fit olmak bana mit oldu

Kategoriler info, ontolojik

çünkü:

biliyorum, kapsülcüler yeni yazı bekliyor. ama şu günlerde bende gündemler bambaşka. cal newport’un deep work kitabını okuduğumdan beri kafam arı kovanı gibi. fikirler vız vız vız. bu kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazıp herkesin faydalanabileceği tam teşekküllü bir özet vermek niyetindeyim. bi ara. ama bugünkü konumuzun fikir annesi / teşvikçisi, son buluşmamızda ‘artık ne yediğinle ilgili yazmıyorsun’ diye sitem eden eren oldu. işte bugün tam da bu konuda yazasım var: neden artık ne yediğimle ilgili hiçbir şey yazmıyorum.

yazmıyorum, çünkü ne yediğimle ilgilenmiyorum. takipçilerin bildiği gibi geçmişte bu blog’da low carb hakkında epeyce döktürmüştüm. low carb’ın olumlu etkileri hakkındaki görüşlerimde bir değişiklik olmadı. şahsen kendi besin entoleransı testimde karbonhidratın k’sı, glutenin g’si çıkmamakla birlikte (bendeki sıkıntı peynire ve üzüme/şarabaymış), ekmeğe poğaçaya abanmanın kimseye faydası olmadığını düşünüyorum hala. keza, peyniri ve şarabı da hayatımdan çıkarmış/çıkaracak değilim. çünkü anladım ki o insan ben değilim dostlar. uzun vadede daha sağlıklı olmak uğruna ne yiyip içtiğini bu kadar detaylı bir şekilde düşünüp hesaplayabilecek insan, sevdiği şeyleri kendine yasaklayabilecek insan, hele de sadece belli bir kiloda olursa güzel olacağını ve beğenileceğini düşünen insan ben değilim. bu türden yasaklar koymak kendime şiddet uygulamanın başka bir türü gibi geliyor artık. ve böyle anlarda acayip içim sıkılıyor. ve içimin sıkılması benim için her şeyden daha beter.

tabi bana söylemesi kolay diyebiliriz. nihayetinde 56 kiloyum. bunları okuyup da gül gibi sürdürdüğünüz sağlıklı beslenme düzeninizden şüpheye düşmenizi istemem. zaten o düzenin olumlu sonuçlarını alıyorsanız, bu yazı size çok da fifi. yolunuza bakın dadaşlar. ama hazır konuyu açmışken ben biraz daha deşeceğim izninizle.

yemek hakkında düşünelim biraz. neden yiyoruz? elbette yaşamak için. en temel ihtiyaçlarımızdan biri yemek. ama insanlığın binlerce yıllık geçmişini bir kenara koyup sırf şahsi geçmişimize bakarsak, bu ihtiyacı nasıl karşıladığımıza dair ilginç şeylere rastlayacağız. mesela doğduğumuzdan beri günümüzün gidişatını başkalarının belirlediği gerçeğine. bunda bir sıkıntı olduğundan değil. elbette her bebeğin/çocuğun hayatında en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri düzen olsa gerek. beslenme düzeni de bunun son derece anlamlı bir parçası. o zaman gelsin sabah kahvaltısı, öğle yemeği, okul çağında ikindi kahvaltısı ve akşam yemeği. türk kültürünün vazgeçilmez ögesi tv karşısında meyve soyan ana modeliyle büyüdüyseniz, üstüne bir de meyve seansı. etti mi 5 öğün! biz 7 yaşında bir enerji topçiği veya 15 yaşında öküzler gibi yiyen bir ergenken bu gidişat son derece manageable. ama bendeniz gibi 38 yaşında, evden çalışan (ofis de olabilirdi, fark etmez) ve kesinlikle olimpiyatlarda 100 metre engelli koşuda altın madalyaya hazırlanmayan bir bireyin günde 5 öğün yemesi ve kilo almaması bence mümkün değil. hadi ben çocukken de boğazsız bir tiptim. ama yetişkin hayatımda nihayet bedenimi dinlemeye başladığımdan itibaren bile, şu meşhur ‘günde 3 ana 3 ara öğün’ muhabbetinin benim için mümkün olmadığını anlamıştım. 1 hafta aç kalsam yine de bir günde o kadar sık yemek yiyemem. sabah gözümü açar açmaz kahvaltı edemem çünkü aç olmam. kahvaltıdan 2 saat sonra canım kuru meyve filan çekmez. hatta nerdeyse hiçbir zaman çekmez, çünkü çok tatlı gelir, içim bayılır. meyveyi ise sadece az ve sabah aç karna yiyebilirim. o da kırk yılın başı. özetle: zorla sağlık olmaz!

geçenlerde başak harika bir yazı yazmış. kendi beslenme geçmişini anlatmış ama resmen ben yazmışım gibi okudum. çünkü bizim ailede beslenme konusunda nasıl bir yol izlendiğini de bire bir anlatıyor. bence 80 civarı doğumluların çoğu için aşağı yukarı anlatıyor hatta. her gün ev yemeği, leziz anne mutfağı çeşitlemeleri, çorbalar, etler, sebzeler, akşam aile sofraları vs. bizim evde de annem ve babam sevdiği için muhtelif abur cubur seçenekleri, sosis, sucuk, kola ve kahve gibi şimdiki ‘zararlı’ şeyler eksik olmazdı. hiçbiri de bize yasaklanmamıştı. sağlık ve form kaygısından değil, muhtemelen yasak olmadığından bunlara pek düşkünlüğüm yoktu. diyet, doğru beslenme ve sağlık zaten o jenerasyonun radarına pek takılmamış endişelerdi bence.

sahi, nedir sağlıklı olmak? basitçe, hasta olmamak mı? yoksa daha çok formda ve ince olmak mı? 20-40 yaş aralığında olanlar için ciddi sağlık sorunlarının henüz gündemde olmadığını varsayıyorum. bizler bugün daha ziyade ideal bir ‘gelecekteki ben’ hayaliyle sağlığa takığız. o ideal ben’e doğru yol almak istiyoruz. batıya giden bir gemide doğuya düz koşu halindeyiz aslında. ama olsun, elbette ki daha geç yaşlanmak, daha sağlıklı ve enerjik olmak, son derece makul ve anlamlı istekler. kendini aşıp 40 yaşında karnında baklavalar çıkartan ve cümle aleme bunun yapılabilir olduğunu gösterenlerimiz var. tebrik ediyor ve önlerinde saygıyla eğiliyorum. gerçekten zor iş. bunu başarmak 2-3 günde olmaz. müthiş bir iradenin sonucu olarak, ancak yıllar içinde gerçekleşir.

çünkü ideal form ve sağlığa ulaşmak, mutlaka bazı alışkanlıkları değiştirmeyi, bazı otomatik dürtüleri fark edip kontrol altına almayı gerektirir. idealiniz kayla’ya dönüşmek olmasa bile, o son 3 kiloya kafayı taktıysanız bu böyle. kimisi ancak diyetisyene gidip parayı verince hizaya girer. kimisi bütün öğünlerini kendi pişirme derdine düşer. kimisi de kısıtlayıcı bir diyet uygulayarak muhtemelen pek sevdiği birçok yiyeceğe elveda der.

peki ya siz? siz sağlıklı veya fit olmak için nelerden vazgeçebilirsiniz? ben yıllar içinde birçok şey denedim ve artık anladım ki, temelde sağlıklı olduğum sürece, olduğum insan olmaktan vazgeçmemek benim için en hayırlısı. açalım: olduğum insan sabahları gözünü yemek diye açmıyor. epeydir, uzun süre açlık hissetmeden aç kalabiliyor. olduğum insan, yumurtayı çok seviyor ve öğlen yediği sabah kahvaltısında genellikle yumurta ve tereyağı istiyor. olduğum insan, gerçekten sevdiği bir şeyle ilgileniyorsa yemek yemeyi saatlerce unutabiliyor, çünkü sanırım o anlarda enerjisini yaptığı şeyden alıyor. olduğum insan, son öğününü akşamüstü 5’te 6’da yiyip gece guruldayan bir karınla uyumayı sevmiyor, çünkü erken yatmıyor. ama akşam 8 civarı yemekten son derece memnun kalıyor. çünkü sabahları gayet rahat tolere ettiği açlığı, akşamları edemiyor. olduğum insan, günde 2 öğün veya 2 hafif 1 ağır öğünle mükemmelen doyabiliyor. ama küçük porsiyonlarda da olsa tatlısız ve karbonhidratsız bir hayat yaşamak istemiyor.

bu dataya göre, şahsımın doğal yeme-içme döngüsü öğlen 12 ile akşam 8 arasında ceryan ediyor. bu 8 saatlik aralıkta da zaten kaç kere yiyebilir insan? 2, en fazla 3? hah, işte ben de aynen öyle yapıyorum. öğlenleri evdeysem genellikle yumurtalı ama dışardaysam bazen de kahve ve kruasanlı ohlala kahvaltı. öğleden sonra dışarda birileriyle buluştuysam belki bir çay ve yanında bir parça tatlı/tuzlu bir şey, evdeysem pas. akşam evdeysem genellikle kendi pişirdiğim bir şeyler. yani börek bile olsa ev yapımı. beyimle göz dönmesi anlarında dışardan pizza, hamburger, lahmacun vs. göz dönmesini ev tipi yaşamak istediysek ev yapımı süper bolonez soslu makarna. gördüğünüz gibi mahrumiyet sıfır. hafta içi zaten bey eve geç geldiğinden, ben de ya tangolarda gezdiğimden ya da sosyal hayattan anca döndüğümden öyle haftanın 5 akşamı evde yiyebilen bir ikili olamıyoruz. bunu da kabullendik. ve tüm bunları bu şekilde yapan halimle ben aylardır aynı kilolardayım dostlar.

gelelim fiziksel aktivite cephesine: haftada ortalama 2 gece tangodayım. keşke gündüzleri milonga olsa, haftanın 5 günü giderdim. ama bunun dışında, gündelik hayatımdaki toplu taşıma, köpek gezdirme, şehir içinde ordan oraya koşturma yürüyüşlerimde bir değişiklik yok. aynen devam. tek yenilik, geçtiğimiz kasım ayından beri haftada 1 ağırlık çalışmaya gidiyorum. spor salonlarından bildiğimiz türden bir ağırlık kaldırma değil ama. pembe dambılı unutun. kaldırabileceğim maksimum yükü en uzun sürede kaldırıp, ağırlığa karşı gelerek (bkz. kanırmak) yine aynı yavaşlıkta indirmek şeklinde özetlenebilir. kanırıyorum ama toplam 15 dakika filan sürüyor. sonra 10 gün kafa rahat. (haftada 2 defayla başladım, 2 ay sonra ağırlıkları kaldıramaz hale gelince daha uzun süre dinlenmem gerektiği ortaya çıktı. şimdi haftada 1, bazen 10 günde 1 gidiyorum ve ağırlıklarım düzenli olarak artıyor.) ve hayır, elbette bu sitedeki amca gibi olmadım. biz kadınlar genellikle ağırlıktan korkuyoruz. oysa arnold’a bağlamak öyle haftada 1 defa haltere abanmakla başarılacak şey değil. müsterih olun. elbette kaslanıyorsunuz ama şiş değil uzun kaslarla. ki benim bu kısa ve acılı seanslarla amacım aslında kemikleri güçlendirmek. zira kaslar kadar kemikler de yüke, ağırlığa maruz kaldıkça güçleniyor. bu egzersizin kısa olması işime geliyor, çünkü sporda uzuuun uzun vakit geçirmekten daha çok sevdiğim şeylere bol bol vaktim kalıyor. acılı olması işime geliyor, çünkü zihnimin ‘yok daha fazla yapamıcam’ refleksini ‘yapıcam ulan!’la değiştirme pratiği kazandırıyor. çünkü sadece 15 dakka. tabi bu videolardaki gülen yüzleri, minnoş hanımefendileri baz almayın! benim şahsen anam ağlıyor. hakkını verince hiç kolay değil.

şimdi havalar güzelleşti, ara sıra interval koşulara da çıkasım var. ama sonuç olarak sabah-akşam salata ve organik tavuk göğsüyle beslenmeyi tercih etmediğimden, muhakkak sıkılaşıyorsam da yaptığım kaslarla göz doldurmuyorum yani. hatırlarsanız kayla’yı yaparken de konumuz buydu. ama bunu dert de edemiyorum. çünkü newport’un kitabını okudukça zihnim aydınlandı resmen: hayatta yapmak istediğim çok şey var dostlar. yemeğe, kiloya dertlenmek ise bunlardan biri değil. olamıyor. uzun vadede sürdüremiyorum. bu nedenle beslenme ve sporla ilgili epeydir yazmıyorum. bundan sonra da bir değişiklik yapmadığım müddetçe yazmayabilirim. o nedenle geniş alayım ve ne hallerde olduğuma dair böyle bir rapor vereyim istedim. sorularınız varsa aşağıya buyrun ve sağlıcakla kalın!

fit olmak bana mit oldu” için 18 yorum

  1. newport’un kitabını ve sendeki etkisini çok merak ettim.

    kendini olduğun gibi kabul etmek ve bünyenin doğal ihtiyaçlarını dinleyip ona göre davranmak, dönemin sağlık anlayışını kendine zorla benimsetmekten çok daha sağlıklı geliyor bana, ister fiziksel olsun, ister ruhsal. Özel bir sağlık sorunun da yok nasılsa. Gayet fit görünüyorsun zaten.

    “Hayatta yapmak istediğim çok şey var”. O kadar güzel bir cümle ki.

    1. canım joe, o cümle ikimizin en ortak noktası değil mi? bence öyle =)

      newport’un kitabı muhtemelen bir sonraki yazım olacak. ama buluştuğumuzda da konuşalım, detay olup, anekdot olup yağıcam sana!

  2. Egecüüm yine bam teline vurmuşsun. Ben de son zamanlarda kendime sağlıklı beslenmeyi sohbet konusu etmeme komutu verdiydim, çok rahatladım. Odağımı oradan uzaklaştırmak iyi geldi. Malum ben kilo değil ancak sağlık nedenleriyle beslenmemi düzenlediydim. Bunun sürdürebilir olmasının tek yolunun hakkında şaşalı konuşmalar yapmamak olduğuna inanıyorum.

    Eşimgil de bu süreçte göbek eritip, kaslanma mevsimine girdi. Elbette mevzular dilinden düşmüyor. Bence harika bir değişim geçiriyor ancak kafa zikiyo be argadaş. Dayanamıyorum bazen ve sürekli faydalı gıda, sağlıklı yaşam, fit olmak, eskiden yaptığımız hatalar temalı sohbetlerden darlanıyorum.

    Yine de şu var. Kendine, ne yediğine dikkat eden yetişkinlere sempatim hep var.

    Benim çocukluğumda evde leziz yemekler pişmezdi bu arada ehehe. Annem eve abur cubur da almazdı. Radarında sağlıklı beslenme vardı baya baya. Probis alırdı bi tek. Muzlulardan. Ben de bu sebeplerden inadına margarin, şehvetine cips aşığı oldum. Kısacası bir şeyin aşırısı hep zarar.

    Ben glütensiz beslenmeye inanıyorum ama onu bile yüzde 90 yapmak yeterli. Aşırıya kaçan, fanatik tavırdan kimseye fayda gelmez.

    Rahat kaka yapabilen, kendini ağır hissetmeyen, sağlık sorunları olmayan herkes bence bedenine istediğini zaten veriyodur bence.

    Diyorsun ya, mevzuları artık dert etmek istemiyorum. Bunun nedeni ortada sağlıksız bir tetikleyicinin olmaması. Yardır gitsin diyorum!

    1. güneş’im, eşingilin kafa zikmesine koptum! belki kendini bu şekilde motive ediyordur, yani konuyu dilinden ve gündeminden düşürmeyerek. ama sana da yazık tabi, anlıyorum!

      senin annen bilinçliymiş bacım, benimki geceyarısı krokanlı pasta yapmaya girerdi mutfağa. ben de yanında yamak tabi. sayesinde çocuk işçi olarak büyüdüm. sigortamı başlatsalardı şu an emekliydim öyle diyim.

      kaka çok önemli mevzu, senin gidişatı yazılarından takip etmiştim. bende ibs varmış, entolerans testinde çıktı. ananızın evine bile gitseniz betona bağlarsınız dedi biyolog. acayip haklı. doğal habitatımdan çıkar çıkmaz bana bi haller oluyor. nitekim önceden buna da takılırdım ama izmir’e son gidişimde aklıma getirmemeye çalıştım. baktım, durum bu kez hiç fena değil. ulan acaba hep psikolojik mi bu işler diye içime bi kurt düştü sonra. hala da orada o kurt. bazen bize konan teşhislerin en büyük destekçisi oluyormuşuz gibi hissediyorum. gereksiz yere hayat boyu sahipleniyoruz. oysa değişim hep mümkün. zihinde o değişime ihtimal vermek, alan açmak lazım. ya da bana artık böyle geliyor.

  3. Senin yaptığın IF (intermittent fasting) bi nevi. 8 saat içinde yeme ve 16 saat açlık döngüleri oluşturmak. Benim de acayip kafama yatan bi sistem. Buna göre de 2 ana öğünün oluyo zaten. Dediğin gibi ara öğün tırtıklayacak zaman kalmıyor ve açlık hissi oluşmuyo.

    Beslenme konusunda takıntılı olmak çok kıtıpiyöz ya. Hiç hazetmem, peh. Güzel Yemekten ve güzel sofralarda güzel yiyen insanlarla birlikte olmaktan çok keyif alıyorum.

    Ben de şu farkındalığı geliştirdim mesela: damak tadına ve göze hitap eden emek verilerek özenli yapılmış yemekleri keyif alarak yemek! Burada kısıtlamaya gitmemek. Pazar Kahvaltısında hep birlikte peynir övmek, yeri gelsin ananeye pişi yapsın diye ağlanmak, yeri gelsin bal-kaymak tadımlamak 🙂

    Ya da ne bileyim restoranda hep birlikte gözlerin dönmesi. Menüde yazanları Rus edebiyatı karakteri çözümler gibi analiz etmek, anlamaya çalışmak askdkjdjd. “Yalnız iyi yedik haaa” muhabbetleri yapmak 🙂 Buralarda no kısıtlama!

    Ama evde kendi kendimeyken asla yarım ekmeğe peynirli sandöviç gömmemek! Ayak üstü tıkınmamak. Açlığı bastırmak için eline ne gelirse yememek. Nasılsa sağlıklı diye kuruyemişi, meyveyi abartmamak. Çayın yanına katık edeyim diye püskevit pakedi açmamak. Her öğüne emek vermek! (Sandöviç bile yiyecek olsam mesela ince bir dilim tam tahıllı ekmeğe bol malzemeli hazırlamak, yanına yeşillikli, domates biber hıyarlı “Side” yapmak) salata yapmaya üşenmemek. Haftada 2 gün akşamları sadece çorba içmek. Sebze pişirmeye erinmemek. Bunlara dikkat edince bi farkındalık gelişiyo zaten ister istemez.

    Kısaca “sosyal yiyicilik” diyorum ben bu metoda agahsjdjdjd

    Spor konusunda cort bi insanım lakin aşırı önemli olduğu konusunda hemfikirim.

    Haftada en az 2 kez sağlam ter attıracak aktivite; günlük rutinde her yere yürümek-merdiven çıkmak, kas direnci kazandıracak squat-plank-şınav gibi hareketlerle limitleri zorlamak şart! Ağırlık kısmına henüz gelemedim. O da olacak inş.

    Bu arada benim yazıyı up’laman kalp kalp kalp 😀

    1. ruh ikizimsin başakito, gelip haris’ten istiycem seni 3 vakte =))
      IF- çek.
      güzel yemek-çek.
      sosyal yiyicilik-çek.
      her yere yürümek (aka. kabagöt olmamak)-çek.

      özen meselesine özellikle katılıyorum ve hatta bu konuda yazmaya davet ediyorum seni!

      ergenlik yıllarımda birçok sporu yaptım, kendimi bildim bileli bir sportif aktivitenin ucundan tuttum. ama disiplinli spor konusunda bende nedense negatif bir algı var yaa. kendini spora aşırı adayan, en büyük derdi kasları olan insanın entellektüel becerilerine şüpheyle yaklaşmaya meyilliyim. itiraf.com. biliyorum, hiç politically correct bir tutum değil, ama netçen, böyleyken böyle. sanırım zeka olmadıktan sonra, çeviklik ve ahlakın benim için önemi yok!

  4. Tam da tartıda rakamın yukarı gittiğini gördükçe “buna bi dur demeliyim, gerçi fazla da bir şey yemiyorum, olsun bir şeyler yapmalı” modu ile “amaaan, yaş olmuş 37. Ne bu çaba. Hala fena değilim, iyiyim iyiyim” arasında gidip gelirken okudum postu. Bu ara doğum sonrası kalan 3 kiloyu vermeye çalışırken (yemeye dikkat etmeler, işe servis yerine yürüyerek gidip gelmeler filan başlamışken) 3 kilo daha aldığımı gördüm! O son 3 kilo zor veriliyor demişlerdi. Vücudum isyan edip “al o zaman 6 kilo ver” dercesine bir hal aldı. Yine de bu işler herkesin kendine has. Aralıklı beslenme bana da çok uygun. Hatta özüm öyleydi. Ah bu memurluk! Neyse olcak bir şekil. Sevgiler

    1. memurluk/ofis hayatı insanı doğasından koparıyor arzu, çok haklısın. belki porsiyon küçültmeyi veya her lokmayı uzun uzun çiğneyerek yemeyi deneyebilirsin. uzun çiğneyince insan daha çabuk doyuyor.

      eskiden 37 yaşında fitötesi olmak sadece mankenlerden, oyunculardan, ne bileyim sunuculardan filan beklenen bir şeydi. şimdi sosyal medya sağolsun iç kapının dış mandalı tanıdıkların fitlik abidesi çarşaf çarşaf pozlarına maruz kaldıkça sanki olması gereken buymuş gibi koşullanıyoruz bence.

      sen içinden insan çıkarmışsın kadın! yeni bir canlı yaratmış o beden. bence hangi kiloda olursa olsun sevilmeye değer =)

  5. off ego hocam yazın aracılığıyla başak’ın yazısını pasladığın için teşekkürler =) kahkahalarla eğlenerek okudum. çocukluğumun o pis abur cubur yiyen, marketten çikolatalar, cipsler, meyva suları ile dönen muhteşem günlerine gittim geldim…

  6. benim de içimde besleyip büyütmek istediğim bir karataycı var. ama lanet olsun yine içimdeki hamur sevgisine. spor desen… aslında seviyorum da yapmayı değil, bakmayı seviyorum demek ki. sanırım bu mevzulara çok kafa yorduğumuzdan, fazla konuştuğumuzdan, bir şeyler yapmaya halimiz kalmıyor.

    1. aynı hallerdeyiz ebrucum: karataycılık vs. hamur sevgisi =D son cümlene de sonuna kadar evet, dile fazla düşünce aksiyona sıra gelmiyor. neyse, denemeye devam!

  7. Merhaba, Başak’ın yazısından itibaren geldim ve aslında önceden okuyup kaybetmiştim bu bloğu yeniden bulduğuma çok sevindim.

    Ve oh be yalnız değilmişim. Bir tek kendimi acıkmaz sanıyordum. Hatta acaba benim açlık duygum mu kayboldu diye şüpheye düşüyordum. Oysa yeteri kadar aç durunca acıkıyorum. Sadece sabah acıkmadığım halde çocuklar ile kahvaltı seansı olması için sabah erken saatte kahvaltı ediyorum. Bunu biraz değiştirmeye çalışayım bakalım ne olacak.

    Ben de kendimce bir beslenme anlayışı geliştirmiştim, kilo verdim ve bunu uygulayıp başarılı olanlara dair dönüşler almıştım. Bu yazıdakiler ile gayet benzerlik içeriyor
    http://ge-ce.blogspot.com/2016/03/aclgn-dinleyerek-zayflamak.html?m=1

    Sevgiler

    1. sevgili gece hoşgeldin, hemen linke gidip yazını okudum ve altına yorum bırakmak istedim, ama blogspot’la bir sorunum var sanırım, son birkaç aydır hiçbir blogspot blog’una yorum bırakamıyorum.

      neyse, buraya yazayım, bence seninki de son derece anlamlı bir yöntem ve temelde burada bahsettiğimden pek farklı değil. sanırım bir süre sonra ikimiz de başkalarının önerdiği taktiklerden bayıp kendi içimize danışmayı daha sıkıntısız bulmuşuz! acıkmadığımız halde zorla kahvaltı etmeye ikna olamamışız mesela.

      12’den önce acıkmayanlar kulübümüzün kurdelesini kesmeye de beklerim bi ara =p çok sevgiler

  8. Ege’cim çok teşekkür ederim bu aydınlatıcı yazın için, sana katılıyorum, herkesin kendi ideal beslenme aktivite ayarı var, dolayısıyla katı kurallara inanmıyorum ben de, bu arada ağırlık kaldırmanın bir sürü yararı varmış, mutlaka yapmalı, sevgiler:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir