gito yaylası – koçira

Kategoriler gezi-gözlem

aslında her şey elime nerden geçtiğini bile hatırlamadığım yeşil tatil kitapçığıyla başladı. nat geo’nun hediyesi olan bu kitapçıkta, türkiye’nin her yerinden toplam 50 tane yeşil/sürdürülebilir tatil rotası var. biz müge’yle önce karadeniz’i, sonra çamlıhemşin’i, orada da koçira pansiyon’u seçtik. epeydir gidecektik, araya kutsal düğün-dernek görevlerimiz girince eylül ayına kaldık. pazartesi günü telefon ettik ve yer var mı diye sorduk, evet cevabıyla birlikte biletlerimizi aldık, çarşamba sabahı yoldaydık.

istanbul’dan trabzon’a uçtuk. ordan havaş’la rize – pazar’a gittik. yaklaşık 2 saatlik bir yol. pazar’dan da çamlıhemşin minibüsüne bindik. aslında hemen binmedik – zaten öyle her dakka kalkmıyorlar. pazar’da öğle yemeği molası verdik. esnafa danışıp iyi bir lokanta öğrendik, meşhur kurufasulye, tereyağlı pilav ve pideleri hüplettik. yola devam ettik. minibüsle çamlıhemşin’e giden yol, fırtına vadisi yolu. yeşilin her tonuyla hipnotize edici bir yer. ama karadenizli müteahhit gerçeği diye bir şey var sonuçta memlekette. fırtına vadisinde de varlığını hissettiriyor. müge’ciğim ”insanlar yerleşmeyeymiş iyiymiş” yorumuyla olayı özetledi.

çamlıhemşin’de pansiyon’un yönlendirdiği kişiyi arayıp bu kez dacia duster model taksimizle gito yaylası yollarına düştük. sanırım 1,5 saat de bu şekilde geçti. ormanın içinden tırmandıkça tırmanan taş-toprak bir patika. doğanın nefes kesen kokuları, gökyüzünü çevreleyen yüzlerce binlerce ağaç, sessizlik… ve nihayet gito yaylasına vardık.

serhan ve tugay abiler tarafından sıcak bir şekilde karşılandık. koçira pansiyon 2050 metrede, geleneksel şekilde döşenmiş ahşap bir köy evi. genel manzaranın yanı sıra odamızın manzarası da şahaneydi.

hemen yerleştik ve kendimizi çağdaş birer heidi gibi hissederek, yaklaşan günbatımını izlemek üzere koçira’dan biraz daha tepeye tırmandık. işte gito’da günbatımı…

biz aslında burayı yaban ruhumuzu insansızlıkla ödüllendirmek üzere seçmiştik. ama olaylar hiç de öyle gelişmedi. iyi ki de! o akşam ve diğer akşam hem harika sohbetler hem de müthiş müzik ziyafetleriyle geçti. yemekler, insanlar ve yıldızlarla bezeli gökyüzü, her şey muhteşemdi. türk çayıyla hiç aram olmamasına rağmen ömrümde ilk kez üst üste 2 hatta 3 bardak çay içtim. çünkü çaylar nefis. çayından olamayacağına göre -zira her yere aynı çay gidiyor sonuçta- suyundan diye düşünüyoruz. ilk akşamın sazlı-sözlü ortamında harika hikayeler de dinledik. serhan abi’nin, nevi şahsına münhasırlıkta belli ki genlerini devraldığı rahmetli dedesinin gülmekten göz yaşartan anıları, her duruma karadeniz insanına has bir espri katan manileri, koçira’ya gelen türlü türlü insanın akla hayale gelmeyecek talepleri ve elbette serhan abi’nin dumur eden cevapları başroldeydi. çernobil sonrası karadeniz’de kanserin hala ne kadar yaygın olduğunu da yine bu sohbetlerde öğrendik. serhan abi koçira’yı ailesinde kanser nedeniyle kaybettiği kadınların anısına, kendi elleriyle inşa etmiş. pansiyonu serhan abi ve yakın arkadaşı tugay abi birlikte işletiyorlar. ama ortalıkta hiç kadın yok diye burası öyle salaş ve derbeder bir mekan zannetmeyin. evin her köşesi ve kullandığımız her eşya son derece temizdi. anne elinden çıkmış gibi lezzetli yemekler ve sofra kurulurken mutlaka her tabağın yanına konan taze koparılmış kır çiçekleri de cabası… böyle bir özeni ve samimiyeti çok az yerde bulur insan. biz koçira’da bulduk.

dağ havası ve yol yorgunluğuyla neredeyse saat 11 bile olmadan yataklarımıza çekildik. ama o 3 bardak nefis çayın bedeli benim için uykusuzluk oldu. gerçi bu sayede henüz herkesler uyurken gün doğumundan önceki güzel saatlere yetiştim.

genellikle bulutlu ve yağmurlu olan gito’da üst üste geçen 3 güneşli günü yakalamayı başarmışız, öyle dediler. bize göre hiç sorun yok. ama en görkemli fotoğraflar biraz bulut gerektiriyormuş. hele de gün doğarken. yoksa karşıdaki dağların tepesinden zırt diye fırlıyor güneş. öyle de oldu. koçira’nın terasında, şafak vaktinin ayazında, yanımda getirdiğim her şeyi üst üste giyip oturdum ve mutlu bir kedi gibi gözlerimi kapatıp yeni doğan güneşin sıcağıyla ısındım.

güneşi doğurduktan sonra yatağıma geri döndüm. bu kez biraz uyuyabildim ve nefis bir kahvaltıya uyandırıldım. sonrasında yine sohbet, çay, tembellik ve misafirler!

sırada ilk doğa yürüyüşümüz var: tugay abi önderliğinde gito yaylasının alt sınırını çevreleyen ormanda güzel bir yürüyüş, kahve molası ve mantar toplama.

bu mantarı görür görmez tanıdım, isveçlilerin pek meşhur kantarel mantarı. oradayken bize de pişirip ikram etmişlerdi. kendine has bir lezzeti var, bir kere yedikten sonra asla unutmayacağınız türden bir tat. yörede adına yumurta mantarı deniyormuş. tugay abi akşama ziyafet sözü verdi.

dönüşte biraz daha uyku, üstüne öğle yemeği olarak bol tereyağlı 2 tabak muhlamayı hüpletmece. üzerimize çöken tatlı ağırlıkla salondaki sedirlere uzandık ve biraz daha kestirdik. uyanınca ikinci tura hazırdık. bu kez yaylanın diğer ucundaki kayaya doğru yürüyüşe çıktık. ortada bariz bir yol veya patika olmadığından sadece bilenle gidebileceğiniz türden geziler bunlar. tugay abi yine düştü önümüze. bu yürüyüşlerde sadece mantar değil başka nimetleri de tattık: olgun böğürtlenler, mini mini dağ çilekleri, taze dağ kekiği ve yörede likapa adı verilen yaban mersini. akşamüstü geri döndüğümüzde yorgun ama gururluyduk! mercimek çorbası, patlıcan oturtma, kızarmış tavuk, salata ve tam doyduk derken güveçte tereyağı, kekik ve pul biberle çeşnilenmiş nefis mantar… ekmekleri kapıp yeniden yumulduk tabi.

koçira çok sevilen, değer verilen ve özlemle anılan kadınların hatıraları üstünde yükseliyor. bu nedenle de herkesi kabul etmiyor. önce bir gönül bağı, tanıdıklık hissi olmalı. huysuzlukları bile tatlı ve anlamlı olan serhan abinin hayata bakışı böyle. her aklına esen kişi aradığında buyrun gelin diyen türden bir yer değil. kendine has bir müessese. biz müge’yle bu tavırlarını da çok sevdik. zira bir pansiyonumuz olsa biz de onun sapı bunun çöpü diye insan seçer, hoşlanmadıklarımıza ‘kapalıyız’ı yapıştırırdık kesin.

gito yaylasındaki son akşamımızda yine günbatımını izlemeye gittik. bu tepede çok likapa vardı, bol bol topladık, antioksidan niyetine yedik. ama güneşi batıramadan kanatlı karıncaların saldırısına uğradık! pansiyona geri döndük.

ikinci gece mışıl mışıl uyudum. sabah yine süper kahvaltı, sohbet ve vedalaşma vakti. 48 saattir tanıdığımız halde, ailemiz gibi yakın hissettiğimiz serhan ve tugay abilerle yeniden görüşmek üzere kucaklaştık. dönüş yoluna düştük. çamlıhemşin’de fırtına deresinin yanına inen kuytu bir köşe bulduk, serin dere kenarı gölgesinde, ayaklarımız derede, birer kayaya oturup sohbet ettik. öğlen olunca sabahattin abi’nin yerinde güzel bir yemek yedik. ardeşen’den havaş’a bindik ve trabzon havalimanına vardık. uçağımız kalkmadan önce, daha ilk denemede doğru adresi tutturduğumuz bu eşsiz tatili kutlamak için birer soğuk bira içmemiz gerektiğine karar verdik. çünkü koçira kutlanmayı hak ediyor. tıpkı hayatın kendisi gibi.

gito yaylası – koçira” için 5 yorum

  1. bacım karadeniz kafası bambaşkaymış! trabzon havaalanında nerden kalem satın alabilirim diye sormak için bir büfeye yanaştım. adam önündeki tükenmez kalemi bana uzatıp 'al sana kalem' dedi. 'ama ben yanımda götürücem' deyince gayet ciddi bir yüz ifadesiyle 'al götür da, senin olsun!' diye hönkürdü resmen. adamlar favor yaparken bile kavga eder gibi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir