film: wild tales öfkeyle aranız nasıl? sinirlenince nasıl tepki gösteriyorsunuz? ya da hiç tepki gösteriyor musunuz? kendi adıma zaman içinde fark ettim ki öfke hiç de yatıştırılması, evcilleştirilmesi gereken bir şey değil. zaten ben de kesinlikle ‘sevgi içimizde, her şeye eyvallah de, herkesi sev‘ tipi bir insan değilim. olamıyorum. 9 ay yoga’ya gittim, yine olamadım. güne iyi başlarım, pek çok şeyi kolay tolere ederim, hayatı severim, planlarım ve yapmak istediklerim hiç bitmez ama öfkemi de hiçbir çiçeğe böceğe değişmem. o da benim bir parçam. içimin almadığı şeylere…“1 film 1 kitap” yazısını okumaya devam et

denklem

son derece ilham verici bulduğum ispanyol arkadaşım alvaro ile (ispanyolca bilenler şuraya buyursun) uzun birkaç saati bu konu hakkında kafa yorarak geçirdik. neredeyse 1 yıldır birlikte ücretsiz coaching toplantıları düzenliyoruz ve katılımcıların en sık takıldıkları konulardan biri ‘tutku duydukları bir iş’ yapmak. bu toplantıların asıl sebebi en başta bizlerin şuna gerçekten inanıyor olması: herkes sevdiği işi yapabilir. ama son dönemde hiçbir kişisel gelişim ortamından eksik olmayan passion kelimesi burada biraz ayağımıza dolanıyor. yukarda gördüğünüz şema kargaşası da kendi aramızda kafayı netleştirmeye çalıştığımız son buluşmadan yadigar. geldiğimiz noktadan…“tutku yatakta güzel” yazısını okumaya devam et

küçük joe’nun yazısıyla birlikte epeydir yazmak istediğim bir konuyu hatırladım: la la land. yönetmenin diğer filmi whiplash‘i çok sevmiştim. manyaklığın sınırlarında gezinen bir hırsın filmi gibiydi. ama la la land’den beklentim daha düşüktü. hemcinslerimin ölüp bittiği ryan gosling’in bendeki imajı şöför amca kafam kapıya sıkıştı çıkamıyom. bi de o düşük zekalı yamuk gülümseme. ıyy. neyse, zevkler ve erkekler diyip geçelim. emma stone’a daha bi nötrüm. çünkü bence notunu vermek için henüz genç. hep düz ve tatlı kız rollerinde hatırlıyorum. ruhu daha karanlık, daha karmaşık karakterleri hakkını…“hollywood nereye?” yazısını okumaya devam et

hasta yatağımdan sesleniyorum. azıcık kendime geldim, gözüm açıldı, laptopu kapıp hemen buraya koştum. neden bilmiyorum ama yüksek ateş ve kendini bilmez gecelerin sonucu bu konu olacakmış: hayatta yapmak istediğiniz ama bir türlü cesaret edemediğiniz şey her neyse gidip onu yapın. çünkü istemek yeterli. kimseden izin almaya gerek yok.  enerjim el verdiğince açacağım şimdi bu konuyu. aslında bir ucuyla iş maceralarım serisine de bağlanıyor. fark ettim ki o seriyi öğretmenlikten sonra bırakmışım, ama maceralarım devam ediyor. hatta freelance çalışmak başlı başına bir macera. ve bu maceranın tam…“izin istemeyin!” yazısını okumaya devam et

banksy

dünya bizi nasıl görüyor ve insanları hangi özelliklerimizle kendimize hayran ediyoruz? eğer bugüne bugün bi kim kardashian değilsek bu sorunun cevabını bir çırpıda verebilmek çok kolay olmayabilir. veya kolaymış gibi durabilir ama bizim vereceğimiz cevaplar, insanların bizim için vereceği cevaplardan hayli farklı olabilir. ve elbette biz bu asimetriye bakıp çok da fifi diyebiliriz. yine de geçenlerde rastladığım ve yapar yapmaz eşe-dosta yollayıp yapın yapın diye başlarına ekşidiğim bir testten bahsedeceğim bugün: how to fascinate testi geliştiren sally hogshead’e göre, kişilik testlerinden çıkan sonuçları kendimiz zannediyoruz ama bu…“hayran eden taraflarımız” yazısını okumaya devam et

bir önceki yazıda bahsettiğim konu, dicle ile aramızda yeni bir konuyu açtı. gurur duymak fiili etrafında gezinmeye devam ettik. işbu yazı nerde dolandığımızdan bahsedecek. ”Yazın bana bir süredir aklımı kurcalayan, kendime sorduğum bir soruyu tekrar işaret etti. Bir zen zihni edası ile hareket etmeye çalışırken alçakgönüllü olduğumu düşündüğüm konularda gerçekten de alçakgönüllü müyüm, yoksa o kendimde görmeyi sevdiğim alçakgönüllülüğümle gurur mu duyuyorum derinden derinden? Bunlar yoga yolunda kendime sorduğum sorular tabii ki. Kendi arayışım, kabulleniş ve özün çiğliklerinden arınmaya doğru olduğu için. Sanırım gurur duyduklarımız herkes…“gurur-suzluk = alçakgönüllülük?” yazısını okumaya devam et

astrolojiyle ilgilenenlerin bildiği üzre, bu perşembe oğlak burcunda yeniay gerçekleşiyor. bilmeyenler de şimdi öğrenmiş oldu. peki bu bilgiyle neler yapılabilir? severek takip ettiğim bir astroloğun makalesine göre özellikle kariyerimize daha yakından bakmak için uygun bir dönemdeyiz. ben de yazıdan aldığım ilhamla 2016 başında ne ummuştum, 2016 sonunda ne buldum temalı bir retrospektif fikir sergisi gerçekleştirdim kendi kendime. neyse ki geleneği bozmayıp 2016 başında kısa da olsa bir wishlist karalamışım. böylece elimde data oldu. belki siz de yılın başında birtakım notlar almıştınız. eğer öyleyse o notlara geri dönmenin…“oğlak yeniayı ve gurur” yazısını okumaya devam et

metroda yayın yapan ekranlarda kısa bir programa denk gelmiştim yazın. sedef kakmacılığı hakkındaydı. bir sedef kakma ustası işin doğasını ve inceliklerini anlattı. zorluklarından ve artık giderek ortadan kaybolan bir zanaat olduğundan bahsetti. 3-5 dakikaya ne kadarı sığarsa tabi. zaten ses yayını yok, usta konuşuyor, alt yazıdan okuyoruz. dedi ki bir noktada ”işimiz maşuksa biz aşığız. hep peşinde koşuyoruz. biz onun peşinde koştukça güzelleşiyor.” metronun tıklım tıklım kalabalığında üşenmeyip çantamı açtım, not defterimi çıkardım ve ayaküstü not ettim. hem ustanın adını hem de sözlerini. öylesine yüreğime…“”5 sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?”” yazısını okumaya devam et

yaz kitaplarim

* kafamda bir tuhaflık / orhan pamuk yaza orhan pamuk’un kırmızı saçlı kadın’ı ile giriş yapmıştım. kafamda bir tuhaflık’la devam ettim. kalın bir kitap olmasına rağmen okuduğum en akıcı orhan pamuk romanlarından biriydi, hatta hemen favorilerim arasına girdi – diğerleri beyaz kale, yeni hayat ve 2000’li yılların deneysel edebi ortamında bile aşk romanının hakkını sonuna kadar veren, yani derdini uzun uzun anlatırken okuru da bu derdin doğasına derinden ortak eden masumiyet müzesi. kırmızı saçlı kadın’ı beğendiğimi zaten yazmıştım, ama kafamda bir tuhaflık’ta tadına doyamadığım ustalık…“yaz kitapları” yazısını okumaya devam et

ekim

blog son dönemde kapsül gardıroba endekslendi. zira eski okurların iyi bildiği, yenilerin de en kısa zamanda öğreneceği gibi, yaz benim mevsimim değil. hal böyleyken bu yazı da sağda solda gezerek, orda burda pinekleyerek atlatmaya çalıştım. yoga yalan oldu, akşamüzerleri koşmak iyi geldi. sosyal hayatı minimuma indirdim, kitaplara gömülmek iyi geldi. low-carb akşam içkilerine, atıştırmalıklara kurban gitti, kinoayı her türlü haşlanmış sebzeye karıştırıp soğuk salatalar hazırlamak iyi geldi. turist olmayı hiç sevmediğimi fark ettim, yine de şehrin cayırdayan sıcağından kaçmak iyi geldi. aralarda da ancak gardıroba…“ekim gündem maddeleri” yazısını okumaya devam et

orhan pamuk

bu sabah başladığım kırmızı saçlı kadın‘ı akşamüstü bitirdim. ve freelance hayatın en güzel yanlarından birinin, canınız istediğinde bütün gün kanepeye uzanıp kitap okuma lüksü olduğunu fark ettim bir kez daha. tıpkı eskiden, bitmek bilmeyen yaz günlerinde bir kitabın sayfalarında, günlerden ve saatlerden bihaber kaybolduğum gibi. orhan pamuk’ta beni hep geçmişe sürükleyen bir şeyler var. öyle ki, venedikli savaş esirlerinden de, takıntılı aşıklardan da, kuyucu çıraklarından da bahsetse aslında bana beni anlatıyormuş gibi okuyorum. ortak benliğimizi, ruhumuza işlemiş yaraları, şu hayatın sadece bize has yorumlarını işlediği…“orhan yine yapmışsın…” yazısını okumaya devam et

  aylardan aralık. küba’daki dehşet balayımızdan memlekete dönmüşüz. hava soğuk, kasvetli. ajans’ın beyaz ışıkları altında mırıl mırıl çalışıyoruz cemil cümle. ruh halim, her sabah sektirmeden aynı kıraathaneye giden 70 yaşındaki bir amcayla benzerlik gösteriyor. hatta amcanın hayatı bile 6’lıyı tutturma hayalleriyle benimkinden daha renkli olabilir. bildiğim ortam, bildiğim yüzler, bildiğim işler. yapıyorum, çıkıyorum. daralıyorum, düşünüyorum. ama her gün de ordayım. işte bu günlerin birinde tülin arayıp müjdeli haberi verince içimi bir heyecan bastı. yıllar sonra yeniden bir iş görüşmesine gitmem gerekti. üstelik bambaşka bir sektörde….“iş maceralarım – V” yazısını okumaya devam et

modern zamanlarda nihayet evleninceye kadar bir kadın kişinin hayatından kaçınılmaz olarak birçok erkek geçiyor sevgili okurlar. iyi ki de geçiyor, bu sayede hem erkeklerin ne olup ne olmadığını, hem de analarının ne yapıp ne yapamayacağını öğreniyor havvakızları. işte ben de işbu yazımla henüz evlilik zokasını yutmamış olan kızlarımızın yoluna potansiyel kaynana modellerine dair ışık tutmak, biraz astroloji biraz analizle yeni nesillere yol göstermek istiyorum. başlayalım mı? yaş 16-17 – e’nin anası – avukat (boğa) 9 aydan uzun sürmesi hasebiyle ilk ilişkim diyebiliriz buna. lise 1’den…“ex-kaynanalarım ve ben” yazısını okumaya devam et

neredeyse 3 haftadır kayıp vaziyetteyim. ortaya bi karışık yapacağım bu sefer, ayrı başlıklara ve ayrı yazılara üşendim cuma cuma. yemek güncesi nooldu derseniz, son yazımdan bu yana 2 hafta daha devam ettim. sonrasında ise hep aynı yerlere takıldığımı gördüm, dersimi bir kez daha aldım ve bu angaryayı bir kenara bıraktım. benim için durumun özeti şu: sabahları mutlu uyanan biri olarak daima sağlıklı seçimler yapmak benim için kolay. aslında seçimler zaten sevdiğim yiyecekleri kapsıyor: yumurta türevleri, tereyağı, meyveli ve avokadolu salatamsı karışımlar, ara sıra da badem…“yemek, hareket, bereket” yazısını okumaya devam et

eylül de güzel ama ekim kalbimde rakipsiz. bi kere havalar ciddi anlamda serinlemiş oluyor. ben de yaz rehavetinden kurtuluyorum ve yeniden hayata dair heveslerle doluyorum. benim için adeta yılbaşı gibi bir şey ekim. ”eveeet, şimdi naapıyoruz?!” sorusunu sorma ve birbirinden renkli cevaplar bulma zamanı. eylül ayının büyük bir kısmını abd’nin batı kıyılarını gezmekle geçirdik. arayı açmadan abd yazı dizisini başlatacağım. anlatacak çok şey var. yalnız dönüşte nedense jetlag’den muaf olacağıma dair aptalca bir inancım vardı ama allahın sopası yok tabi. 2 haftadır uyku düzenimi geri…“ekim, iyi ki geldin!” yazısını okumaya devam et