geçmişi baştan yazmak

Kategoriler ontolojik

hepimizin geçmişe dair yürek titreten bir hikayesi vardır. aşk acısıdır, çocukluk travmasıdır, yanlış anlaşılmadır, hakir görülmedir… bizi en iyi bilenler, o derindeki acıları bilenlerdir. zaten çoğumuz yaralarımızı sadece seçtiğimiz kişilere açarız. (bir de gün teyzesi gibi her yakaladığına yakınan, her kulağa yıkılan modeller var tabi. onlardan olmadığımızı varsayarak ilerliyorum.) ama bence asıl mesele kendimize anlattığımız hikayeler. geçmişe bakınca çoğu kez yanlış kararları, acının dibine vurduğumuz anları ve muhtelif  rezilliklerimizi hatırlamaya meyilliyiz. oysa bütün hepsi, özellikle de o yanlış kararlar bizi bugünkü biz yapmadı mı? 10 yıl önceki halimizden daha akıllı, daha olgun, daha deneyimli olduğumuzu düşünüyorsak eğer, bu en çok da acılarımızdan sağ çıktığımız için olmadı mı? deneyim dediğimiz şey, hatalarımızın toplu ismi değilse nedir allasen?

benim kendime anlattığım geçmiş hikayeleri arasındaki favori konu başlığım uzun süre kariyerdi mesela. nasıl da yerimi bir türlü bulamadığım meselesi -artık o nasıl bir yerse ve elbette öyle bir yer varsa?!- zihnimi uzunca bir süre meşgul etti. kafama girip bu hikayeyi dinleseniz sanırsınız asgari ücrete fabrikada tütün sardım. paris’teki ikinci senemde insan gibi bir iş bulamadım diye kendimi 9 ay boyunca dünyanın en bahtsız insanı seçtim mesela. sonra istanbul’a dönünce okulu bitirip hayata atılan her 100 insancıktan 99’unun yaşadığı bocalamaları yaşarken halime acımaktan ömrümde ilk kez depresyonla tanıştım. reklama girdiğim gün o kadar içim karardı ki en kısa sürede çıkmaya karar verdim. 5 sene sonra çıktığımda ise, dream kariyerim öğretmenliğin benim için yanmış bir kafa ve premature yaşlılıkla eşanlamlı olduğu farkettim. velhasıl şöyle bir hikaye için yeterince malzemem var gibi: hiçbir kariyer yolunda tatmin olamadığğğm…

işte zurnanın zırt dediği yer de bu malzemeye bakıp bütün o ‘yanlış işler’ serisinin beni getirdiği doğru noktanın hikayesini kurgulamak. en çok da kendim için. kendimiz için. geçmişten yadigar acılı konu başlığımız, küçük deniz kızı hikayemiz, gönül duvarımızda her daim baş köşeye asılı ağlayan çocuk portremiz bizi kendi içimize ağlaşmaya davet ederken, pembe puantiyeli parti kıyafetlerimizi giymek, tüylü tavşan kulakları takmak ve koşarak uzaklaşmak. çünkü hir kütünün içindi bir pırçı iyilik geyiği yapmayacağım. trajedilerimize bakıp komedinin kralını yazabilir miyiz mesela! ya da denesek ne kaybederiz? geçmişi öyle değil de böyle hatırlasak gelecek bir anda birazcık daha hafiflemez mi? kararlarımızın yükü azalmaz mı? hatta bu konudaki hikayemiz bundan sonra yeri geldiğinde başkalarına da bu şekilde dökülse ağzımızdan, hepimiz daha ilginç, daha eğlenceli insanlar olmaz mıyız be çiko?

geçmişi baştan yazmak” için 11 yorum

  1. Ege,
    İç mi okuyorsun ne! Benzer muhasebe yapan ve benzer sonuçlara varan çok kişi var eminim. Kimi bunu daha iyiye çevirmeyi başarıyor, kimi de başaramiyor..İçine ağlaşmak dediğin şey var ya, işte o, hakikaten var, girdap gibi çekiyor, dipsiz kuyu gibi uzadıkça uzuyor..başaranlar da arada kuyuya bakıyor hafiften bir dalıyor yine (tahmin). Çünkü insanız. Esas mesele bu girdaptan sıyrılmak. Ve bir hayli zor olan bu şeyi insan sadece kendisi yapabilecek ! Biz aslında hep bekleriz birini, bir şeyi, yol acsin, bir şey desin/ yapsın diye. Çünkü girdap tüm gücünü çekmiş. Ama yok olay tamamen bizde, kafada, ruhta (varsa da biri/bişey bana olmadı). Gündelik yaşantımız bir yandan devam ederken, ve o anlar bu iç meselesini biraz unutulurken, bu telaşe bittiği an o girdaba geri batıyoru/z/m ben..Şunu da farkederek; hayat gerçekten pamuk ipliğinde ve mutlu olacak umut edecek bir çok şeyde var, varken kıymetini bilmediğimiz. Bunlar bizi o girdaptan çıkaracak şeyler olmalı. Asılmalıyız. İnşallah o gücü bulur ve bu iç çekislerle kalan ömrü de heba etmeyiz..
    Sen işi mizahi ve eğlenceli bir şekilde dillendiremezmiyiz diye pozitif bir mesajla olumlu bir yol açarken ki bence yapılabilir, ben negatifi vurgulamış gibi oldum sanki ama olmasın ! Biz boş değil dolu tarafa bakmasını bilelim..
    Dolu taraf örneği olarak bu blog, bir çok yapıcı tavsiye veriyor 😉

    (Bilinçli yorumcu özeleştirisini herkesin huzurunda cesurca yapar: “bu kadar uzun yorum mu olur, utanmasa blogu gasp edecek, ayıp ! , sabah sabah iç açıcı ve neşeli mesajlarda vermiyor, yayınlamayın böyle şeyler canım, aaaa” ).

    1. sevgili mehtap, yorumun gerçekten ayrı bir yazı gibi olmuş! ama sitem etmek aklımdan geçmez, hatta tam tersine bence sen de bir blog başlatmalısın =) yapıcı tavsiye konusunda akıl akıldan üstündür. sen de yaz!

  2. Madde madde yorum yapmak istesem de önce bir çok şaşırdığımı söylemek istiyorum. Ben seni hiç böyle düşünmemiştim. Ne tuhaf, insan dışarıdan nasıl görünüyor, ve gerçekte ne hissediyor. Tam tersini hayal etmiştim. Tıkır tıkır bugüne geldiğini.

    Maddelere geçiyorum:
    1- Paris’teki ikinci senende İNSAN GİBİ bir iş mi aradın? Hem de bir yabancı olarak? Yani buna inandın? Saygılar sunarım. Ben oralardayken çevremdeki herkes öğrenci tipi iş arıyordu, yani kölelik, Quick’te, bağbozumunda filan, ve bunlar fransızdı. Sadece bir kız tanıdım, bak şimdi aklıma geldi, mankenlik işi bulmuştu, fotomodellikten para kazanıyordu.
    2-Reklam şirketine mi girdin? Benim için hala uçuk bir hayal. Asla cesaret edemedim. Şimdiki aklım olsa her şey farklı olurdu. Tekrar saygılarımı sunuyorum.
    3-Dream kariyerin öğretmenlik miydi gerçekten? Saygılar tekrar. Üç etti.
    4- Hiçbir kariyerde tatmin olamamak. Hayır o benim. Ben.

    Son olarak “kararların yükü” dediğin için bazı kararlarımın yük taşıdıkları için zor geldiklerini idrak ediyorum şu an. Bazısı hala eziyor beni, geçip gittiyse o zaman bile. Aydınlandım.

    1. sevgili küçük joe, nasıl böyle pürüzsüz bir imaj yaratmışım ki acaba? tarifsiz acılar çektim diyemem ama ben de muhtelif sorunlardan payıma düşeni aldım / alıyorum.
      1- paris’te cidden insan gibi bir iş aradım! 3 ayın sonunda kısmen buldum sayılır, champs elysees’deki carlton binasında hotesse d’accueil oldum – çok kalifiye gördüğün gibi :p ama hem arama süreci hem de o lanet iş beni fransızlardan ve hayatımın gittiği yoldan soğuttu. 1.59 boyla fotomodellik hiç aklıma gelmemiş hehe!
      2- istesen şimdi girersin, sebat edersen de kesinlikle yükselirsin.
      3- öğretmenlik ‘idi’. meğer değilmiş.
      4- hepimiz için yaşadığımız sürece umut var. az önce okuduğum mükemmel bir yazı: https://leyleknerede.com/2017/03/01/3431/

      tıkır tıkır giden bir şey olduysa o ancak kendimi düştüğüm yerden kalkmaya gazlamam olmuştur. yoksa yollar gayet yokuştu hemşirem. ve kararların yükü, hayat boyu tetikte olmamız gereken bir başka kara delik. hepimize başarılar.

      1. Kız bana herkes yapabilir zaten sonra fotoğraflar işleniyor demişti, ve daha dijital fotoğrafın emekleme çağlarıydı çünkü ben de ona senin gibi 1,60 boyla ben çok güzel fotomodel olurum demiştim. Şimdiki aklım olsa bir denerdim o zaman.

        Yazıyı okudum, çok beğendim. O örneği sırtıma bir rüzgar gibi alacağım hep ileri gidebilmek için. Çok teşekkürler bağlantı için.

        1. aaa valla o zaman bilsem denerdim. herhalde denemediğim bi o kalmıştı. yahu noel zamanı sephora’da hediye paketi yapmak için bile başvurmuştum ben. aday kızcağızlar zenci veya arap ve 16-17 yaşında filandı. başvuru formunda eğitim düzeyine bac+5 yazınca direkt elendim 😀 daha ne anılar var bende!

  3. Ege’cim bitirdin beni, sonunda herkesin hüzünle gözlerini yaşartabilecek bir konuyu neredeyse gülmekten gozleri yaşartacak (bir de ders üstüne ders cikarttiracak) kıvamda yazabilmek… Bu işi ancak Ege yapabilir diyorum:)

    1. eren’cim, çok teşekkürler! bir türlü görüşemedik çiko diyerek bitiriyorum bu yorumu. haftaya?

  4. Ege, Mehtap ta bence kesinlikle blog yazarı olabilir kendisini 21 yıldır tanırım (offf çok olmuş yaa),
    kendine körlük günümüzün has özelliği, geçmiş acılarda has yükü,
    hatalarımızdan öğrenip yüklerini atamadığımızdan ilerleyemiyoruz. oysa hepimizin hayatta acelesi var(neye bilemedim ama)benim gibi çoğuda geç kaldığının farkında, sanırım sorun bu.
    kendine ulaşacak bir hedef bulanlar şanslı, yaşadığı oonnnnnca şeye rağmen benim gibi 39unda hala yarına ilişkin en ufak bir fikri olmayanlar var.

    1. sevgili gülcan, yarına dair fikri olmamak bana ille de kötü bir şeymiş gibi gelmiyor. farklı bir açıdan bakarsan, seni körü körüne bir şeylere bağlayan bir çapa da yok demek bu. her yöne gidilebilir, her şey denenebilir! bu yıl 37 olucam, yerim yurdum şimdilik belli ama sorsan ben de yarın ne olacağımı, ne yapacağımı net olarak bilemiyorum. ama şunu biliyorum: geç kalmak kafamızda. gerçekte böyle bir şey yok. şu linki buraya yeniden kopyalıyorum: https://leyleknerede.com/2017/03/01/3431/
      çünkü konuştuğumuz her şeye harika bir cevap bence. hayatımızdan keyif almak, heyecan duymak için asla geç değil.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir