şimdi ben büyük bi hevesle tango yapıyorum ya, tangoya olan saf duygularım bir yana, bu dansı sosyal olarak fiiliyata dökebilmek için bile dünyanın en yavşamalı ortamlarına girip çıkmam gerekiyor. tabi ki 38 yıllık hayat tecrübesi böyle günler için var. ağlıyorum kahrımdan diyemem. ama giderek yanlış yavşama taktikleri hakkında uzmanlık yapacak hale geliyorum. hele bir tanesi var ki, en beteri, en çocukça olanı, onu hemen şuracığa yazacağım: diyelim karşınızdaki adam size yaldır yaldır yazıyor ama sizden bir karşılık bulamıyor. adama, dans etmek dışında en ufak ilginiz…“sıkıntılı taktikler” yazısını okumaya devam et

nisan ayında şu gezi-iç keşif yazısına gelen yorumların hep dostluğa, daha doğrusu dostluğun yokluğuna odaklanması düşündürmüştü beni. yani epeydir aklımda, dostluk hakkında yazacağım. ama bir yandan da sanırım birçok insanın derdi olan gerçek dost hasretine bir çözüm arayacağım. taa 8 yıl önce şöyle bir yazı yazmışım. dostluk deyince aklıma ilk o geldi. açıp tekrar okudum. ve evet, benim için hala güncel. samimi, bağımsız ve gamsız insanları dostum olmasalar bile seviyorum. yine de dostluğun ‘birilerini sevmek/tatlış bulmaktan’ öte, çok daha engebeli, çok daha yüzleşmeli bir şey olduğunu…“gerçek dostlar” yazısını okumaya devam et

çünkü: biliyorum, kapsülcüler yeni yazı bekliyor. ama şu günlerde bende gündemler bambaşka. cal newport’un deep work kitabını okuduğumdan beri kafam arı kovanı gibi. fikirler vız vız vız. bu kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazıp herkesin faydalanabileceği tam teşekküllü bir özet vermek niyetindeyim. bi ara. ama bugünkü konumuzun fikir annesi / teşvikçisi, son buluşmamızda ‘artık ne yediğinle ilgili yazmıyorsun’ diye sitem eden eren oldu. işte bugün tam da bu konuda yazasım var: neden artık ne yediğimle ilgili hiçbir şey yazmıyorum. yazmıyorum, çünkü ne yediğimle ilgilenmiyorum. takipçilerin bildiği…“fit olmak bana mit oldu” yazısını okumaya devam et

sıcak havalar kapsül gardırobumu nisan başında yaptım, 3 gün sonra kış geri geldi, hemen 2 kazak çıkardım yine. bu yüzden beklemedeyim. yeni kapsülün fotolu ve kapsamlı tanıtım post’u için nisan sonunu bekliyorum. bu arada ufak tefek değişiklikler yapıyorum. nisan kapsül bakımından bir deneme süreci oldu. zaten merkür de götün götün bildiğiniz gibi… bu şartlar altında uzun vadeli planlar yapmak yaradana şirk koşmaktır. (din bilgime ne kadar güvendiğinizi bildiğim için iddialı yazdım.) zorunlu işlerimi bitirdim sayılır. ‘hangi zorunlu iş?’ desenize! mart sonunda, hangi işleri kendime zorunlu…“nisan, bologna, dostluk” yazısını okumaya devam et

neden hayır diyemiyoruz? eminim bazı şeylere diyebiliyoruz. ama birçok şeye de diyemiyoruz. aslında hiç bayılmadığımız halde hayır diyemediğimiz, pek sevmediğimiz halde reddedemediğimiz, istemediğimiz halde hayatımızdan çıkaramadığımız bir şeyler mutlaka oluyor. hayır’ı kullanamadığımız insanlar ve durumlar farklı farklı olsa da, hepimizin kendini söylemediği hayır’lar için çimdiklemek istediği anlar var. peki ama neden? hayır’ın bizi en çok paniklettiği nokta sevilmeme kaygısı. sorsanız 24 saat sevgiyle beslendiğini iddia eden türk aile yapısının en çok da sevgiyi anlamamış olması. ‘beni sevsen yaparsın’, ‘gerçekten sevseydin ne demek istediğimi anlardın’, ‘anneyi…“hayır demenin hayrı” yazısını okumaya devam et

bir önceki yazıda söz vermiştim. konumuz: uzun vadeli hedeflerimize yönelik olarak gün bazında neler yapabiliriz? bu konu epeydir kafamı kısa kısa meşgul ediyor. ama bugün biraz daha derinleşelim istiyorum. önce şurdan başlayalım mesela, adeta zihnimize çivilenmiş olan meşhur verimlilik kavramından. iş hayatı ona tapıyor. patronlar donsuz çıkıyor, onsuz çıkmıyor. çalışanlar kendi değerine ona göre biçiyor. sırf bu kavram üzerinden ekmek yiyen nice danışman, eğitimci, app, web sitesi, kitap, dergi, podcast var. verimlilik bir endüstri olmuş, hepimize tepeden bakıyor. ne için verimli? burda durup şu soruyu sorsak mesela:…“verimlilik” yazısını okumaya devam et

2 yıl öncesine kadar hep ajanda tutardım. hangi gün kiminle buluşmuşum, nerelere gitmişim, neler yapmışım, senenin sonunda benim için toplu şekilde kabak gibi meydanda olurdu. ama son 2,5 yıldır -yani akıllı telefona geçtiğimden beri- macbook’taki iCal uygulamasını iphone’daki takvim uygulamasıyla senkronize ettim ve bütün randevuları/yapılacakları sanalda tutmaya başladım. fakat orda da şöyle bir kafadayım: bir işi bitirir bitirmez, bir buluşmadan döner dönmez o notu takvimden siliyorum. neden diye soracaksınız – ki ben de kendime sordum: sanırım olmuş bitmiş bir şeyi hala takvimde tutmak anlamsız geliyor…“2017’ye dikiz aynasından bir bakış” yazısını okumaya devam et

tim ferriss, james altucher’la yaptığı podcast’te harika bir şey söyledi: ”sonuçta normal dediğimiz insanlar henüz yakından tanımadığımız için bize normal gelenlerdir.” duyar duymaz önce bu tespitin şahaneliğine bir kahkaha attım, sonra da konuyu biraz daha açmak üzere mutlaka hakkında yazma isteğiyle doldum. ve işte geldim burdayım. tim karşimiz bu konuya şurdan geldiydi, önce onu anlatayım. dedi ki, bize en berbat, en özenle başkalarından saklanası, ne bileyim, fena halde utanılası gelen taraflarımız aslında bizi başkalarından ayıran ve özel kılan taraflarımızdır aynı zamanda. (tam böyle demiyor da, ben…“normal, go home!” yazısını okumaya devam et

senenin akrep döneminde olduğumuzu siz de damardan hissediyor musunuz? artık görmezden gelemediğimiz içsel dönüşümler, yenilenme ve iyileşme girişimleri son günlerde benim karşıma sık sık çıkıyor. sizin kaşınıza da çıkıyorsa, hatta bu dönüşümü bizzat içinizde yaşıyorsanız ne güzel! akrep dönemine layık bir konumuz var bugün. az önce okuduğum yazıda bahsedilen alıştırmayı yaptım ve sonuçtan o kadar etkilendim ki koşa koşa buraya geldim. size de anlatmak için. hayalini kurduğu şeyin doğasıyla temas etmek isteyenler, nasıl yaşarsa mutlu olacağını bulmaya çalışanlar, ne yapacağına karar vermekte zorlananlar… hayattaki en…“”bu benim için neden önemli?”” yazısını okumaya devam et

son birkaç gündür, bir iş için özlü söz aramaktan bitap düştüm. müşterimin talep ettiği çok fazla şey var: en az 8-10 tane olacak, bir kadın tarafından söylenmiş olacak, bu kadınlar herkesin tanıdığı bildiği kadınlar olacak, sözler kadınların güçlenmesi hakkında olacak, gaz verecek, kısa ve öz olacak ve hepsi birbirine bağlanarak adeta bir hikaye anlatacak. welcome to my life. neyse, seçkimi yaptım yolladım. ama bu süreçte elemek zorunda kaldığım birçok çarpıcı demeçle karşılaştım tabi. son dönemde hep alıntılardan gidiyorum, bunları da buraya not alayım dedim. belki…“kadın kadına” yazısını okumaya devam et

rastladığım ilk anda aklıma kazınan bir karikatür oldu bu. hüzünlü gibi duruyor, ama kesinlikle hafif, özgür ve umut verici bir tarafı da var. geçenlerde arianna huffington’ın konuk olduğu podcast’i dinlerken de kadının söylediği bir şey ruhumda aynı türden bir etki bıraktı. tim ferriss huffington’ın inanılmaz bir networker olduğundan bahsedip yine de kendinden introvert (içedönük) diye bahsetmesine değindi, açıklama istedi. huffington şöyle bir şeyler dedi: hayatımda iyi-kötü her duyguyu hissettim ve yaşadım, ama hiçbir zaman kendimi yalnız hissetmedim, yalnız olmaktan korkmadım. yalnızlıkla şarj oldum. işte bu…“boşluk ve yalnızlık” yazısını okumaya devam et

hayatın ve insanların yoluna çıkardığı bütün engellere rağmen kendi olmaya çalışan kadınlara, yani hepimize söyleyecek sözleri var georgia o’keeffe’in. korku, endişe ve bahanelerimizin özünü yakaladığımızda, hangi güzelliklerimizi sakladığımız da netleşiyor çünkü. bahane 1: doğru yerde/zamanda doğmadım/büyümedim/yaşamıyorum. “Where I was born and where and how I have lived is unimportant. It is what I have done with where I have been that should be of interest.” bahane 2: her şey kötü giderken ben neyi değiştirebilirim ki? “One day seven years ago I found myself saying to…“georgia o’keeffe: kendi olmaya çalışan bir kadın” yazısını okumaya devam et

aslında yazmaya başlayıp yarıda bıraktığım bir podcast yazısı var. fakat az önce gül’ün blog’unda okuduğum bir yazıdan bambaşka bir konuya ışınlandım: biriyle buluşmak üzere plan yapmak fark ettim ki, benim yaş grubum ve benden daha büyük olanlarla program yapmak (amaç iş veya arkadaşlık olsun) tek seferlik bir konuşma/yazışma gerektirirken, daha gençlerle plan yapmak neredeyse yapılan plana gitmeye 10 dakka kalasıya kadar konfirmasyona açık gelişiyor. misal, müge (doğum: 1981) ile kahvaltı planı yaptık diyelim. çarşamba buluşmak üzere pazar günü haberleştik. saatimiz zaten bellidir de bazen bir…“buluşma konuşmalarına dair” yazısını okumaya devam et

pazar gününü sabahtan akşama bir tango workshop’unda geçirdim ve hocanın dansa yaklaşımı beni büyüledi. aranızda tango, salsa filan gibi sosyal danslarla ilgilenenler varsa, şimdi yazacağım şeyleri sanırım daha iyi anlayacaklardır: türk erkekleri dansı kıvırdıkça genellikle acayip bir özgüvenle doluyor ve (arjantin tangosu açısından bakarsak) kadına sürekli akrobatik hareketler yaptırmayı misyon ediniyor. hep bir şovlar, kadını atıp tutmalar, topuğu enseye göndermeler, müziğin 1 saniyesini hareketsiz geçirmeye tahammül edememeler… çoğunlukla sanki kollarındaki kadınla değil, hayallerindeki izleyiciye dans eder gibiler. bu arada sizi de yağlı güreşe tutuşmuşsunuz gibi ordan…“karanlıkta dans” yazısını okumaya devam et

”if you think you’re enlightened, go spend a week with your parents” demiş ram dass. aydınlanmak gibi bir hedefim olmamakla birlikte, ana-baba yanında geçirdiğim her tatilde aklıma gelen bir söz. yazlıktan yine bu ayarda konu başlıklarıyla döndüm. konuyu açtığım insanlardan da hep benzer hikayeler dinledim. aslında ben daha gidip-dönmeden dicle ile şöyle bir konuşma geçmişti aramızda: ben: 8-16 temmuz arası yazlıktayım, sen istediğin vakit kop gel. dicle: oha, 8 gün nasıl dayanıcan annenlere?! çok uzunmuş. ben: … (cevap veremedi) elbette annemler canavar kişilikler veya tahammül…“bir kişisel gelişim testi: ana-babayla tatil” yazısını okumaya devam et