hayır demenin hayrı

Kategoriler ontolojik, simple living

neden hayır diyemiyoruz?

eminim bazı şeylere diyebiliyoruz. ama birçok şeye de diyemiyoruz. aslında hiç bayılmadığımız halde hayır diyemediğimiz, pek sevmediğimiz halde reddedemediğimiz, istemediğimiz halde hayatımızdan çıkaramadığımız bir şeyler mutlaka oluyor. hayır’ı kullanamadığımız insanlar ve durumlar farklı farklı olsa da, hepimizin kendini söylemediği hayır’lar için çimdiklemek istediği anlar var.

peki ama neden?

hayır’ın bizi en çok paniklettiği nokta sevilmeme kaygısı. sorsanız 24 saat sevgiyle beslendiğini iddia eden türk aile yapısının en çok da sevgiyi anlamamış olması. ‘beni sevsen yaparsın’, ‘gerçekten sevseydin ne demek istediğimi anlardın’, ‘anneyi sevmeyen taş olur’ ve daha nice ruh hastası demeçle büyütülen yurdum insanının, sevgiyi bir başkasının keyfine amadelik olarak algılamasında nasıl bir tuhaflık olabilir ki? bu denkleme göre sevilmek için daima evet demek, karşı tarafın beklentilerini sorgusuz sualsiz karşılamak lazım. biz sadece başkalarının istediği gibi insanlar olursak sevilmeye layığız. ve sevilmek çok ama çok önemli. yoksa aidiyet hissinden atılır, aileden dışlanır, dara düşerse kimsenin elinden tutmayacağı, bir tas çorba kaynatmayacağı insan oluruz. sevgi bu mu gerçekten? böyle bir şey mi? ne kadar ekmek o kadar köfte mi? bazı insanlar sırf sizi doğurduğu ve büyüttüğü için her zaman haklı, her istekleri de makul mü? sevgi neden hak etmek zorunda olduğumuz bir şey olsun? sadece bir ailenin paçası olduğumuz için yeterince değerli ve sevilmeye layık değil miyiz?

hayır diye başlayıp olayı çocukluğa götürdüm, farkındayım. çünkü bence hayır’la ilişkimiz çok eskiye dayanan, çok eskiden şekillenmeye başlayan bir ilişki. hayatı tanımaya ve anlamlandırmaya başladığımız ilk yıllarda makul ve mantıklı hayır’lar duymadıysak, ne kadar yaş alsak da hayır’ı iç rahatlığıyla kullanmayı beceremiyoruz. ve sonuç daima sınır ihlali oluyor. kişisel ve ruhsal sınırlarımızı koruyamaz hale geliyoruz. bazen sevdiklerimizden, bazen sevmediklerimizden. ama kale kapılarını ardına kadar açan, beklenti prangalarını ayağımıza takan bizzat bizler olduğumuzdan, faturayı başkasına kesmek de bir noktadan sonra işe yaramıyor.

sınır koymak fiili belki size sevimsiz gelmiştir. ne o öyle, sınırlamak gibi? sevgide sınır olmaz diye düşünmüşsünüzdür belki. sevgide elbette sınır olmaz. size katılırım. ama bütün mesele sevgi derken neyi kastettiğimizde. sevgi başkası üzerinde hak iddia etmekse, kontrolse, bir şeyler yaptırtmak, ima etmek, karşılık beklemekse, zaten yalan olmuştur o sevgi. sevgide sınırsızlık kalbimizi istediğimiz kadar açmak, paylaşmak, en çok da hesap yapmamak ve beklentiye girmemek bence. ama o sonsuz sevgiyi verebilen kişiliğimizin mutlaka sınırları olması gerekir. hayır’larımıza sahip çıkmamız da en çok kendi ruh sağlığımız içindir.

hayır’ların potansiyel sonuçları 

hayır dersem, karşı taraf kırılır: lisanı münasiple hayır dediysek ve yine de karşı taraf kırıldıysa, bu, karşı tarafın sorunu. bu küstüm çiçeğini üstümüze alınmayalım. alınıyorsak, bizi artık sevmeyecek diyedir. belki bugüne kadar ilişkimizde hayır’ı hiç kullanmadık ve karşımızdaki kişiye sınırlarımız olduğu bilgisini hiç iletmedik. o da şu harika şiirdeki gibi masa da masaymış ha deyip ha babam bize yüklenmeye devam etti.

kendimizi anlama, anlatma ve koruma sorumluluğu onda değil, bizde. önce bugüne kadar demediğimiz hayır’ların sorumluluğunu bi üstlenerek başlayalım. ”benim hatam” diyelim. elalemle kötü karma yapmayalım! sonra da kendimize gelip hayır’larımızı tedavüle sokalım. karşı taraf çok normaldir ki afallayacaktır. hatta asıl karşı taraf bizim artık onu sevmediğimizi düşünecektir. düşünebilir, beynine giremeyiz. tutarlı davranmaya, kendisiyle olan ilişkimizin sevdiğimiz, bize iyi gelen, huzur veren taraflarını sürdürmeye devam edersek, bir süre sonra ortada bir sevgi mücadelesi olmadığını anlayacaktır.

veya henüz o kafaya gelmemiştir ve anlamayacaktır. bence anlamayanı hayatımızda tutmaya gerek yok. ruhumuza yük yapar, beklentileriyle can sıkar, sevgiyi dötten anlamışlığıyla durduk yerde drama yaratır. anamız babamız bile olsa, bir süre ilişkimize mesafe koyabiliriz. arkadaşsa zaten net koyalım, ne o öyle, bu yaşta hala karşı tarafın egosunu mu pışpışlayacağız?! iş arkadaşıysa, işimizi aksatmadan ve düzeyli tavrımızı koruyarak mesafe koymak karşı tarafın eline tek bir koz veremeyeceğinden bizim açımızdan hoş, karşı taraf açısından ultra gerginlik verici olacaktır. siz sinirlerinizi çelik gibi tutmayı başarırsanız muhatabınız bir noktada sinir krizi geçirebilir. bu krizi izlemek de daima eğlencelidir. (velkam tu may psikopat vörld.) işi bu noktaya kadar getirmek zorunda değiliz tabi, ben alternatif kötü senaryo yazdım. gidişat bu derece siyah-beyaz olmayabilir. karşı taraf daha normaldir, bir noktada, gönlünüz de varsa, ortak meseleniz oturup konuşarak çözüme kavuşturulabilir, duygular, düşünceler dile getirilir, ortalık sulh olur falan filan.

hayır dersem, ilişki biter: üstteki senaryolardan devam edelim. diyelim ki hayır’larınızdan sonra işler iyice gerginleşti ve kılıçlar çekildi. zira yoo dostum, karşı taraf sizinle böyle bir ilişki hayal etmemişti. ne güzel o istiyordu, siz yapıyordunuz, hayat bayramdı. şimdiyse hayır diyorsunuz. ne hakla? nasıl yani? nereye kadar? eğer muhatabımız yeni formatımızı idrak etmekte zorlanıyorsa, demediğimiz hayır’lar kurtarılabilir seviyeyi aşmış demektir. aramızda yeni bir ilişki boyutuna geçiş sağlanamıyorsa, ilişkimiz bitebilir. ve bu durum aslen çok da hayırlı olur.

tabi bize böyle gelmez. ayrılık, ilişkinin, tatminkar olsun veya olmasın, mutlaka tanıdık ve alışıldık olan kalıplarından çıkmayı gerektirdiğinden doğal olarak ürkütücüdür. en çok da bizi eski rollerimizden çıkıp gerçek isteklerimizi dile getireceğimiz bir kimliğe doğru itelediğinden ürkütür. he he deyip geçen, aman yapayım da gönlü olsun diyen, itiraz edersem şimdi tatsızlık çıkar diye tırsan, alçak sesle konuşan, kibar veya vicdanlı olmaya çalışan, karşı tarafın sevgisinden de saygısından da ilgisinden de bir gram yitirmek istemeyen taraflarımız cascavlak ortada kalmıştır. örtünecek bir şeyler arar, kendinden yeni evet’ler çıkarmak ister. ama bıçak kemiğe dayandıysa yapamaz. kaçtığımız bütün savaşlar bir olup karşımıza dikilir. bu savaşı vermeyi reddedersek, bundan sonra bütün evet’ler biraz daha yenilgidir.

hayır dersem, para kaybederim: önce evet dersem ne kaybedeceğimi düşünmeliyim. zaman? sabır? heves? elbette kimi durumlarda karşı tarafın istekleri ille de çocukça bir inattan, despot bir haklı çıkma mücadelesinden kaynaklanacak değil. mesele para olduğunda, hepimiz primata bağlayabiliyoruz. eldeki 5 gerçek muza, daima hayallerdeki 10 mucizeden daha sıkı sarılıyoruz. ben mesela, kış döneminde çoğunlukla artık hiç sevmediğim, zerrece ilgilenmediğim işleri yaparak para kazanıyorum. sırf kolay olduğundan. her sene asıl ilgilendiğim işlere biraz daha yer açayım diye göbeğim çatlıyor. hayır’ın çeşitli kategorileri var bence, farklı endişelere işaret ediyor. reddedilme, sevilmeme ihtimali beni asla huzursuz etmiyor da, param olmaması ihtimali kabus gibi! çünkü para = özgürlük. bütün mesele kafamızdaki bu eşitlikler değil mi zaten? neyi neyle bir tuttuğumuz, neyi neyin yerine koyduğumuz, neyi neyle anlamlandırdığımız… para endişesi benim için üzerinde en çok çalıştığım, ve görünen o ki daha da çalışacağım biricik hayır kategorisi.

kendi adıma bulduğum çıkış noktası, evet’le gelen işlerin benden aldığı zamanı, bana vereceği parayla kıyaslamak oluyor. genellikle işe yarıyor. artık son dakka gelen işlere yüklü bütçeler istiyorum. ‘bu işi ille de benden istiyorsan bir zahmet bu meblağa razı gel, gelmiyorsan da vaktimi alma’ prensibi. hangi bütçenin kime göre yüksek veya düşük olduğunu kim söyleyebilir ki? özellikle freelance dünyasında takip etmeniz gereken hiçbir yazılı kural yok. bu dev zihin ve beceri genelevinde, herkes emeğini istediği fiyata satabilir. madem satıyoruz bari pahalıya satalım canlar! ucuzcu diyeceklerine kazıkçı desinler. fiyat kırmayalım, kendi emeğimizi küçümsemeyelim, gerekli durumlarda hayır’ı yapıştıralım. inanın daha kıymetli oluyorsunuz. serbest piyasanın nimeti bu. (bu laflar en çok kendime tabi ki. size uymuyorsa hadi bir sonraki maddeye!)

hayır dersem, beni yanlış anlarlar: bazı hayır’ları söylemek imajımıza ters düşer. hani nerde o uzlaşmacı, sevgi dolu, yardımsever, çözüm odaklı ve anlayışlı dost / sevgili / eş / aile bireyi / çalışan / patron? hata yine bizde. önce kabul edelim. bu beklentileri biz yarattık. muhataplarımızın eline bu gücü ve otoriteyi biz verdik. şimdi öyle 2 dakkada geri alacağımızı düşünmeyelim. kimse kapitülasyonlarını geri vermeye yanaşmayacaktır. biz de vermezdik, salak mıyız?! o yüzden bütün olay tutarlı bir taktik uygulamaktan geçiyor. yerinde, kararlı, kısa ve net hayır’lardan yani. dır dır detay vermek zorunda hissetmeden. açıklama yapmaya girişmeden. sanki eksikliymişiz gibi alttan alan ses tonlarına, yok efendim boyun bükmelere, gerdan kırmalara hiiiç tenezzül etmeden. kibarlık bu değil arkadaşlar. başkaları için buysa da biz kabul etmeyelim. bizim kibarlığımız kendi içimizdeki tutarlılığımız olsun. hayır demek ayılık yapmak değildir. bunu önce biz içimize sindirelim, gerisi gelir. hayır dediğimizde kimsenin hakkını yemiyoruz, kendimiz olma hakkımızı hatırlatıyoruz karşı tarafa. olay bu. özellikle kadınlardan sürekli anlayış ve işbirliği bekleyen bir dünyada, işimize gelmeyen kişi ve durumlarla birlik olmak zorunda değiliz. anlayış göstermek de tercihimize kalmış bir şey. bir zorunluluk değil.

velev ki hayır dedik ve bizi yanlış anladılar. herkes topluca mı yanlış anladı? sizi doğru anlayan birileri de mutlaka olacaktır. olay en başından beri söylediğim tutarlılıkta bitiyor. biz kendimize sadık olduğumuzda, kendimize kocaman bir evet demiş olacağız. ve önce kendine evet demeyi seçen birileri bunu mutlaka fark edecek. başkasından onay almaya da takdir görmeye de eleştiriye de eşit mesafede duran, asıl kendi içindeki evet’i arayan insanların ilgisini çekeceğiz. artık alçaktan uçmadığımızdan farklı radarlara gireceğiz. irtifamıza göre hayat yeni insanlar çıkaracak karşımıza. başka birileri tarafından yanlış anlaşılmanın belki de başımıza gelen en güzel şey olduğunu farkedeceğiz bir gün. çünkü bu sayede kendimizin başkalarına göre en doğrusu değil, kendimize göre daha fazlası olacağız.

hayır dersem, dışlanırım, yalnız kalırım: aslında bir üstteki maddede gördüğümüz gibi, uzun vadede yalnızlık zor – tabi asıl isteğimiz yalnız olmak değilse. belki bir süreliğine yalnız kalabiliriz, ama o yalnızlıktan hayır’larımıza karar vererek çıkmayı seçersek, sonraki ilişkilerimiz kesinlikle daha sağlam ve sağlıklı olacaktır. hayır demeye cesaret ettiğimiz için bir gruptan dışlanmak, içinden çok önce çıkmamız gereken bir ilişki dinamiğinin temsilcisi değilse nedir? belli ki değerlerimiz artık aynı değil. ilk günkü gibi bir fikir birliği veya uyum hissetmiyoruz. içinde gibi görünüyoruz ama zaten dışındayız grubun. sırf yalnız kalmamak adına kendimizi ne kadar süreyle ezip geçebiliriz? isteklerimize nereye kadar direnebiliriz? itirazlarımızı nasıl bastırabiliriz? bütün bunlar mutlaka büyüyüp sıkıntı vermeye başlayacaktır. söylenmeyen hayır’lar buharlaşıp uçmaz, tam tersine içimize oturup gaz yapar. içinden çıkmaya korktuğumuz her grup / topluluk korkularımıza işaret eder. zayıf, yetersiz, tuhaf, güçsüz, pasif veya uyumsuz olma korkumuzu besler. insanız, bir şeylerden korkmamızda gariplik yok. ama sürekli korktuğumuz, korka korka büyüttüğümüz şeyler, aslında sandığımız kadar büyük ve önemli değiller. bunu kendimize hatırlatmak da elbette yine ve en çok bize düşüyor.

hayır dersem, her şey biter: her hayır mutlak bir kopuş demek değildir. evet, ağzımızın tadı bozulmasın diye sarf ettiğimiz evet’lerden kesinlikle daha türbülanslı bir alana davet eder bizi, ama ilişkilerimizi bitirmek için değil. evet’ler onaylar. hayır’lar yeni bir tartışma başlatır. tartışmaların kolayca kavgaya bağlanabildiği bir toplumda, tartışma kavramının bize hoş gelmemesi anlaşılır bir durum. ama aslında tartışma sağlıklıdır! eteğimizdeki taşları dökmek hafifletir. bastırılanın dışarı çıkması temizler. eldeki yeni ve beklenmedik verilerle bir karara varmayı başarmak bence nihayet yetişkin olmaktır.

ki hepimiz ara sıra mavi ekran veririz. ne güzel yuvarlanıp gidiyorduk deriz. tartışmaya üşeniriz. duymaya ve konuşmaya üşeniriz. hele de hayır’ın sahibi biz değilsek, rahatımız hiç bozulmasın isteriz. tam da bu yüzden hayır’ı dile getirmek, tüm grubun rahatını bozmayı da göze almak demektir. ve rahatsızlık kesinlikle bir son değildir. bence bugün dünyada en çok hayır’larımızı dile getirmeye ihtiyacımız var. alternatifi duymaya, herkesin bizimle aynı fikirde olmadığını bilmeye ve bunun yine de bir tehdit olmadığını görmeye, göstermeye ihtiyacımız var. yeter ki hayır’ı dürüstçe, kendi nedenlerimizle ve kimseyi suçlamadan dile getirebilelim. işte o zaman hayır, harika bir başlangıcın ilk kelimesi olabilir.

hayır demenin hayrı” için 12 yorum

  1. Bir solukta okudum. Konuyu çok iyi ele almışsın Ege’ciğim her zamanki gibi. “Nice ruh hastası demeçle büyütülen yurdum insanının…” örneklerine koptum. Hakikaten ya severken cezalandırıyoruz adeta. Çoklukla kolay hayır dediğim için “Hayır” demenin dayanılmaz hafifliğini biliyorum. Büyük yüklerden kurtuluyor insan. Ama bunu fazla eleştiren, soran ve muhalif bir kişi olmama bağlıyorum. Yazını, herşeye evet dediği için başına gelmeyen kalmayan (hem arkadaşları hem sevgilileri tarafından sömürülen) arkadaşlarıma gönderim. Umarım bir değişimi tetikler! Daha sık yazılar bekliyoruz Egec’ciğim ortamları boş bırakma lütfen 🙂

    1. deniz’cim, yazdıklarını düşündüm de para meseleleri dışında ben sanırım evet’e doğal olarak yatkın bir insanım yaa. hatta sedat’ın bir arkadaşı bize şöyle isimler takmıştı: sedat = duygusal inatçı, ege = duygusuz uyumlu =) hayatımı getirdiğim şu noktada çok büyük hayır’lara ihtiyaç duymuyorum. ama benim hayır’ım hayır’dır, tersim de pistir, herkes bilir. here, insert şeytan ikonu :p

      canikom, işlerim -yarısını reddettiğim halde- çok yoğundu, buralara gelip 2 satır yazamadım. üni’nin başlaması da belimi büktü. ders vermek çok güzel ama cidden yoruluyorum. dilerim mart’ta daha çok yazma fırsatım olur. aklında konu varsa serpiştir buralara 😉 bu yazı da bir istek yazısıydı.

  2. Egecigim merhabalar, yine mükemmel bir yaziyla bizleri büyüledin; sanki kalem/ klavye degil sihirli degnek seninkisi..
    Asil üzücü ve ruh hastasi olan ne biliyor musun? Böylesi bir sömürü diktatörlügünde büyütüldügünü anlayamayan, babasi ve de özellikle anasi ne derse yapmak zorundaymis gibi hisseden yetiskin bireylerin icler acisi durumu. Hep bir sucluluk duygusu, Tarif edilemiyecek duygu sömürülerinin fiyasko ürünleri: kul köle olduklarindan bihaber yuvarlanip gidiyorlar. Önlerine ne gelirse ezilmis.. Kime ne? Aman ananin komsusu Hayriye Teyze üzülmesin 😉

    1. canım aslı’cım, hangisi daha kötü bilemiyorum, sömürüye sevgi denen bir evde büyütüldüğünü fark etmek mi, yoksa etmemek mi? hiç fark etmesen, kendine soracak sorun olmasa, hayat sadece başkalarının isteklerini yerine getirme kaygısı olsa, belki daha kolay. asıl ‘nedir bendeki bu sakatlık?’ dedikten sonra çanak çömlek patlıyor. alıştığımız kalıpların içinden çıkmak zor. onca yılın sömürgeciliğini şıp diye affetmek imkansız. canını acıtanlarla yeni bir ilişki kurmak başka bir ömür törpüsü. bence yine de her şeye değer. ama hepimizin işletim sistemi ayrı yerden çöküyor işte.

  3. sıklıkla hayır diyebilen bir insan olarak rahatlıkla atıp tutabilirim 🙂 hayır diyemeyenler, kendilerine hayır denmesini istemeyen insanlar olabilir belki. kişi kendinden bilir işi gibi bişii 🙂

    1. haklı olabilirsin ebru 😉 hayır demeyeyim, bana da denmesin: oturduğun yerden mind control işlerine girişmek gibi. neyse ki hayat hep son golü atıp şapa oturtuyor hepimizi =)))

  4. ben de yedi sekiz ay kadar önce kafa yormuştum bu konuda, yazdığım şeyler de seninkilere pek benziyordu 🙂 Ha hâlâ bu konuda büyük bir mesafe kaydedebildim mi, pek sayılmaz. Ama artık daha farkında olmamı sağladı konuyu deşmek. Bizim millette son cümlendeki gibi tipler çok olunca, yani sen hayır dedikçe insanların kendini haklı çıkarma edasıyla seni boğana kadar ikna etmeye çalıştığını gördükçe, bazen evet deyiveriyor insan. Benim bu anlamda atabildiğim en önemli somut adım böyle kişileri tespit edip teması sıfıra indirmek oldu. 🙂

    1. sorma, o son cümle ülkenin genel derdi! senin taktik radikal olmakla birlikte bence en doğrusu. insanları değiştiremeyeceğimize göre, en azından iyi gelmeyenlerle bağlantıyı kesmek lazım. kafan rahat etmiştir =)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir