gurur-suzluk = alçakgönüllülük?

Kategoriler ontolojik

bir önceki yazıda bahsettiğim konu, dicle ile aramızda yeni bir konuyu açtı. gurur duymak fiili etrafında gezinmeye devam ettik. işbu yazı nerde dolandığımızdan bahsedecek.

”Yazın bana bir süredir aklımı kurcalayan, kendime sorduğum bir soruyu tekrar işaret etti. Bir zen zihni edası ile hareket etmeye çalışırken alçakgönüllü olduğumu düşündüğüm konularda gerçekten de alçakgönüllü müyüm, yoksa o kendimde görmeyi sevdiğim alçakgönüllülüğümle gurur mu duyuyorum derinden derinden? Bunlar yoga yolunda kendime sorduğum sorular tabii ki. Kendi arayışım, kabulleniş ve özün çiğliklerinden arınmaya doğru olduğu için.

Sanırım gurur duyduklarımız herkes için değişiyor. Ama illaki de kendimizde gurur duyduğumuz bir şey kalıyor. Acaba benim için de o kendimde görmeyi beklediğim naiflik, sükunet, kabulleniş, teslimiyet ve alçakgönüllük gibi özellikler mi gurur konum olacak, kıyısından köşesinden oluyor? Eğer öyle ise de zaten bunlara erişememişim demektir. Erişmeye çalışmak eylemi dahi aradığım şey ile esasında ters düşüyor…

Bu ikilem son zamanlarda beni çokça düşündürüyor.”

dicle’nin bu içten ve sorgulayıcı satırları beni de çokça düşündürdü. kendisinden izin alarak bu konuya daha yakından bakmak istedim bugün. akçakgönüllü ya da mütevazı sözcüğü bize neler çağrıştırıyor?

bendeki ilk görüntü, başını mahçup bir gülümsemeyle yana veya öne eğmiş bir insan. bir şey yapmış ve beklediğinden büyük bir ilgi/başarı/etki yaratmış sanki. ya da tüm bu etkinin dile dökülmesi karşısında söyleyecek kelime bulamıyor gibi. hepimiz zaman zaman kendimizi bu halde bulmuşuzdur. ben bu anı geçmişte daha sık yaşardım. son birkaç yıldır, zaten iyi yaptığımı düşündüğüm şeyleri daha çok sahiplenmeye başladım. uzun vadeli bir gurur duygusuyla değil. ”evet abi, yaptım ve bence de epey iyi oldu!” şeklinde. çünkü kendimizin daha fazlası olabilmek için atılacak ilk adım, iyi becerdiğimiz şeyleri kabul etmek ve bunların sorumluluğunu almak olmalı. biz kendi adımıza bu sorumluluğu almazsak, inanın kimse bizim yerimize almayacaktır. çünkü hepimizin ”çok iyiyim bu işte yaa!” dediği bir şeyler vardır mutlaka. bunu etrafta sürekli tekrarlayarak dolanmak itici olmakla birlikte, bir tarafımızın bunu bizden duymaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ben. biz becerilerimizi, yeteneklerimizi kendimize itiraf edip sırtımıza 2 sevgi ve teşvik patpat’ı kondurduğumuzda, zaten başkalarının onayına olan ihtiyacımız azalıyor. bu durumda geriye kalan şey, alçakgönüllülük başlığı altında spot ışıklarından kaçmak yerine, bir övgüyle karşılaştığımızda belki de samimi bir şekilde teşekkür edip sorumluluk almak. ve hemen bir sonraki anda da yolumuza devam etmek: iyi yapmak, övgüyü kabul etmek ve orada bırakıp gitmek.

övgüden kaçmanın adı alçakgönüllülükse, övgü koleksiyonu yapmak da net bir şekilde gururumuzun bir diğer adı olabilir mi? gururu kırılmak, basitçe, koleksiyonumuzda beklenmedik bir zayiat yaşamak mı? salondaki kıymetli çeyiz büfesi gibi sık sık tozunu aldığımız gurur kaynaklarımıza var gücümüzle sahip çıkmakta köreltici bir taraf yok mu? diplomalar, başarı ödülleri, terfiler, unvanlar, alçakgönüllülük ve hatta kabulleniş ve teslimiyet, neden bizim yegane özelliğimiz olsun? bunlar da kendimizi içine koyduğumuz kutular değil mi? ya da dicle’nin dediği gibi, bunlara erişmeye çabalamak bile aslında hiç oralarda olmadığımızın bir göstergesi mi yoksa?

türk aydını hakkında okuduğum en mükemmel yazı, bu yazının bonusu. entellektüellerimizin en büyük kusuru mükemmeliyetçilik ve alçakgönüllülük oladursun, katiyen bir türk aydını olamayacağımı derinden bilmek ve buna şükretmekle birlikte, full spektrum duygusal çeşitlilik, kendiyle ve başkalarıyla dalga geçebilmek, her şeyi berbat edebilmek, iyi yalan söyleyebilmek ve hatta zekayı ortaya koyan kötülükler tasarlayabilmek gibi kusurlar beni daha çok cezbediyor. sizi cezbeden kusurlar hangileri?

gurur-suzluk = alçakgönüllülük?” için 6 yorum

  1. belki de en büyük ihtiyacımız onaylanmak. ucu bucağı olmayan şu evrende, birileri seni görüyor ve ‘aferin’ diyorsa bu, bünyede bir rahatlama yaratıyor tabii. bu durumda, kendinle gurur duymanın nesi kötü?
    ama gururlu olmakla kibirli olmak ayrı şey. kibirli olmak ‘ben artık oldum’ demek, ‘bundan ötesi yok’ demek ki ancak aptallar kibirli olabilir zannımca.
    bakınca büyük adamlar büyük başarılar elde etmiştir ama kafalarında hep daha fazlası, biraz daha ilerisi vardır. ve daha gidecek çok yolu olduğunu bildiği için, alçakgönüllüdür. olduğu yer, olması gerektiği yer değildir çünkü. kendini bilir.
    yok eğer mütevazı görünmeyi sevdiğinden böyle davranmayı seçiyorsa, bu da bir farkındalıktır bir yerde ama oscar’lık bir oyunculuk gerektirir, yorar insanı 🙂

    1. ilk cümlene kesinlikle katılıyorum ebru. ve sanırım bunu aşmamız gerektiğine inanıyorum. kibir kelimesi aklıma gelmemişti, ilginç. ben daha gurur aşamasında takılmışım. bana o bile yer yer kibrin küçük kız kardeşi, yer yer tembelliğin ve korkunun ablası gibi geliyor. son cümlene de bayıldım bu arada! sonuçta alan memnun satan memnunsa kim ne diyebilir zaten. yorgunluk kalır geriye 🙂

      1. sen yazınca fark ettim. tembellik ve korku benim de derdim. acaba gururlu muyum yahut kibirli mi?

        1. panik yok =)) kibir tanımın süperdi, bu yüzden kibirli olduğunu hiç sanmıyorum. (farkındayım, çok bilimsel bir çıkarım oldu!) ama öyle olsan bile kendinden razıysan sıkıntı yok bence. benim demek istediğim, bazen geçmiş başarılara ya da statü sembollerine o kadar çok takılıyoruz ki, ya tembellik ya da korku haline dönüşüp ileriye doğru yeni -ve belki farklı- adımlar atmamıza engel oluyor bu durum. ama tembellik ve korkunun yegane sebebi gururdur demek tabi ki yanlış olur.

  2. hay allah, nerden başladık nereye geldik be yau 🙁 niye razı değilsin ebru’cuk? japon abla’ya mı soruyorsun yoksa? aklına gelen 1-2 şey varsa yaz, cevabım ayrı bir post olarak gelsin. buraya sıkışmasın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir