gezdik geldik: dresden, leipzig, kassel, route de champagne

Kategoriler gezi-gözlem

15 yıldır doktora yolunda ter döken canım ayşe’nin paris’te gerçekleşecek tez savunması ve bizim 6. evlilik yıldönümü aynı haftaya denk gelince sedat anında program yaptı. bu sefer klasik road trip tarzımıza bir de bilinmezlik unsuru ekledik. kabaca nasıl bir rota izleyeceğimizi biliyorduk. amacımız daha az bilinen, küçük yerleri gezmekti. ama tek tek hangi şehirlere/kasabalara gideceğimize karar vermeden ve haliyle nerede kalacağımızı da ayarlamadan gittik.

biz yola tez ekibinden 4-5 gün önce düştük ve gezimize pek sevdiğimiz almanya’dan başladık. berlin’e inip arabamızı kiraladık. önce şehir merkezine uğrayıp kreuzberg tarafında bi hamburger yedik, ama berlin’e daha önce gittiğimiz için fazla oyalanmadık. 2 yıl önceki berlin gezisini buraya yazmadığımı ibretle hatırladım şu an. özetle 4 gün kalmış, birkaç ilginç müze ve birçok christmas market gezmiş, süper kafe ve restoranlar keşfetmiş, berlin’i çok sevmiştik. sadece türkçe konuşarak her işinizi görebileceğiniz bir şehir, şaka gibi! almanların kabız düzenciliğine türklerin teklifsiz kaosu eklenince bence sonuç mükemmel olmuş. standart avrupa şehirleri kadar şık ve temiz değilse de çok daha canlı ve sempatik bir yer berlin.

hamburger sonrası ilk aksiyonumuz yazı-tura atmak oldu. böylece bir sonraki durağımıza karar verdik: bahtımıza dresden çıktı. arabamıza atlayıp yola düzüldük. II. dünya savaşı’nda bomba manyağı olan bu şehir büyük ölçüde yıkılmış ve sonra yeniden inşa edilmiş. küçük, olaysız, kendi halinde bir yer. ama bizim vardığımız gün (30 kasım) christmas market’ın ilk kurulduğu gün olduğundan akşam her yerde bir kopuş ortamı hakimdi. şimdi hemen christmas market konulu eleştirime geçelim: bunun bu kadar abartılmasını zinhar anlayamıyorum arkadaşlar. muhtemelen hristiyan olmadığım için. gerçi müslüman da değilim. ama düşünüyorum, sanki almanlar çok mu hristiyan? hani katolik olsalar anlardım da değiller yani. 1 ay boyunca çok çeşitli uyduruk ürünler satan küçük iş sahipleri, sıcak şarap-biracılar ve sokak lezzetçileri bir araya geliyor. her gece o dondurucu soğukta bütün şehir burada ayakta, yeme içme modunda. yahu daha 29 kasım’a kadar tavuk gibi akşam 10’da yatıyodunuz siz, bugün nooldu?! çoluk çocuğu da devasa oyuncak-heykeller, dönme dolaplar ve zararlı yiyeceklerle kafalamışlar. herkeste bir sevinç, bir neşe. herhalde yılın 11 ayını kendi halinde ve birbirinden uzak geçirmenin bir sonucu olarak aralık ayında bu coşkulu bayram havası yaşanıyor. nitekim biz de ilk akşam dresden’de bu ruhu yaşadık. ama sonraki akşamlarda ve sonraki alman şehirlerinde market kafasını kısa kestik. nasıl olsa git beşiktaş’a bize her gece christmas market.

ama dresden’de yaşadığım bir olayı pas geçmeyeyim. sedat currywurst yedi, ben de elmalı krep’e meylettim. krepçinin önünde duruyoruz ve elmalı krebi komple almanca olan menüde tespit etmeye çalışıyoruz. (bu arada küçük alman kasabalarında ingilizce hiç popüler değil, notunuzu alın.) bereket yanımızda genç bir kadın vardı, biraz ingilizce biliyordu ve krepçi teyzeye elma soslu krep istediğimi iletti. krepçi teyze anında kaşları çattı ve mavi ekrana bağladı. elma soslu krep yok bizde diyor. yahu az önce gördüm yaptınız diyemiyorum ben tabi. böyle birkaç dakikalık kısa devreden sonra anladım ki o krebin adı elma soslu değil de elma püreli gibi bir şeymiş. yav teyze anlayışın doğru olsun! ha sos ha püre, elmalı krep istiyorum işte. nihayet jetonu düştü, krebime kavuştum.

biz tabi bu kısa yanlış anlaşılma -anlaşılmama- anının üstüne sedat’la hemen sosyolojik tespitlere koştuk. almanların netliğine hayranım ama bu netliğin pratik olmanın önünde yer yer büyük bir engel teşkil ettiğini gözlemliyorum. nitekim bu gezide de birçok kısa devre anı yaşadık ve yaşattık. bir noktada bizim masada olmadığından yan masadan tuz istemek durumunda kalan sedat’ın ”o masadaki adama bu şaşkınlığı yaşatmak istemiyorum!” diyerek vazgeçmesi, alman kafasına uyum sağlamanın gündelik türksel zorlukları arasında sayılabilir. bizde bir şeylerin tam olmasa da oldurulması/uydurulması hali o kadar alışıldık ve doğal ki, başkasında bu pratikliği göremeyince ben en çok birkaç kez gülüp geçebiliyorum. daha fazlası iç sıkıntısı oluyor.

neyse, almancıklarıma laf yok – bu kadar giydirdikten sonra ama, di mi?! yine de seviyorum onları. dresden’de uzun yürüyüşler yaptık, yıkılıp yeniden yapılan mühim binaları ziyaret ettik, nehir kenarında takıldık. bir insanın neden dresden’de yaşamak isteyebileceğini konuştuk. (valla dalga geçmiyorum! acaba küçük avrupa şehirlerinin çekici tarafları neler olabilir diye harbiden fikir yürüttük.) ve bir sonraki destinasyonumuz olan leipzig’e doğru yola koyulduk. almanya’nın en havalı, en büyük christmas market’ları dresden ve leipzig’de kuruluyormuş. hakkaten de şehrin en geniş meydanı bu ulvi göreve ayrılmıştı.

burada grassi sanat müzesi‘ni ve runden ecke stasi müzesini gezdik. birincisi gerçekten güzel parçalardan oluşan 3 farklı koleksiyona sahip. ikincisi ise komünist dönemin alman istihbarat merkezi. giriş ücretsiz, her şey almanca ve ısıtma yok gibi. aslında ingilizce audio guide vardı ama epey kapsamlı bir müze olduğundan audio guide’la 2 saatimizi buraya kitlemek istemedik. bütün duvarlar bilgi, belge ve yazışmalarla kaplı. ama almanca bilmeseniz dahi asıl ilgi çekici olanlar sergilenen eşyalar bence. the americans’ın setine konuk olmuş gibi hissettik: mini foto makineleri, gizli kameralı ceketler, peruklar, kapatıcı makyaj malzemeleri, farkedilemeyen kayıt cihazları ve daha neler neler. sanırım teknolojinin gelişimini temelde savaşlara ve düşmanlıklara borçluyuz. bu da müzenin kıssadan hissesi.

yazı-turanın ertesi günkü sonucu kassel oldu. yani şatosu/kalesiyle ünlü bir kasaba. burası, dresden ve leipzig’den de daha küçük bir yer. sarayı ve devasa şatosu dışında pek bir olayı yok. son dakkada bulduğumuz çok tatlı bir otelde kaldık. fakat otelin önünde park yeri olmadığından sedat arabayı birkaç sokak öteye park etmeye gitti. ertesi sabah hemen yakınımızda büyükçe bir fish market olduğunu öğrendik. uyanınca ilk iş valizlerimizi topladık, resepsiyona emanet ettik ve sabah kahvaltısı için market’a gittik. olay sadece balıkla sınırlı değildi, meyve, sebze, alman tipi hamur işleri, sandviçler, çorbalar ve tatlılar derken gerçekten çok seçenek vardı. güzelce doymuş vaziyette, mutlu mesut arabamıza yürüdük ve gps’i kassel’in şatosuna kurduk. şatoda tadilat vardı, yani en tepeye kadar çıkamadık. ama şatonun önünde uzanan geniş ormanlık saray arazisinde neredeyse 2 saat dolandık. hafif bir kar atıştırırken ulu ağaçların arasında, sessizliğin içinde yürümek… almanya kalp ben.

hafiften donmuş ama mutlu bir şekilde arabamıza geri döndük. yoldan kahve ve sıcak çikolata alıp bu tatil boyunca yaptığımız üzre gps’i otobana değil minnak kasaba yollarına kurduk. karlı bir günde, birbirinden güzel alman köylerinden geçerek ve bol bol foto çekerek akşam 7 civarı bir sonraki durağımız olan leverkusen’e vardık. aslında nihai hedefimiz köln’dü ama oteli köln’e yarım saat mesafedeki leverkusen’de bulduk. şehre girer girmez de pişman olduk, zira bayer’in sponsor şehri gibi bir yer çıktı. her yerde ruhsuz plazalar, araştırma merkezleri, ilaç şirketleri. aman neyse dedik, nasıl olsa bir gece yatıp köln’e geçicez ve tam 20 yıldır görmediğim yazlık arkadaşım aslı ile buluşucaz. işte böyle düşüncelerle arabanın bagajını açtık. şimdi belki siz son 2 paragrafta neyi yapmadığımızı fark ettiniz bile. ama biz o anda fark ettik: valizleri kassel’deki otelin resepsiyonunda unutup gelmiştik!!

bu kısa şok anından sonra, önce nasıl bu kadar salak olabildik temalı kahkahalar geldiyse de ertesi günün planlarının ciddi şekilde bozulduğu aşikardı. kaybettiğimiz tatil coşkusunu geri kazanmak üzere otelin restoranında sıkı bir yemek yedik. hafiften sarhoş olunca yola giydiğimiz tişörtlerle ve elbette dişimizi dahi fırçalayamadan sızdık. ertesi sabah sedat beni aslı, kocası ve kızıyla buluşacağımız müze kafesine bıraktı. hepsiyle hızlıca bir tanışıp vedalaşarak otobandan kassel yollarına vurdu.

biz aslı’yla yüzyılın buluşmasını gerçekleştirdik. onun alman kocayı da kattığımız ingilizce girizgah faslından sonra acilen kızı ona kitleyip türkçe gıybete koştuk, ama pişman değiliz! 20 yılın özeti ingilizceyle olmazdı. ben misafirlik hakkımı tepe tepe kullanarak kahvaltı sonrası aslılarla birlikte evlerine gittim. sedat’ım karlı otobanda yaşam savaşı verirken ben, aslı ve aslı’nın pek tatlı alman arkadaşı angela çay ve kek eşliğinde konudan konuya goygoy keyfi yapıyorduk. yani benim açımdan köln süper geçti. nerdeyse hiçbir şey görmedim ama zaten asıl amacım şehri değil aslı’yı görmekti. bu nedenle köln’ü yazının başlığına koymadım.

5 saatlik otoban macerasından sonra sedat köln’e valizleri teslim almış vaziyette geri dönüp beni aslı’dan teslim aldı. yeniden gelmek ve görüşmek dileğiyle sıkı sıkı kucaklaşarak ayrıldık. erken inen gri avrupa akşamının derinlerine dalıp gps’imizi fransa’ya reims’e kurduk ve bu kez otobana sadık kaldık. şimdi adını bile hatırlayamadığım küçük bir belçika kasabasında bir italyan restoranı bulduk ve akşam yemeği yedik. karbonhidrattan şişmiş vaziyette champagne yöresinde kalacağımız şatoya vardık. şato dedim ama öyle kassel’deki gibi şaşaalı bir yer düşünmeyin. eski, zarif, minik bir tesis.

reims taraflarına gelme sebebimiz şampanya yolunu gezmek ve tadımları bahane edip elbette bolca şampanya içmekti. şampanya tüm dünyada sadece bu bölgede yetişen üzümlerden üretilen bir ürün. bu nedenle her köşede irili ufaklı bir dolu şampanya üreticisi var. ertesi gün otelde kahvaltıyı çakıp arabamıza atladık, şampanya yolunu oluşturan bağ ve köy yollarında turladık. hava rezaletti ama dert etmedik. çıplak bağlar ve kurşun rengi gökyüzü gezimize dramatik bir hava kattı. temmuz sıcağında gitsek başka türlü olurdu tabi. ama ölü sezonda gezmek bize daha çok uydu. neden derseniz sezonda mıncık mıncık insan kaynayan bölge bomboştu. küçük bir şampanya üreticisine uğrayıp tadım yaptık. başlangıçta sadece biz vardık mesela. sonra şansımıza belçika’dan bir çift geldi. 10 yıl önce gelmişlermiş. bir şekilde yollarını düşürüp yine gelmek istemişler. artık hayatta olmayan firma sahibiyle yemek yemişler o sefer. anılarını anlattılar. eğlenerek dinledik ve 5 farklı çeşit şampanyayı da bu eğlenceye alet ettik. yolunuz buralara düşerse şu siteden çok farklı üreticilere ve tadım bilgilerine ulaşabilirsiniz.

biz küçük üreticiyi sevmekle birlikte bir de en büyüğünü görelim dedik ve moet chandon‘a gittik. yarım saat süren bir turla devasa kavlarda gezdik ve şampanya yapımının bütün inceliklerini dinledik. rehberimiz pek tatlıydı, hiç bilmediğimiz bir dolu şey öğrendik. turun sonunda o 5 kadehin üstüne 2 kadeh de burdaki tadımda içtik. ben bu aşamada çoktan çakırkeyfin birkaç adım ötesine geçmiş zurna sınırlarında gezmekteydim. son kadehi sedat’a iteledim.

bizim şato-otel’e en yakın büyükçene kasaba eparney ve çevresinde bolca gurme tesis ve hatta michelin yıldızlı restoranlar vardı. sedat’ın michelin hayalini nihayet gerçekleştirdik, hem de öğle saatini yakalayıp acayip şık bir restoranda çok uygun bir fiyata tadım menüsü denedik. porsiyonlar hakkaten küçük, ama antresi, ana yemeği, tatlısı derken o fazla çeşit o kadar uzun aralarla geliyor ki doymak ne kelime, masadan ‘bi daha yemek yiyemem herhalde’ formatında kalkıyorsunuz. aynı gün bu çılgın öğle yemeğinin üstüne bir de otelin 2,5 saat süren akşam yemeğini yedik. sonuçta 6. yılımızın faturası ekstradan 2’şer kilo filan oldu galiba.

ertesi gün arabayı paris’e sürdük. sakin sessiz bir geziden sonra paris’e varışımız travmatik bir etki yarattı. sedat’ı havaalanına uğurlamadan önce gare de lyon’daki favori mekanım le train bleu’de kahvaltı edelim dedik. bizi içeri alıp 15 dakka yanımıza uğramadılar, sonra da kahvaltı saati bitti dediler. merhaba paris.

sonraki günler tanıdık yerlerde, tanıdık ortamlara girip çıkarak geçti. ayşe tezini harika bir sunumla savundu ve doktor unvanını aldı. hava feci soğuktu ve kaloriferler yanmadığı için savunma sırasında hepimizin mantolu vaziyette takırdayarak oturması paris’e özgü bir sosyal devlet skandalı oldu. paraları yokmuş. düşünün ki koskoca pantheon sorbonne’da titreyerek ders yapılıyor şu an. ilim irfan uğruna çekilen acılar. neyse, akşamına hep birlikte bol sohbetli bir kutlama yemeği yedik. hayatımızın bambaşka bir döneminde yine burada ve bir arada olmak iyi geldi. anıları yad ettik, eski dostlara kadeh kaldırdık ve 13 sene önceki hayatımıza epeyce bir güldük.

paris’e gelmişken en sevdiğim müzelere ve tango ortamlarına akmamazlık etmedim. ama bu sefer öne çıkan kültür etkinliği christian dior sergisi oldu. yağmurlu bir havada tam 1 saat 45 dakika sıra bekleyerek içeri girmeye hak kazandım. inanılmaz büyük ve kapsamlı bir sergi olmasına rağmen sonlara doğru müthiş darlandım. zira içerisi indirim günü zara’ya eltisinin kınası için elbise bakmaya gelmiş kadınlarla dolu gibiydi. herkes kankasını alıp gelmiş, her elbisenin önünde dakikalarca foto çekimi, yorum, muhabbet… bu kadar büyük kalabalık bir tek louvre’da olur. herkes mona lisa’yı görmek için etten duvar örer. meğer dior sergisi de altın günü kalabalığına gebeymiş. resmen içim şişti. yarım günü bu sergide yediğime mi yanayım, ayakların toynak olmasına mı, bilemedim. velhasıl acayip görkemli ve fakat son derece bunaltıcı bir sergiydi.

istanbul’da 12 yıl önceki eski ev arkadaşımın yanında kaldım. yani pek renkli bir gay couple’ın evinde. çeşit çeşit sohbetle beni çok güldürdüler, parizyen gündemden şok haberler verdiler ve yakışıklı başbakan macron’un trump’tan geri kalır tarafı olmadığını belirttiler. ben ordayken meclis her türden mülteciyi belgeleri tam bile olsa ülkeye salmayıp süresiz olarak bir tür bekleme kampında tutma planını oylayacaktı. sonuç ne oldu bilmiyorum, şimdi yazarken hatırladım. ama bunun oylama konusu edilebilmesi bile arkadaşlarımı üzmüştü. gezimin paris kısmı, gündelik koşturmalarda ev halkına eşlik ederek ve hatta davetli oldukları kalabalık bir noel partisine onlarla birlikte katılarak noktalandı.

pazar sabahı cdg’ye gitmek üzere trenimi beklerken dünyanın en depresif durağı gare du nord’da sting’den fields of gold çalıyordu. son 2-3 seferdir paris belediyesi beni şaşırtıyor. büyük metro istasyonlarının yenilenmesi, biraz daha ferah ve iç açıcı ortamlar yaratma kaygısı takdire şayan. son olarak müzik yayını başlamış. bu şaşkınlığımın üstüne cdg’nin de yenilenip ultra teknolojik bir hal aldığını gördüm. kontuarlarda görevli kalmamış, her şey otomatik yapılıyor. meğer yeni ab standartları böyle buyurmuş. ama nineniz gitse uçağın kapısını bulamaz, o derece high-tech ortamlar.

yine de paris’in bile değişebildiğini görmek iyi geldi bana. kimbilir, belki ilerde yeniden severim bu şehri.

gezdik geldik: dresden, leipzig, kassel, route de champagne” için 11 yorum

  1. Elmalı sos analojisi harika tespit almanlığı özetliyo asldlkffk

    Her yılbaşı paramıza kıyıp moet şampanya içeriz (misafirlere ayıp olmasın diye asndjdjfjj) ve her seferinde yeaa 5€ luk sekt daha iyi yeaa diye söyleniriz.
    Hatta geçen gün arkadaş şirkette terfi alınca dom perignon vermişler, onu içtik; tespit yine aynı: ucuz sektin gözün sevem. Eheueh

    Ya biz bu işten anlamıoz ya şampanya endüstrisi bizi yiyo.

    Noel marketlerine gelince; bebelere balonlu, 25€ ya örme patik satmacalı, turistik olanları sevmiyorum. Bizim buralarda sokak aralarında süs açısından albenili olmayan ama çocuk free, genç yetişkinlere, üni öğrencilerine falan hitap eden gecenin ilerleyen saatlerinde ve onlarca shot jagermeister sonrası -5 derece soğukta atletle aptal apres ski şarkıları söylenen versiyonları var askdkfkgkf işte onu seviyorum 😀

    1. valla şu an o 5 euro’luk sekt’i merak ettim bacım!!

      aslında haklısın, her şeyde olduğu gibi eminim christmas market kategorisinde de tatlı alternatifler vardır. ama işte onları bilen yerel insanı bilmek lazım. biz yüzeysel turist kafasıyla takıldık, derine nüfuz edemeden döndük =) kendi şehrimizdeki tatlışlıklara talim edicez =p

      şampanya konusunda benim de yeni görüşlerim oluştu bu geziden sonra. mesela moet chandon’da bütün olay her sene üretilen milyon adet şişede aynı tadı yakalamakmış. sırf bu amaçla çalışan kaç bilim insanı var lab’lerde?! bu noktada bağımsız üreticinin değeri öne çıktı benim için. zira aynı salak fıkrayı 2 kere anlatacak olsa bile farklı anlatmaya kasan bir insan evladı olarak her sene aynı tadı veren şampanya zihniyeti bana ters. moet’çiler hayata karşı bir çaba içinde gibi. tamam standartların tutturulması da kendince bir başarıdır ama, konu yenip içilmeyen bir şeyse. yani araba üretiyorsan mesela, bi zahmet hepsinde her yıl aynı standartları tuttur. ama hammaddesi doğadan gelen ürünlerde bu kadar standardizasyon…

      imza: koca moet’i de gömen mezarcı japonkedi – gömüşte yıllardır hep aynı standart =)))

      1. 5€ luk sekt “kupferberg”
        5€ luk prosecco istersen de “martini” (bildiğimiz martini logosu var üzerinde ‘martini prosecco’) -bence iş görüyor 😀

        Aklında bulunsun dene muhakkak!
        Moet’i ben de her fırsatta gömüyorum askdkfkkfkf ama benimki gayet mesnetsiz. Sen yine gittin gördün yerinde inceledin; dilediğince gömmek hakkın :)))

        1. notlarımı alıyorum (buraya gözlüklü smiley koydum farzet)

          bi avusturya yapıp başakito önderliğinde içki turu atmak ister deli gönlüm! bu arada senin blog’a birkaç aydır yorum bırakamıyorum ben yaa, blogspot yayınlamıyor =(

    2. Ya Basak ya ben de en cok ucuz sektleri seviyorum hakikaten. Moet gibi baska paali bir marka aliyo bizde de beyim oyle ozel vesilelerde sevmiyom ben de paalilari. Shopping queen var hatta bir tane best of the best.

  2. Oncelikle ben bu blogu niye daha once gormemisim vaktim olsa iki gecede bitiricem ssaga sola post yollamaya bile basladim.
    Sonrasinda noel pazari soguk ve uzun Alman kisini cekilir kilmak icin bence. Ocakta depresyona giriyoruz hep beraber cunku. Pazar bitince iki hafta kadar keske olsa diye ozluyorum resmen. 5,5 senede ben de buyuk pazarci olmusum.

  3. Bir de Dresden sehri Almanya’nin en irkci sehirlerinden biri. Turk evi yakmislardi orada, gecenlerde hitler dovmeli bir adamin resmini paylasmis ordan bir turist, bizim almanyadaki turk analar grubumuzdan bir kiz da yeter artik evin onune isaret koymuslar dayanamiyorum tasinicam yazdi. Fakat haftasonu icin bence romantik bir sehir. Bir de operasi cok guzel ve unlu. Beyim sagolsun Vera’ya baskmis beni gondermisti arada sekt icip bretzel yiyip sihirli flut izlemistim sahaneydi. Hala duacisiyim beyimin.

    1. biz de 1 gün kaldık zaten, ki hakkı o kadardır bence de. bu ırkçılık muhabbetini bilmiyordum, ama biz sınırlı zamanımızda öyle bir muamele görmedik allahtan. operaya bakmıştık da biletler son dakka pek kazıktı zeynep. önceden alıp gitmek lazım, sen sefasını sürmüşsün ne güzel =)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir