göteborg mu? koştum geldim!

Kategoriler gezi-gözlem, info, terli terli
Karta_goteborgsvarvet_ENG

bu işe nasıl bulaştığımı hatırlamaya çalışarak başlamalıyım. tam bir sene önce füs, bir arkadaşıyla beraber göteborg’da bir yarı-maratona katıldığından, ortamın inanılmaz renkli ve eğlenceli olduğundan, bir de tabi o kadar km koşmaktan bacaklarının iptal olduğundan bahsetmişti. birkaç ay sonraya zıplayalım: isveççe dersi grubumuzla ”bu kadar ders yapıyoruz, bari hep beraber bi de isveç yapalım, ne kadar öğrenmişiz test edelim” sohbeti kapsamında aklıma bu maraton meselesi geldi. her seyahate ille de bir aktivite sokuşturmak tam benim tarzım, gitmişken bunu da koşalım dedim. hocamız elisabeth’in erkek kardeşi zaten geçtiğimiz yıllarda da koşmuşmuş meğerse, yani bu organizasyondan gayet haberdardı. bir anda hepimiz gaza geldik. aylardan kasım’dı. önce internet üzerinden maratona kaydımızı yaptırdık. sonra da pegasus’tan komik derecede ucuz uçak biletlerimizi aldık – hatta maratona kayıt olmak daha pahalıya geldi. bir sonraki aksiyonumuz ise app store’dan 10K aplikasyonunu indirmek oldu. 10 km koşmaya yönelik 14 haftalık bir antrenman programı. gerçi katılacağız diye heveslendiğimiz koşu 21 km sürecekti ama olsun, 21 km’de gözümüz yoktu. 10’unu koşabilsek ne ala kafasındaydık.

böylece antrenmanlara başladık desem yalan olacak. barış ve inanç başladı. hatta barış sadece koşarak 4-5 kilo vermişti bile ocak ayında. ama bendeniz o aylarda pek koşmadım. 1-2 koşudan sonra havaların soğuk ve yağmurlu gitmesini bahane ettim, kendimi kuru ve sıcak salonlarda core kaslarımı güçlendirmek üzere zaten kaç aydır disiplinli bir şekilde devam ettiğim yogaya adadım. hakkını vererek bi çaturanga yapmak, koşmaktan daha motive ediciydi benim için. ömründe 5 km koşmamış biri olarak 21 km’ye biraz da şaka gözüyle bakıyordum sanırım. böyle böyle nisan ayı geldi, havalar düzeldi. ben de nihayet muhtelif sehayatlerimden dönüp dur biraz da koşayım bari dedim. 10K app’imi devreye soktum. bu app interval training yöntemiyle çalıştırıyor. mesela ilk hafta 5 dakika ısınma yürüyüşü yaptırıyor, sonra 1 dakika koşturup 1 dakika yürütüyor. bunu 6 kez tekrar ettirip yine 5 dakika soğuma yürüyüşüyle tamamlatıyor. dolayısıyla antrenmanlar için öyle saatler harcamaya gerek yok. en azından ilk 2 ay. 10K app kalbi kısa süreyle zorlayarak adım adım güçlendiriyor. ilk hafta 1 dakika boyunca koşmak bir ömür gibi gelirken 2. hafta farkına bile varmadan alışmış oluyorsunuz. zaten haftada max 3-4 kez antrenman yapıyorsunuz. üst üste 2 gün koşmak yok, gün aşırı koşuyorsunuz. böylece nisan’dan itibaren haftada 3 kez koşup kalan günlerde yoga yaptım.

mayıs ayında ise artık vaktidir diyerek iyi bir çift ayakkabı bulmak üzere bilenlere akıl danıştım. herkes outrunner dedi. ben de gittim. ortaköy outrunner’da ayaklarımı ölçtüler, koşu bandında koşturup filmimi çektiler, doğrusu bir çift ayakkabı için hiç bu kadar analiz edilmemiştim. sonuç olarak ayağıma süper gelen gıcır gıcır asics’lerimle mutlu mesut bir şekilde eve döndüm. zaten sonraki hafta istikamet isveç diyerek yollara düzüldük. bu arada, son yıllarda en sık gittiğim ülke isveç olmasına rağmen (bu 5. gidişimdi) fark ettim ki blog’da hiç yazmamışım. sanırım bu ülkeyi ve iklimi ikinci evim gibi hissettiğimden, buraya turistik bir destinasyon gözüyle bakamıyorum. bakamayınca da gezi yazısı yazamıyorum. yani bu yazı da büyük oranda maraton temalı bir yazı olmakla yetinecek.

alkol aldık mı
gençler alkol aldık mı? of course!

20 mayıs sabahı uçağımıza bindik. öğleden sonra stockholm’e vardık. kısa bir şehir turundan, yeme-içme faslından ve alkol alışverişinden sonra bu kez trenimize atlayıp 4 saat süren bir yolculukla göteborg’a ulaştık. (alkol alışverişi: evet, maratonu ne kadar ciddiye aldığımızın bir kanıtı gibi adeta :p isveç’te alkol satışı sadece devlet kontrolündeki özel içki dükkanlarından yapıldığı ve bu dükkanlar da daha gündüzün köründe kapandığı için, 4 saat sürecek olan tren yolculuğumuzda içmeyi planladığımız meyveli cider’ları erkenden depolamakla başladık işe. zira isveç’te tren yolculuğu demek, yemek-içmek demek. herkes tedarikli biniyor, sandviçini, salatasını, tatlısını, içeceğini yanına alıyor. tren daha ikinci istasyona varmadan hoop paketler açılıyor, erzaklar saçılıyor. bizim anadolu trenlerinden tek farkı güp güp tıkınan bu insancıkların sarışın olması valla.)

koşudan önce
yarıştan önce
ayaktakiler: merve, reşit, ben / oturanlar: elisabeth’in annesi ve elisabeth.

ertesi gün büyük gün. sabah önce maraton organizasyon alanına gidip koşu numaralarımızı teslim aldık. neredeyse bütün spor markalarının stand kurduğu fuar gibi bir yerdi. epeyce gezindik. adidas’ın göteborg half-maratonu temalı tişörtünü ise görmezden gelemedik. hem hatıra olarak almak hem de yarışı bu tişörtle koşmak üzere birer tane edindik. sonra da elisabeth’in annesinin evinde toplandık. saat tam 12 civarıyken tv’de maratonun elit atletleri koşuyordu. zenci bir kardeşimiz ırkının gücüyle 21 km’yi 59 dakikada koştu, gözlerimizin önünde yarışı birinci bitirdi. şimdi, bu maraton çok geniş çaplı bir etkinlik olduğundan elbette bu cencükle beni aynı anda koşturmuyorlar sevgili blog dostları. (belki siz zaten biliyorsunuzdur da ben o gün öğrendiğim için benim gibi koşu cahilleriyle paylaşma gereği duyuyorum.) toplamda 64.000 kişinin katıldığı bu gibi ciddi maratonlarda önce babalar koşuyor. yani elit atletler. sonra elit hatunlar. sonra daha ikinci dereceden babalar ve hatunlar diye diye gidiyor. belli bir yerden sonrası patatesler. bu biz oluyoruz. yani ömründe 21k koşmamış ama nedense koşası gelmiş olanlar. sen bi geri dur bakalım hacı politikası izleniyor. haklı olarak. dolayısıyla elitler 12-1 gibi koşmuş bitirmişken bizim start saatimiz 15:53’tü. sallana ballana giyindik. göğsümüze numaralarımızı iğneledik. bileğimize çipimizi taktık. hava bir açık bir kapalıydı. ne olur ne olmaz yanında misafir kaldığımız teyzeden bir sweatshirt ödünç aldım. (iyi ki de almışım, yarıştan sonraki soğukta hayatımı kurtardı.)

neyse efendim, gelelim son dakikalara. saat 15:15 gibi evden çıkıp tramvayla stadyuma ulaştık. tabi ortalık ana-baba günüydü. koşmaya başlayanlar, bitirmek üzere stadyuma varmış olanlar, bizim gibi son son başlayacak olup dadaşlarını arayanlar… kalabalıkları yarıp başlama noktasına ulaştık. bizden önceki grubun start almasından sonra amigomuz bizlere topluca ısınma hareketleri yaptırdı. kimbilir kaç bin kişilik grubumuzla aynı anda hoplayıp zıpladık, çok eğlendik! ve nihayet başlama saatimiz geldi. aslında 15:53’te başladık ama çip kayıtlarıma göre ben start’a varıp koşmaya ancak 15:54:33’te başlayabilmişim, varın siz düşünün kalabalığı.

ilk kilometreler 4 kişilik ekibimizle uslu uslu koştuk. kendimizi yormamak adına yokuşlarda yürüyüşe bağladık. 4 veya 5. km gibi inanç dalağının şiştiğini söyledi ”siz beni bırakın, devam edin” dedi. inanmayarak da olsa kendisini geride bıraktık. 8-9 gibi benim yeniden yürümeye ihtiyacım vardı. ama elisabeth’e uzun süre koştuktan sonra yürümeye başladığında kramp girdiğinden o noktada da ben onlara ”siz koşun gidin yiğitlerim” dedim ve 5-10 dakika kadar tempolu yürüyüşle yetindim. parkurun 13. kilometresine kadar belli bir hızda geçemezseniz yarış dışı kalıyorsunuz. ben de açıkçası 13. km’de paşa paşa ayrılıp otobüsüme bineyim, eve döneyim diye düşünüyordum. böyle böyle arada yürüyüşlerle güç kazanıp koşadurayım bir baktım 15. km’ye gelmişim! o anki şokumu anlatamam. o noktadan sonra acayip bir inançla doldum. kendi kendimi defalarca şu sözlerle motive ettim: 21 km koşulabilir bir mesafe, bedenim bu koşuyu tamamlayabilir.

bir yarışın içinde ama herhangi bir iddianın dışındaysanız, asıl yarışın kendi içinizde olduğunu hissediyorsunuz. aşmaya veya geçmeye çalıştığım bir süre veya insanlar olmayınca, hırs devre dışıydı ve koşu benim için iyice psikolojik bir deneye dönüştü. manyakça uzun olmasına rağmen bu yarı-maratonun en güzel, en ilginç kısmı da buydu sanırım. nice ak sakallı nine ve dedenin sizi geçtiğini, göt-göbek bağlamış sürü sepet insanın sizden daha hızlı koşabildiğini görüyor ve bu mesafenin koşulabilirliğine yeniden ve yeniden ikna oluyorsunuz. en azından bana böyle oldu. öte yandan bu kadar uzun bir mesafeyi koşmanın bir güzel yanı da rastladığınız manzaralar. şehrin en büyük event’i bu olduğundan herkes dışarılardaydı. birkaç km’de bir küçük bir orkestranın mini konserlerine denk geliyorduk. jazz, rock, klasik… her türden müzik koşumuza ara ara eşlik etti. çalgıcıların gaz verici sözleriyle yüzümüz güldü. yol boyunca parkurun etrafına dizilen sayısız çocuk, yetişkin ve yol işçisisiyle el çakıştık. sayısız insan ”çok iyi tempo! devam et! yarışa devam!” diyerek hepimize destek oldu. 2-3 km’de bir ise su ve enerji içeceği standları kurulmuştu. 3 kere su, 3 kere de enerji içeceği için yavaşladım. 18. km gibi azıcık yürüyeyim diye yavaşlamışken isveçli bir kız ”öldüm bittim” diye laf attı. bir süre beraber yürüdük. meğer kız makedon göçmeniymiş, hatta annesi izmir’den gelmiş isveç’e. daha devam etsek akraba çıkacaktık. muhabbet çok tatlı diye aslında koşabilecekken yürüdüm biraz daha. zira kız pert vaziyetteydi, ne zaman koşmaya kalkışsak bacağına kramp giriyordu. ama tabi bir noktada kendisini geride bıraktım ve koşuma geri döndüm. tam 2 saat 44 dakika 40 saniyede finish’e ulaştım.

madalyamla geldim
çinçon’a beni çek dedim, havalı olsun diye geniş aldı

sonrası çip’i iade ediş. madalyayı boynumdan geçiren çocuğa inanamayış. titreyen bacakları durmaya alıştırmaca. önce ter içinde bir selfie. sonra çinçon bir çocuktan rica ettiğim ikinci ve nispeten daha düzgün bir foto. kendi kendine sırım sırım bir sırıtışla ”yaptım! bitirdim!” diye alçak perdeden çığlıklar atmaca. elisabeth ve reşit’e ulaşamayınca tek başıma bu kez de tramvay durağına birkaç km yürüyüş. tıklım tıklım tramvaya konserve sardalya misali yerleşmece. koşu boyunca ahmak ıslatanın altında iyice yamulmuş olan sweatshirt’ümle ıslak ama mutlu bir köpek gibi eve dönüş. evet tam da bu: çok koşmuş, çok yorulmuş, yani aslında doğasını gerçekleştirmiş mutlu bir köpek gibi 🙂

özetle: yapılabiliyormuş canlar. 21 km koşulabiliyormuş. bedenlerimiz bunu başarabiliyormuş. 36 yaşındayken bile!

göteborg mu? koştum geldim!” için 10 yorum

  1. Yazının sonunda gözlerimin dolmasına ne demeli. Tebrik ederim gönülden. Bu arada İsveç benim de çok ilgimi çeken bir ülke. Turistik yazı yazsan ne güzel olur…yelda

  2. eren'cim çok sağolasın :)) koş diyorum başka bir şey demiyorum! bu hafta içinde, koşuya başlamak isteyenler için bir yazı yazıcam. umarım yardımcı olur.

  3. yelda çok teşekkür ederim! isveç'te detaylı turizm yaptığım gezilerin üstünden epey zaman geçti, ama isveç'le ilgili genel bir yazı yazabilirim bi ara. derleme toplama bir şey 😉

  4. Süper süper süper !!! "bir yarışın içinde ama herhangi bir iddianın dışındaysanız," diye başlayan paragrafın ve son fotoğrafta yüzündeki kendinden gurur duyan ifade her şeyi ne güzel anlatmış ツ Tebrikler!! IşIL

  5. çok teşekkürler ışıl! insan çok tuhaf hisler içinde oluyor bitirince. gurur, şaşkınlık, taşkınlık, multuluk, yorgunluk, neşe… sırf o duygu çorbası için bile yaşamaya değer.

  6. Ben bunu nasıl görmemişim ya!

    Geçen mayısta ben de birkaç günlüğüne Stockholm’e gitmiştim. Belki seneye de bu maraton macerasını denerim hehe.

    Bir şeyi böyle adım adım anlatmana bayılıyorum ya. Ben olsam “öefff çok iş” der ilk dakikadan vazgeçerim. Ama insanın durup dururken bir fikirle başlayıp yarı maraton koşabileceğine inandım sayende.

    1. anam, hevesli’m gelmiş! bacım gerçekten inan, yarı-maraton yapılamayacak şey değil. bir de galiba bu işlerin hikayesi ilginç geliyor, o yüzden yazmaya üşenmiyorum. hayatımda durup dururken bir fikirle başlayıp sonradan saçma sapan yerlere uzayan o kadar çok şey oluyor ki bu ayrangönüllülük sanırım benim için bir yaşam tarzı :p

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir