tespitler! bu kitabı new york’ta bir eskiciden çok ucuza aldıydım. zaten çok ucuz diye aldım, yoksa ny dönüşümüz muhtelif yiyecek ve içeceklerle epey ağır oluyor. iyi ki almışım. gerçi aradan neredeyse 1 yıl geçmiş ama bende bu esere anca sıra gelmiş.

gayet akıllı uslu bir genç kadın olan yüzyıl başı karakteri bertha, babasının ölümünden sonra kız kurusu teyzesine emanet yaşamaktadır. hem bertha hem de teyze son derece bağımsız tipler olduğundan birbirlerine karışmadan gül gibi geçinip gitmektedir. ki 2 kadın arasındaki bu özgürlük ortamı, her boku sorup anlatmamaları, herkesin bazı şeyleri kendine saklaması ve bunun da asla ‘sen beni sevmiyosuuan’ şeklinde algılanmaması, allaam ideal bir akrabalık/arkadaşlık ilişkisi değilse nedir?! ayıla bayıla okudum o kısımları. vefekat bertha’cığımız gönlünü mert bir kasaba delikanlısına kaptırınca olaylar gelişiyor. aslından kendinden birkaç gömlek aşağı sınıftan olan koca adayına tüm ileri gelenler cıkcıklansa da bertha kararında diretiyor ve evleniyorlar. sonrası zaten kızımızın aslen ne kadar toy olduğu ve nasıl da isabetsiz bir seçim yaptığıyla ilgili ibret dolu sayfalar.

bu eseri özellikle (mutlu veya mutsuz) evlilere tavsiye edesim var, zira bekara laf anlatamazsınız anacım. ille de o beyaz gelinlik giyilecek, pirenses düğünü yapılacak. sonrası hakkında en ufak bir fikri olmayan her hanımkızın hayattaki en büyük emeli bu oluyor ya genelde. oysa ingiliz hala olayı daha 19. yüzyılda çözmüş: ”marriage is always a hopeless idiocy for a woman who has enough of her own to live upon.” bu konuyu ‘evde kalmış’ 100 türk teyzesine sorsak kimbilir neler saçmalarlar diye düşünmeden edemiyor insan.

kitapta kahkahalar attıran muhabbetler hep teyzeden geliyor. şurada mesela papazın kızı teyzeye ‘onlar ayrı sınıfların insanı, bu evliliğe engel olmalısınız’ diye veryansına geliyor:

teyze: my dear miss glover, I don’t think they’ll be more unhappy than most married couples. and one’s greatest duty in this world is to leave people alone.

miss glover: there I cannot agree with you. if duty was not more difficult than that, there would be no credit in doing it.

teyze: ah my dear, your idea of happy life is always to do the disagreeable things. mine is to gather the roses – with gloves on, so that the thorns should not prick me.

keza zaman içinde deveden düşmüş diyarbakır karpuzuna dönen ve sonra nihayet akıllanan bertha için ettiği lafa da dikkat: the most difficult for a wise woman to do, is to pretend to be a foolish one.

bu teyzeyle dünya turuna çıkarım. kendisiyle ilgili olarak yazılan şu satırlar da ingiliz edebiyatını neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha hatırlattı bana: irony is a gift of the gods, the most subtle of all the modes of speech. it is an armour and a weapon. it is a philosophy and a perpetual entertainment. it is food for the hungry of wit and drink to those thirsting for laughter. işte bana ironinin kitabını yazan böyle zeki karakterlerle gelin, başıma tac olun. büyüksün somerset reyiz.

* vejetaryen / han kang

han kang koreli bir kadın yazarmış. kadın olduğunu şu anda öğrendim. okurken yazarın hep erkek olduğunu düşünmüştüm ben. ilginç oldu. bu kitaba geçen hafta d&r’da gezerken rastladım ve nedense içimden bir ses ‘al bunu’ dedi. sadece arkasındaki kısa tanıtım yazısı bile içine çekmiş demek ki. 2 günde okuyup bitirdim. hala etkisindeyim.

kitap aynı hikayenin farklı zamanlarını, farklı kişilerin bakış açısından anlatan 3 bölümden oluşuyor. yazar, kitabın sonunda, bölümler kendi başına bağımsız birer öykü gibi de okunabilir demiş. evet sanırım okunabilir ama ancak bir araya geldiklerinde bu kadar etkili olabilir.

kore sinemasına az buçuk aşina olduğumdan manyaklığın her türlüsünü bekleyerek aldım bu kitabı. adamlar kültürde, sanatta ve edebiyatta oha’ların en ucuna kadar gitmekten çekinmiyor zira. bugüne dek izlediğim her kore eserinden şaşkınlık, rahatsızlık ve hayranlığın eşine az rastlanır dengeli bir kombiniyle ayrıldım. kitap da bu anlamda beklentilerimi karşıladı. birkaç sahnesi var ki yıllar geçse de aklımdan tam olarak çıkmaz herhalde.

hikaye genç bir kadının bir anda vejetaryen olmaya karar vermesiyle başlıyor. kocası, eniştesi ve kız kardeşi, bölümler açılıp genişledikçe olaya dahil oluyor. vay anasını, kimin gözü kim götünde, kimin eli kimin cebinde dedirten duygular ve ilişkiler yavaş yavaş ortaya seriliyor. fakat tüm bunların ortasında insanın sanki gözüyle görmüş gibi hayalinde canlandırabildiği çok estetik anlar, sahneler ve durumlar da var. beni kitapta en çok etkileyen kısım, sanırım bu estetik zenginlik sebebiyle eniştenin ‘moğol lekesi’ bölümü oldu. ilk bölüm dangoz kocanın, ikinci bölüm ise fedakar ablanın gözünden. bana en itici gelen karakter bu ablaydı. kendi kendini acılara yazmış bir kadın figürü. anaçlık, anlayış ve gururun kalesi. dolayısıyla onun duygusal portresine pek kaptıramadım. ama her toplumda sık rastlanan bir model: acılıyız.biz

kitapta beni çok şaşırtan bir başka durum ise kore aile yapısı ve ilişkilerinin muhafazakar türk ailesiyle acayip benzeşiyor olması. evli barklı eşşek kadar kızına et yemiyor diye tokat atmaya kalkan baba bu kitapta mesela. tipine baktığında üfürsen uçar bu dediğin kadar çelimsiz ve karınca ezmez görünen bu insanların özünde inanılmaz bir şiddet var. hem de her türlüsünden. kiminde başkasına fiziksel şiddet, kiminde kendine ruhsal şiddet. kitabın ana karakteri vejetaryen yonghe’nin amacı da sanki bütün bu şiddetin ortaya çıkmasına aracılık etmek gibi. pasiflikle, aldırmazlıkla, kendi dünyasına çekilerek.

nevi şahsına münhasır bir eser.

***

okumalar şimdilik bu kadar. geçen hafta nihayet meşhur sapiens‘e başladım, takoz gibi kitap. ağustos’tan önce bitmez herhalde.

şimdiiiii, gelelim dizimizeee! ellerimi ovuşturarak sizi son dönemde izleyip de fenalık geçirmediğim yegane distopyaya davet ediyorum: the handmaid’s tale

hayal edin ki son 10 yılda dünyada olaylar farklı gelişmiş. doğurganlık oranları aşırı derecede düşmüş ve toplumun büyük çoğunluğu kısırlığın pençesinde. abd ise yepyeni bir diktatörlük düzenine geçmiş ve kendince sorunu çözmüş. ama nasıl? ah dostlar, ah canlar, bacılar, sormayın nasıl!

kadro on numara. madmen’deki fare suratlı zeki kız burada başrolde. ki kendisi top of the lake‘te de rüşdünü ispatlamıştı. epeydir ortalarda görmediğimiz fiennes biraderlerden joseph da komutan rolünde seksi bir şekilde tüyler ürpertiyor. bir de onun daşbebek karısı var tabi, bakarken hipnotize ediyor insanı.

renkler, çekimler, atmosfer mükemmel. karakterler nakış gibi işlenmiş. ilişkilerin derinliği ve karmaşıklığı azar azar su yüzüne çıkıyor. olayın politik kısmı bir yana, sanki insanlık hangi yolu/düzeni seçerse seçsin hep aynı zaaflara takılıyor diye düşündüm ben izlerken. iyi düzen-kötü düzen diye bir şey yok. biz kendi kendimizi düzüyoruz zaten diyerek bu kültür-sanat dolu yazımı son derece seviyesiz bir şekilde noktalayayım.

haziran kitapları ve 1 dizi” için 19 yorum

  1. Kitaplari okumadim ancak The Handmaid’s Tale universitede okudugumuz bir kitapti. Istersen Ank’ya gittigimde, sana yollayabilirim.
    Ayrica filmi de var bu kitabin. O yuzden dizisi pek ilgimi cekmedi sahsen.

    Bu aralar karsima hep madmen karakterleri cikiyor. Imsalalala Con Hemm gibi biri bana asik olur da, devetabani falan hediye eder bana <3
    Ahahaha

    1. bize atwood okutmamışlardı üni’de yaa, müfredatta yoktu =( ben de o dönemlerde hiç denk gelmemişim. şimdi girdi radarıma. ama konuyu bildiğim için artık kitabı okuyamam. başka kitaplarına kısmet.

      con hem’in manita ortamlarındaki lakabının hammaconda olduğunu biliyor muydun peki =D devetabanı hediyesi pek manidar kaçar!

  2. Yalan olmasın, annemin tavsiyesiyle ortaokul yıllarımda okumuş bayılmıştım. Yeniden okumak istiyorum ama diziyi (senden tam not aldıysa hemen) izleyerek kolaya kaçabilirim. MAdem başka bir Atwood arıyorsun, yine annemden bana miras “kör suikastçi” kitabını öneririm, ama kalınlığından korkarak elimi atamadım henüz.
    Geçen dönem sınıfımdaki Koreli arkadaşlardan birine bana iyi bir Koreli yazar ve kitap önersenize dedim ve bu kitabı önermişlerdi. Burada Fransızca’sını okuyamayacağım için incelememiştim bile ama senin yorumundan sonra iştahım kabardı anneme söyleyeyim de gelirken getirsin 🙂 Yaz yaz ne iyi geldi bu kitap yazısı bir solukta okuttun yine blogunu bacım.

    1. ya o kör suikastçi’yi ben de görmüştüm, epey kalın! aslında kalın kitap beni hiç korkutmaz ama toplu taşımada okumak üzere çantada taşımak omuzları bitiriyor. bir de nedense kalın kitaplar bana hep yazın okunması gereken şeylermiş gibi gelir. yani uygun mevsimdeyiz bacım, listeme yazıyorum!

      bu arada vejetaryen’i beğendim ama senin koreli arkadaşın sadece bu kitabı önermesi beni kore edebiyatıyla ilgili olarak biraz şüpheye düşürdü! biri bizden türk yazar/kitap tavsiyesi istese en az 10-15 seçenekli bi liste yapabiliriz diye düşündüm.

  3. ege, yemin ederim son cümlene gülüyorum hala, oysa ne yorumlar yazmıştım kafamda :))))) sen çok yaşa emi

  4. Buradan baktigimda anladigim kadariyla o kadar farkli hayatlar yaşamış ve yasiyoruz ki sizinle. Ama yine de sizde nasil boyle kendimi bulabiliyorum anlayamiyorum. Yazdiginiz her satiri dikkatle ve buyuk zevkle okuyorum. Çat pat ingilizcemle kitaplardan verdiginiz alintilari tercume etmeye calisirken ingilizcemi ilerletmeye ve bir kursa gitmeye karar verdim. Uzun zamandir okumadigim kitaplarimla baris ilan ettim. Ve hayatimdaki fazlaliklari silkeleyip (kilo,esya,insan…) sadelesmeye calistim sizinle tanisali beri.
    Bencilce bir istek olacak benimki ama biraz daha çok yazın lütfen.

    1. ne demek istediğinizi anlıyorum. bu blog benim de aynı şekilde hissettiğim birçok insanla tanışmama aracılık etti, ediyor. ve ben asıl ailemizin tam da böyle sanki sebepsiz yere kendimizi çok yakın hissettiğimiz insanlar olduğunu düşünüyorum biliyor musunuz? yorumunuz için çok çok teşekkürler. hayatınızdaki güzel değişimler daha da güzel değişimlerin yolunu açsın. bir de: ingilizce’yi bırakmayın!

      1. “asıl ailemiz” bu iki kelimeyi okudugumdan beri düşünüyorum. Esim bana aileni tanimasam Ingiliz asilzadesi oldugunu dusunecegim, der hep 🙂 Cocuklugunda mutemadiyen dayak yiyip azar isiten yarali bir kadin olarak “asıl ailemiz” kelimeleri bana cok iyi geldi. Ruhum zaten kendine baska bir aile ariyordu 🙂
        Sagolun kardesliginiz icin!

        1. bu cümleleri okumak beni çok duygulandırdı, asıl siz sağolun! hep buralardayım, ne zaman isterseniz…

  5. ohoo bacim hanginden basliyim,

    bir kere ben vegetarian konusunda katiliyorum. Super degildi ama cok etkileyici bir kitapti. Bir kac sahnesi gercekten beynime kazindi, aynen.

    Seray Sahiner’e ben de bayiliyorum! Bence cok overlook edilmis bir yazarimiz. Ustelik kendisini twitter’da da takip edip, oradan da gizli gizli hayran oluiyorum. 84’lu oldugunu bilmiyordum, sasirdim! Ama okunasi, kitaplarinda bang on tespitleri olan bir hanimkizimiz kendisi.

    Handmaid’s Tale Atwood’un en sevdigim kitabi degil ama begenmistim. Diziyi de vakit bulursam izlemek istiyorum. Ay hala How to Get away with murder’in son sezonunun yarisindayim (ayda bir bolum hiziyla gidince!) bir de Shameless’in son sezonunu izlemedim hala, o ikisini bitirince seneye baslarim 😀 😀

    1. bacım senin okumadığın kitap bulmak zor zanaat!

      vejetaryen bence de süper değil. her şeyden önce pek ‘edebi’ gelmedi. insanlar çeviriye övgüler yağdırmış ve bana göre de iyiydi ama bazı bazı metnin kopuk kopukluğu yazarın bilerek yaptığı bir şey mi yoksa iyi bir çeviride bile kaybolabilen bir şey mi diye düşündüm. belki ikisi birden. bir iletişim aracı olarak kore dilini ve EQ’sunu o kadar bilmiyorum ki genel kopukluk hissimi buna bağladım. edebi bulmamamın sebebi nedir diye düşünüyorum şimdi: sanırım çok iyi becerse bile karakterlerin sadece belli bir dönemini ele alan, psikolojik açıdan iyi veya kötü hiçbir değişimi yansıtmayan her türden eser biraz tırt geliyor. olaysal değişim değil de içsel değişim is a must.

      HTGAWM’ı çok kaptırarak izledim yaa! kalitesinden kesinlikle ölmüyor ama klişenin hakkını süper veriyor =)

  6. Dünyanın geri kalanını kocasına anlatmak için yaşayan bir mercan da benim. Ama benim koca anlattığım hikayelere “cool story bro” dan öte tepki vermiyor ashdjkflglg

    Aslında kocaya anlatma kısmı, kocaya olan aşktan değil hikaye anlatma aşkımdan çünkü en yakınımda o var eheuehe

    Okunacak kitap listem çok kabarık ama yine de aldım listeye hepsini. Genç Türk yazarlara şans vermeyi, İngiliz edebiyatının üslubunu, Kore’nin manyaklığını severim zira. Dramlı Amerikan romanı bilemedim. Ama senin referansın var boru mu?

    Diziye tabiy ki de balıklama atlayazağum askdkfllg (izleyeyim de hele, eyyorlarda buluşuruz :))

    1. şu bizdeki hikaye aşkı olmasa zaten buralarda da işimiz olmazdı be başakitom, anladım ben seni 😉

      dramlı amerikanı şimdilik boş ver. kitap güzel ama konusunu önceden bilsem okumazdım.

      dizi eyyorlarını dört gözle bekliyorum!! tavsiye yaparken çok detaya giremiyorum, ama sen yazınca bittabi senin post’un altında yorumlarımla halaylara koşucam =D

  7. Ay Ege’cim yine bitirdin beni, süper yazmışsın, kitap tavsiyeleri özellikle vejeteryanı çok merak ettim, kör suikastçi benim de tavsiyem, bu arada iris murdoch’tan tek boynuzlu at’ı okuyorum ve mükemmel:)

    1. madem sen de tavsiye ediyorsun şu kör suikastçi’yi okumak farz oldu valla. ay yazlıktan döneyim de buluşalım, iris murdoch sohbetleri yapalım, heyyoo =))

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir