yaban kazları

bugün elimde sadece bir şiir var. şiire pek meraklı olmayan benim bile ense tüylerimi diken diken eden bir şiir. hayata aşık eden cinsten. belki size de iyi gelir. wild geese  you do not have to be good you do not have to walk on your knees for a hundred miles through the desert, repenting. you only have to let the soft animal of your body love what it loves. tell me about your despair, yours, and I will tell you mine. meanwhile the world goes…“yaban kazları” yazısını okumaya devam et

hepimizin geçmişe dair yürek titreten bir hikayesi vardır. aşk acısıdır, çocukluk travmasıdır, yanlış anlaşılmadır, hakir görülmedir… bizi en iyi bilenler, o derindeki acıları bilenlerdir. zaten çoğumuz yaralarımızı sadece seçtiğimiz kişilere açarız. (bir de gün teyzesi gibi her yakaladığına yakınan, her kulağa yıkılan modeller var tabi. onlardan olmadığımızı varsayarak ilerliyorum.) ama bence asıl mesele kendimize anlattığımız hikayeler. geçmişe bakınca çoğu kez yanlış kararları, acının dibine vurduğumuz anları ve muhtelif  rezilliklerimizi hatırlamaya meyilliyiz. oysa bütün hepsi, özellikle de o yanlış kararlar bizi bugünkü biz yapmadı mı? 10…“geçmişi baştan yazmak” yazısını okumaya devam et

bu stresli anları yaşamayanımız var mı? belki kendimi özdeşleştirip dibine kadar sahiplenebileceğim hiçbir cool kategori olmamasından, vegan kardeşlerimize gönül rahatlığıyla giydirmek üzere yazıyorum bu post’umu. sevgili veganlar, vejetaryenler & türevleri, içine girip de vegan, vejetaryen & türevi olduğunuzu belirtmeden durabildiğiniz herhangi bir sosyal ortam oluyor mu? soruyorum, çünkü benim gözlemlediğim kadarıyla pek olmuyor. bir numaralı ve hatta bazen yegane sohbet konunuz bu. belki çok kibar arkadaşlarınız var ve size itiraf edemiyorlar. buyrun ben söylenmeyeni söyleyeyim: bu hiç de cazip bir sohbet konusu değil. hadi 1 kere anlattınız,…“vegan zulmü” yazısını okumaya devam et

sanırım 20 sene öncesinden bir anım var bugün menüde. lise arkadaşımın yazlığında tesadüfen tanıştığım genç bir kadından dinlediğim ve o günden beri unutamadığım bir hikaye. genç kadın türk’tü, kocası japon. kocasının yanlış hatırlamıyorsam birleşmiş milletler’deki işi sebebiyle hayatları bir orada bir burada geçiyordu. tanıştığımız yaz, kısa bir süre önce afganistan’dan dönmüşlerdi. laf dönüp dolaşıp o döndemde de epey tekinsiz ve çalkantılı bir ülke olan afganistan’daki günlük hayatın neye benzediğine geldi. elbette onun hayatı ortalama bir afgan’ın hayatından çok farklıydı. çocukları batılı çocuklara özel bir okula gidiyor,…“bugünden daha güzel bir gün” yazısını okumaya devam et

sevgililer günü

günün anlam ve önemine uygun bir yazı yazacağım hızlıca. kulağım annemde, gözüm laptop’ta, bir yandan aile saadeti yaşıyor, bir yandan da üstüme hücum etmek için bu haftayı bulan işlerime yetişmeye çalışıyorum. bizim evde gerçek anlamıyla izlenebilir bir tv olmadığı, hiçbir kanal/kablo/çanak vs bulunmadığı, tv ekranının izlemek istediğimiz şeyleri yansıttığımız bir araç olduğu bilgisini müteakiben, aile evimizdeki tv’nin beyoğlu cep sineması ebatlarında ve mütemadiyen açık olduğunu söylemem şart. reklamcılığı kurumsal anlamıyla bıraktığım 2012 yılından bu yana sevgililer günü ilanı yazmak zorunda kalmamanın mutluluğunu yaşıyorum (+ anneler günü,…“ilişkiler neden biter?” yazısını okumaya devam et

film: wild tales öfkeyle aranız nasıl? sinirlenince nasıl tepki gösteriyorsunuz? ya da hiç tepki gösteriyor musunuz? kendi adıma zaman içinde fark ettim ki öfke hiç de yatıştırılması, evcilleştirilmesi gereken bir şey değil. zaten ben de kesinlikle ‘sevgi içimizde, her şeye eyvallah de, herkesi sev‘ tipi bir insan değilim. olamıyorum. 9 ay yoga’ya gittim, yine olamadım. güne iyi başlarım, pek çok şeyi kolay tolere ederim, hayatı severim, planlarım ve yapmak istediklerim hiç bitmez ama öfkemi de hiçbir çiçeğe böceğe değişmem. o da benim bir parçam. içimin almadığı şeylere…“1 film 1 kitap” yazısını okumaya devam et

denklem

son derece ilham verici bulduğum ispanyol arkadaşım alvaro ile (ispanyolca bilenler şuraya buyursun) uzun birkaç saati bu konu hakkında kafa yorarak geçirdik. neredeyse 1 yıldır birlikte ücretsiz coaching toplantıları düzenliyoruz ve katılımcıların en sık takıldıkları konulardan biri ‘tutku duydukları bir iş’ yapmak. bu toplantıların asıl sebebi en başta bizlerin şuna gerçekten inanıyor olması: herkes sevdiği işi yapabilir. ama son dönemde hiçbir kişisel gelişim ortamından eksik olmayan passion kelimesi burada biraz ayağımıza dolanıyor. yukarda gördüğünüz şema kargaşası da kendi aramızda kafayı netleştirmeye çalıştığımız son buluşmadan yadigar. geldiğimiz noktadan…“tutku yatakta güzel” yazısını okumaya devam et

küçük joe’nun yazısıyla birlikte epeydir yazmak istediğim bir konuyu hatırladım: la la land. yönetmenin diğer filmi whiplash‘i çok sevmiştim. manyaklığın sınırlarında gezinen bir hırsın filmi gibiydi. ama la la land’den beklentim daha düşüktü. hemcinslerimin ölüp bittiği ryan gosling’in bendeki imajı şöför amca kafam kapıya sıkıştı çıkamıyom. bi de o düşük zekalı yamuk gülümseme. ıyy. neyse, zevkler ve erkekler diyip geçelim. emma stone’a daha bi nötrüm. çünkü bence notunu vermek için henüz genç. hep düz ve tatlı kız rollerinde hatırlıyorum. ruhu daha karanlık, daha karmaşık karakterleri hakkını…“hollywood nereye?” yazısını okumaya devam et

hasta yatağımdan sesleniyorum. azıcık kendime geldim, gözüm açıldı, laptopu kapıp hemen buraya koştum. neden bilmiyorum ama yüksek ateş ve kendini bilmez gecelerin sonucu bu konu olacakmış: hayatta yapmak istediğiniz ama bir türlü cesaret edemediğiniz şey her neyse gidip onu yapın. çünkü istemek yeterli. kimseden izin almaya gerek yok.  enerjim el verdiğince açacağım şimdi bu konuyu. aslında bir ucuyla iş maceralarım serisine de bağlanıyor. fark ettim ki o seriyi öğretmenlikten sonra bırakmışım, ama maceralarım devam ediyor. hatta freelance çalışmak başlı başına bir macera. ve bu maceranın tam…“izin istemeyin!” yazısını okumaya devam et

banksy

dünya bizi nasıl görüyor ve insanları hangi özelliklerimizle kendimize hayran ediyoruz? eğer bugüne bugün bi kim kardashian değilsek bu sorunun cevabını bir çırpıda verebilmek çok kolay olmayabilir. veya kolaymış gibi durabilir ama bizim vereceğimiz cevaplar, insanların bizim için vereceği cevaplardan hayli farklı olabilir. ve elbette biz bu asimetriye bakıp çok da fifi diyebiliriz. yine de geçenlerde rastladığım ve yapar yapmaz eşe-dosta yollayıp yapın yapın diye başlarına ekşidiğim bir testten bahsedeceğim bugün: how to fascinate testi geliştiren sally hogshead’e göre, kişilik testlerinden çıkan sonuçları kendimiz zannediyoruz ama bu…“hayran eden taraflarımız” yazısını okumaya devam et

bir önceki yazıda bahsettiğim konu, dicle ile aramızda yeni bir konuyu açtı. gurur duymak fiili etrafında gezinmeye devam ettik. işbu yazı nerde dolandığımızdan bahsedecek. ”Yazın bana bir süredir aklımı kurcalayan, kendime sorduğum bir soruyu tekrar işaret etti. Bir zen zihni edası ile hareket etmeye çalışırken alçakgönüllü olduğumu düşündüğüm konularda gerçekten de alçakgönüllü müyüm, yoksa o kendimde görmeyi sevdiğim alçakgönüllülüğümle gurur mu duyuyorum derinden derinden? Bunlar yoga yolunda kendime sorduğum sorular tabii ki. Kendi arayışım, kabulleniş ve özün çiğliklerinden arınmaya doğru olduğu için. Sanırım gurur duyduklarımız herkes…“gurur-suzluk = alçakgönüllülük?” yazısını okumaya devam et

astrolojiyle ilgilenenlerin bildiği üzre, bu perşembe oğlak burcunda yeniay gerçekleşiyor. bilmeyenler de şimdi öğrenmiş oldu. peki bu bilgiyle neler yapılabilir? severek takip ettiğim bir astroloğun makalesine göre özellikle kariyerimize daha yakından bakmak için uygun bir dönemdeyiz. ben de yazıdan aldığım ilhamla 2016 başında ne ummuştum, 2016 sonunda ne buldum temalı bir retrospektif fikir sergisi gerçekleştirdim kendi kendime. neyse ki geleneği bozmayıp 2016 başında kısa da olsa bir wishlist karalamışım. böylece elimde data oldu. belki siz de yılın başında birtakım notlar almıştınız. eğer öyleyse o notlara geri dönmenin…“oğlak yeniayı ve gurur” yazısını okumaya devam et

metroda yayın yapan ekranlarda kısa bir programa denk gelmiştim yazın. sedef kakmacılığı hakkındaydı. bir sedef kakma ustası işin doğasını ve inceliklerini anlattı. zorluklarından ve artık giderek ortadan kaybolan bir zanaat olduğundan bahsetti. 3-5 dakikaya ne kadarı sığarsa tabi. zaten ses yayını yok, usta konuşuyor, alt yazıdan okuyoruz. dedi ki bir noktada ”işimiz maşuksa biz aşığız. hep peşinde koşuyoruz. biz onun peşinde koştukça güzelleşiyor.” metronun tıklım tıklım kalabalığında üşenmeyip çantamı açtım, not defterimi çıkardım ve ayaküstü not ettim. hem ustanın adını hem de sözlerini. öylesine yüreğime…“”5 sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?”” yazısını okumaya devam et

yaz kitaplarim

* kafamda bir tuhaflık / orhan pamuk yaza orhan pamuk’un kırmızı saçlı kadın’ı ile giriş yapmıştım. kafamda bir tuhaflık’la devam ettim. kalın bir kitap olmasına rağmen okuduğum en akıcı orhan pamuk romanlarından biriydi, hatta hemen favorilerim arasına girdi – diğerleri beyaz kale, yeni hayat ve 2000’li yılların deneysel edebi ortamında bile aşk romanının hakkını sonuna kadar veren, yani derdini uzun uzun anlatırken okuru da bu derdin doğasına derinden ortak eden masumiyet müzesi. kırmızı saçlı kadın’ı beğendiğimi zaten yazmıştım, ama kafamda bir tuhaflık’ta tadına doyamadığım ustalık…“yaz kitapları” yazısını okumaya devam et

ekim

blog son dönemde kapsül gardıroba endekslendi. zira eski okurların iyi bildiği, yenilerin de en kısa zamanda öğreneceği gibi, yaz benim mevsimim değil. hal böyleyken bu yazı da sağda solda gezerek, orda burda pinekleyerek atlatmaya çalıştım. yoga yalan oldu, akşamüzerleri koşmak iyi geldi. sosyal hayatı minimuma indirdim, kitaplara gömülmek iyi geldi. low-carb akşam içkilerine, atıştırmalıklara kurban gitti, kinoayı her türlü haşlanmış sebzeye karıştırıp soğuk salatalar hazırlamak iyi geldi. turist olmayı hiç sevmediğimi fark ettim, yine de şehrin cayırdayan sıcağından kaçmak iyi geldi. aralarda da ancak gardıroba…“ekim gündem maddeleri” yazısını okumaya devam et