çehovyen sorgulamalar

Kategoriler ontolojik

Àíòîí Ïàâëîâè÷ ×åõîâ.

dün tiyatro festivali’nden bir oyuna daha gittik piyano diye. çehov oyunlarından bir kolaj mı desem ne desem bilemiyorum, zaten seçerken bile anlamamıştım ne olduğunu. oyuncular sağlam, konu da en azından çehov, ne kadar saçma olabilir ki diyerek seçtiydim. çehov’u da hayal meyal hatırlıyorum zaten. zamanında epey okumuştum ama lady with the pet dog dışında aklıma kaydolan bir şey kalmamış. oyuna biraz rötarlı girdik çünkü istanbul’u sel almıştı ve tiyatro gişesinden canlı bağlandığımız kadın yeri tarif ederken habertürk’ün karşısındayız gibi son derece anlamsız bir cümle kurmuştu. hangi karşısı? habertürk’ün bir karşısı elektrik idaresi, başka bir karşısı rixos inşaatı, başka bir karşısı karşıki tepeler filan. babetlerimden sular sızarken ve baldırlarıma kadar ıslanmışken bildiğim bütün küfürleri san’ata ve sanatçıya sıraladım. oyuna da böyle çok pozitif duygulanımlar içinde girdim.

ama en azından bir konusu vardı diyerek teselli buluyorum şu satırları yazarken. gerçi fikrim değişmedi: hala tiyatronun şu haliyle miyadını doldurmuş bir san’at dalı olduğuna inanıyorum. bu san’at dalımız mümkünse önce tiyatrocuların tekelinden çıkarılsın ve halka açılsın. canı isteyen herkes mahallesinde tiyatro yapabilsin. oto sanayi’de de bir tiyatro topluluğu olduğu vakit, tiyatroya saygı duymak için bir sebebim olabilir belki. ikincisi, rolünü ezberlemeyi beceremeyen ve kelimeleri yutan insanlar tiyatrocuyum diye geçinmesin. üçüncüsü, diyalog aralarında uzun sessizlikler bırakarak seyirciye duygu pompaladığını sanmak gibi bayat bir yanılgıdan acilen kurtulunsun. sözcüklerle veya oyunculukla verilemeyen anlamı sessizlikle vermeye çalışmak acıklı oluyor. dördüncüsü, bütün bunlar yetmezmiş gibi, çevirinin berbatlığının da bir oyunu berbat etmeye yetebildiği unutulmasın.

tabi bir rus oyununa gitmenin en büyük tesellisi çıkışta yaşadığınız ferahlık. öyle ya, hayatınızda hiçbir şey az önce çıktığınız oyundaki kadar karamsar olamaz. “35 yaşındayım ama daha hiçbir şey yapmadım” diye bir laf geçti oyunda. “bu yaşta lermantov çoktan ölmüştü, napolyon general olmuştu” diye de devam etti. hacı madem kendinde böyle bir potansiyel görmüştün, niye hayallerini gerçekleştirmek için tek bir adım atmadın diye sorası geliyor insanın. çehov karakterlerindeki genel sorun bu sanırım. büyük hayallere sahip ve fakat basiretsiz ve beceriksiz olmak. ya asil bir şekilde fakir düşmüş olmanın önlenemez tembelliği, ya da toplumu kurtarmak isteyip de kendi kıçını dahi kurtaracak başarıyı gösterememenin acı küskünlüğü. genel bir kendini sevmeme, kendine katlanamama hali. kendine acıdıkça bir adım dahi atamama hali. çocuk kalmış, cüce düşmüş ruhlar.

geçenlerde mügeciğimle yine tiyatro festivali vesilesiyle san’atın işlevinden konuşuyorduk, anlayamadığımız şey şu: san’at ve sanatçı abuk subuk bir şeyler yapıp yabancılaşma efekti vermese kimse zinhar göremeyecek mi yani hayattaki saçmalıkları, acıları? insan soyu olarak bu kadar mı aciziz, salağız? bu soruların en ucunda şu soru da sırıtıyor tabi: san’atla içli dışlı olan insanlar, maruz kaldıkları yabancılaşmaların ışığında hayatı nasıl yorumluyorlar? sorunlarını daha mı rahat çözüyorlar? gerçeği daha mı net görüyorlar? yoksa her eser, düşünüyor-muş gibi yapma görüntüsünü parlatmak için bir sosyal bahane mi sadece?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir