çocuk için ülke değiştirmek

Kategoriler ontolojik

son dönemde birçok eğitimli ve modern çift, çocuk sahibi olduktan sonra kapağı yurt dışına (çoğunlukla da avrupa’ya) attı, atıyor. buradaki motivasyonlar, tahminimce, hem türkiye’de iyi eğitimin pahalı olması hem de ülkedeki gidişatın ümit verici bulunmaması. bu kaygıların şahsi gündemimde yeri olmamakla birlikte, son almanya tatilimizde şöyle bir an yaşadıktan sonra konu hakkında yeniden düşündüm:

hamburg’da trafikteyiz. saatte 20 km ile gidiyor ve belli bir eskici dükkanını arıyoruz. zaten şehir aşırı çağdaş ve dört bir yanı bisikletliler basmış. dolayısıyla dört yol ağızları işkence. arabalara ayrı, yayalara ayrı, bisikletlilere ayrı yol vermek gerekiyor. biz de aslında 5 gündür köy-kasaba her yerde bunu başarmışken, o an sağa bak sola bak nerde bu dükkan paniğiyle sağ taraftan gelen bisikletli gence yol vermedik. en ufak bir kaza ihtimali zaten yoktu da, ben bisikletteki gencoyla göz göze geldiğim için, onun, yüzünde onaylamaz bir ifadeyle bana bakıp başını iki sana salladığını gördüm. özetle gencimiz bana 5 metre öteden ayar verdi. ben arabayı süren kişi bile değildim. genco deseniz max 20 yaşındaydı. emekli albay olma ihtimali yoktu yani. hem çok güldüm hem de düşündüm. yavrum daha bu yaştan içine sabri bey kaçmış gibi kurallara sımsıkı tutunmuştu. bense, bu halleri inceden trajik bulan bir ayla hanım’dım adeta.

işte çocuğunu daha muasır bir medeniyette büyütmek isteyip de mesela almanya’yı seçen beyaz yakalı vatandaşlarımızı da bu türden evlatlar m bekliyor acaba? (en iyi ihtimalle) çok hayırlı ve uslu, modern ve kurallara saygılı bireyler. öyle ki, onlara yol vermeyen bir araç günlerinin yegane hayalkırıklığı olabilir. bu evlatlar her şeyin en doğrusunu öğrenerek büyüyeceklerinden, ‘olması gereken’i çok fazla özümsedikleri için ‘olan’a bol bol mavi ekran mı verecek mesela? zira bir çocuğu, bilinç düzeyi ve refah seviyesi olarak dünya nüfusunun %1’ini filan temsil eden bir ülkede yetiştirmek ve yine de bir dünya vatandaşı, bir rönesans insanı olmasını beklemek (hani beyaz yakalıysak amaç azıcık da bu ya) bana biraz şaka gibi geliyor. ha elbette avrupa standartlarına göre gayet başarılı olabilir. sistemin son derece itaatkar ve yapıcı bir neferine dönüşebilir bu çocuk. ama sürekli değişen, bol krizli bir dünyada, her ortamda hayatta kalma ve yön bulma becerisi, biraz da beklenmedik sorunların ve kuralsızlıkların üstesinden gelmeyi becerdikçe gelişen, esnekleşen şeylerdi diye biliyorum.

bu noktada şu açıklamayı da yapmalıyım: almanya, pedagojik açıdan acayip başarılı bulduğum bir örnek. almanları, çocuklarını kendi ayakları üzerinde durabilen bireylere dönüştürme konusunda inanılmaz becerikli ve gerçekçi buluyorum. en azından muasır medeniyetsel sıkıntılara metanetle yaklaşabilecek kadar sağduyu geliştirebiliyor bu çocuklar. ama biz türkler, en beyazından da olsak, sırf oraya gittik diye bu konuda alman olmuyoruz genellikle. yani sözünü ettiğim evlatçıklar türkiye’de de büyütülse pamuklara sarılacaklarından alternatif bireylere dönüşme şansları muhtemelen sınırlanacaktı.

james altucher’ın tyler cowen’la yaptığı bir sohbette cowen, yeni nesiller o kadar güvenli, konforlu ve korunaklı bir şekilde büyütülüyor ki, çok hümanist ve iyi huylu olmakla birlikte, risk almayı bilmeyen, düşünceyi aksiyona geçiremeyen yetişkinlere dönüşüyor demiş ve beni can evimden vurmuştu. altucher hemen kendi çocuklarını nasıl daha esnek düşünürler haline getirebileceğini sordu. cowen, çocukların yaşlarını öğrenince (16 ve 18’di sanırım) hiç kasma, çok geç kalmışsın dediydi. bu yaşa kadar abd gibi bir refah ülkesinde yağlı ballı büyümüşler, kafaları rahat, artık esnek olmaları çok zor. cowen, çocukların mümkün olan en küçük yaşlarından itibaren farklı kültürlere, gündelik engellere, beklenmedik sorunlara maruz kalarak büyümelerinin (mesela bir kolombiya’da, fas’ta veya mozambik’teki yaşamı deneyim etmelerinin) çok daha ilginç, yaratıcı ve esnek zihinlere yol açtığını savundu. bana da şahsen son derece makul geldi. (şimdi beyaz yakalım diyecek ki ben orda nasıl iş bulucam? bi kere de beni ve kendini şaşırt beyaz yakalı. senin bebe için dudullu belediye kreşi veya muğla’da köy hayatı bile hamburg merkezden daha yaratıcı bir seçim demek istiyor cowen başkan.)

bugün, çocuğunu alıp, tası tarağı toplayıp avrupa’da, kanada’da filan hayat kurabilen beyaz yakalılar, belli bir noktaya kadar, risk alabilen yetişkinler olmalarının ekmeğini yiyor. dilerim çocukları da, son derece steril yeni hayatlara rağmen, bu kadar becerikli olabilir. bu yazıyla sanmayınız ki lafım sadece yurdum insanına. gezegenin tüm beyaz yakalıları benzer etiket kaygıları içinde ve bence birbirimizden pek farkımız yok. inandığımız dünyanın merkezinde ayrımcılık, beğenmemecilik, kendimizi hep en iyisine layık görmecilik varken, büyüttüğümüz çocuklar neye benzeyecek, yaşayıp göreceğiz.

çocuk için ülke değiştirmek” için 10 yorum

  1. O bisikletli sağ tarafından mı geliyordu? Çünkü burda kural sağdakine yol vermek, sola bakmana gerek bile yok (hatta sola bakarsan ehliyet sınavında direkt çakıyorsun).
    Şimdi bizim ülkede bu kural geçerli olmadığından bi sağa bi sola bi daha sağa derken zaten orman kuralları gereği fırlanıdığı için, bu gencin “nık nçık nçık” yapmasına şaşırmak tabii normal ama burada yaya olsun bisikletli olsun araç olsun herkes kuralını bilir ve ona göre davranır, ha bazen dediğin gibi sırf kural diye yol tıkanabiliyor ama en azından biliyorsun ki “yol tıkanmasın aman” diye sivri ve esnek davranan zekiler tarafından emniyet şeridi işgal edilmemiş kesin.. Yani böyle biraz mantık farklılığı var.
    Çocuklara gelince.. Bende 2 adet yarı Alman yarı Türk var. Bunlar ne zaman Türkiye’ye gelseler trajikomik anlar yaşıyoruz çünkü çocuklar iki kültürün zıtlığında baya sersemliyor. Ha iki kültürden biri daha iyidir diyemem, dediğinde haklısın Türkler biraz daha kıvrak zekalı gözüküyor, sorun çözer gibi gözüküyor ama sonuçta sorunu kalıcı olarak kim çözüyor dersen, kuralları olan, “sürpriz”e yer bırakmayan Almanlar derim. Ama bizdeki “amaaaan bi şekilde hallederiz” mantığı da onlarda yok dolayısıyla insanlar zor durumlarda daha kolay “mutsuz” oluyor, yıkılıyor, benim gözlemim bu. Yani Almanlar psikolojik anlamda Türkler kadar “dayanıklı” değil.
    Bir de son olarak, benim kişisel fikrim, zaten toplum o kadar kendi kendini idare eder halde ki, yani kurallar var, uymayana yaptırım var ve güven var, o nedenle çocukların o şekilde yetişmeleri en azından bu toplum için sorun olmuyor ama ne bileyim mesela Almanya’ya çocuk okutmaya göçen ama “ya 15-20 sene sonra döneriz yaa” diye düşünen için ÇOK ZOOOOR, dönemez o çocuklar, kendileri bile dönemez sanmıyorum.. Yani gidiyorsan, dönüş olmadığını göze alarak gideceksin, kural bu. Yoksa adaptasyon sorunlarından tut, bizim ülke ne güzeldi psikolojik buhranlarına, dönücem ben ülkeme beklentisiyle boşa geçen hayatlara.. Çok zor çok.

    1. ay evet, sağdan geliyordu, yol vermeyince depresyona girdi çocuk! biz bisikletli ortamların cahiliyiz bacım. ben en son büyükada’da binerdim. orda da ömrüm faytonlardan kaçarak geçmişti. güya bıçkın sürücüydüm, ama istanbul şehir içinde bisiklet bana göre fazla adrenalin.

      sen zaten kocayı alman almışsın, yani yazının inanamadığı kitle sen değilsin ceren’cim. senin çocukların genlerinde var almanlık. sonrasında da nerde yaşıyorlarsa oraya daha çok ait olacaklar – sizin durumda almanya’ya. almanlarla ilgili gözlemleri her zaman büyük merak ve keyifle okuyorum. seninkilere de ok’im. bir de dönüşün zor olacağı konusunda çok haklısın. gerçi bence gerçek bi beyaz yakalı zaten çocuğunun dönmesini asla istemez. neyse, almanlarla türkleri kıyaslamak için yazmamıştım aslında. çıkar türkiye’yi, herhangi bir 3. dünya ülkesi koy yerine, bence durum değişmiyor. yoksa almanya’da alman, veya almanlığın güzel taraflarını almış bir türk çocuğu olmanın kime ne zararı olacak?

      bir de düşün ki bu yorumlar türk’ün mürekkep yalamışından geliyor. eş-dost-müşteri filan iş yapışımı metodik şekilde alman bulur. ama benim bile gerçek alman metodikliğine yaklaşımım bu şekilde 🙂 olmayınca olmuyor demek ki.

      ben de bir anekdotla bitireyim, demek istediğim daha iyi anlaşılsın. kardeşimin alman bir müşterisi şöyle bir özeleştiride bulunmuş: ‘biz almanlar o kadar net sonuç bekleyen insanlarız ki, risk alamıyoruz. piyasaya bir ürün mü çıkartıcaz, onun öncesinde o kadar çok test, deneme, ölçme-biçme yapıyoruz ki, ürün bi türlü çıkamıyor. çünkü o kadar detaylı inceleyince illa ki bir sıkıntı tespit ediyoruz. zaten bakarsan bütün bilinen alman markaları da 100 yıl öncesinden geliyor, yenilerde pek bi cacık yaptığımız yok’ demiş. ha baktığında biz de binlerce kaliteli yeniliğe öncülük etmiyoruz. ama dediğin gibi belki de en azından psikolojik olarak daha çabuk atlatıyoruz yanlışlarımızı.

  2. ege hanım ,biz türkiye de o kadar çok soruna maruz kalıyoruz,o kadar bilinmeze ve karambole bir hayat yaşıyoruz ki gerçekten o emniyet ve güven hissine çok ihtiyacımız var. sabahı akşamına denk gelmeyen bu ülke çok yorucu gerçekten . ben gitmeye hiç yanaşmasamda(korkağın tekiyim) eşim en çokta oğlumuz için sürekli gitme planları yapıyor. görünüşte heyecanlı ve kıvrak zekalı bir millet olsak da sonuç ortada bir tarafta sosyal ve ekonomik refahın göbeği avrupa-amerika diğer tarafta kaoslar ve krizler ülkesi ….!

    1. merhaba, kaoslar ve krizler ülkesi olduğumuz konusunda size katılıyorum, ama avrupa ve amerika’nın da artık kaoslardan payını almaya başladığını düşünüyorum. hiçbir yer eskisi gibi değil ve her yerin kendince sorunları var. çünkü dünya sınırlarla ayrılmış olsa da aslında hepimiz ekonomik açıdan birbirimize son derece bağlıyız. dolayısıyla bir taraf batarken diğer tarafın uzun süre hiçbir şey olmamış gibi takılması mümkün değil.

      çocuğum yok ama o refah dolu avrupa’nın göbeğinde yaşadım ve mutsuzluğu bizzat hissettim. çocuk olunca insanların güvenlik ihtiyacı artıyor, haklısınız. onu başka coğrafyalarda aramaya başlıyoruz. ama göçmenlik bu kadar kaçınılmaz bir gerçek olunca da, o refah pastasının dilimleri doğal olarak küçülüyor. ve inanın hiçbir avrupa ülkesi artık kimseyi kapıda beklemiyor. gidenler de buna rağmen gidiyor. dilerim gittiklerine değiyordur, benim dileğim bu.

  3. ege kafamın sol üst köşesinde gariban gariban bekleyen bir sorumun ‘tatmin edici’ bir cevabını verdin şuan. çünkü çocuk yetiştirmeyle ilgili her şeye yetişse de çabalarım, ‘bu sistemde bu çocuklar nasıl olacak?’ kısmında tutuklu kalıyordum.

    şöyle bir arkama yaslanabilirim.

    1. bacım bi kere onu sen yetiştirdiğin ve bunu da hayattaki yegane projen olarak yaşamadığın için o çocuk illa ki yolunu bulacak. kendi gibi bir insan olmasına izin veriyorsun çünkü. hem sevgi ve güven veriyorsun hem de belli sınırlar veriyorsun. daha noolsun? kendi ayaklarımız üzerinde durmayı becerdikten sonrası hepimiz için ayrı bir macera zaten. iyisiyle kötüsüyle. medeniyetin beşiğine de gitsek böyle bu, amazon ormanlarına da.

  4. Yazının başlığını okuduğumda aklıma Evren Balta ile Özlem Altan-Olcay’ın 2017 yılında yayınlanan bir makalesi geldi. O makalenin konusu bebeklerinin Amerikan vatandaşı olması için Amerika’ya doğum yapmaya giden annelerdi. Ancak yazını okuduktan sonra daha farklı bir şeyden bahsettiğini anladım. Ve aklıma yakın zamanda okuduğum şu haber geldi: https://www.birgun.net/haber-detay/250-bin-kisi-ulkeyi-terk-etti-229334.html

    Her ne kadar götürüsü olsa da, son yıllarda çocuklardan da öte kişilerin kendileri için Türkiye’den göç ettikleri dikkate değer. Son cümlene katılmakla beraber, aynısını göç eden kişilerin kendileri için de söyleyebilir miyiz acaba diye düşünüyorum.

    Ellerine sağlık bu arada! 🙂

    1. haber çok çarpıcı, ve bence bu trend (2 yönlü de) devam edecek daha bi süre.
      bazen olduğumuz yer, kesinlikle ait olduğumuz yer gibi gelmiyor. çocuk için değil kendi için göç edenlere ve gittiği yerde de beklediklerini bulup gerçekten mutlu olabilenlere alkış. öğrenen anne geçenlerde bir yorumunda ‘olduğu yerde mutlu olmayı deneme becerisi’nden bahsetmişti. çünkü kendi karanlık varoluşumuzu da yanımızda götürdüğümüz müddetçe en güneşli kıtalar bile mutlu etmeyebilir insanı.

  5. Egecim yazini kahkahalarla okudum! Dogru; dediklerin haftada en az bir iki kere basimiza geliyor: daha dün Meliha (4 yasinda!!) iki gence cikciklandi hatta atarlandi: neymis? Tramvay duragindaki beyaz cizginin önüne gecmisler – o iki genc de ne yapsinlar: melihadan özür dilediler, haklisin dediler.. Ben de bön bön kizimi ve yirmilik hipsterleri izledim..
    Almanlar kalipci ve kuralci madam rottenmeyer yani. Ama suradan siyiriyorlar: özgür ve bireysel yetistiriliyorlar ve okulda ezber yerine sorun cözmeyi / kendi fikrini cözümünü gelistirmeyi ögretiyorlar..
    Türkiyedeki kivrik zeka bu egitim sistemiyle yetisse kimse baska ülkelere gitme zorunlulugunu hissetmez herhalde..
    Bi de – gurbet zor anacim muhabbeti yapacagim- imkansiz degil ama zor yani!
    Öpüldün!

    1. ben de seni okurken çok güldüm! meliha’yı biraz bana yolla, hemen türkleştirip bozayım yavruyu 😉 yol boşsa kırmızılarda geçelim, metro yokken sarı çizgilere basalım, tramvay arkasına asılıp gitmeyi deneyelim hatta! dünyanın yörüngesinden 1 milim sapmayacağını görsün caniko.

      hasretle öperim hemşirem :*

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir