sevgili blog dostları, eylül ayı boyunca her gün atıp tutmayı başardım (sayılır). siz de beni buralarda yalnız bırakmadınız. çok teşekkür ederim! insanlık için küçük, benim için büyük bir adım olan bu maceraya eşlik eden joe ve kahve‘ye de buradan sevgilerimi yolluyorum. güldürdüler, düşündürdüler ve bolca zihnimi açtılar. her gün yazmak, şahsi peygamberlerimden seth godin’in doğal blog yazma rutinidir ve bana da hep denenesi gelmiştir. tabi adam seth godin. her gün yazıp yine de dişe dokunur içerik üretebiliyor. ben üretemiyor muyum? ben de kendimce üretiyorum. ama…“eylül’ün ve her güne bir yazı’nın sonu” yazısını okumaya devam et

postmodern tiyatroyla ilişkimi şu ve şu yazıda bir miktar dile getirmiştim. ilişkinin türü: gözlerini yukarı dikmiş emoji. ama içimde bir yerlerde hala pıt pıt sanat için atan bir salak yürecik de var. herhalde onun etkisiyle, geçenlerde bu seneki tiyatro festivalinin kitapçığını uzun uzun inceledim. bir umut ışığı, bir tanıdıklık aradım ıssız sayfalarda. ama ne buldum dersiniz? bolca taşak geçme malzemesi. sanattan bahsettiğim bir yazıda böyle terbiyesiz kelimeler seçtiğim için özür bile dileyemiyorum cidden. zira bu metinleri yazan insanlar hepimizle tam da taşak geçiyor bence. başka…“geldi gönlümün festivali” yazısını okumaya devam et

kendileri kasım’da istanbul’a da geliyor ve henüz bilet almadım ama ben de mutlaka gidiyorum. hayatın kendisi gibi bir dans gösterisi. üstelik fizik kanunlarını da en estetik şekilde işe dahil ediyor. 1 kutu emedur ve 1 şişe suyla sonuna kadar izlenebilir bence. tadımlık bi parça bırakıyorum buraya hemen. insan bedeni ne kadar büyüleyici bir şey. ve sanırım bana göre hareket bedenlerimize en çok yakışan şey. dua değil, durmak değil, meditasyon değil. dans ve hareket.

japon taşçıyan’la sinema kuşağı devam ediyor. bugün, benim gibi eski nokia sevdalılarının acayip nostaljik bir tat bulacağı, hem romantik hem hüzünlü, harika bir kısa film seçtim sizlere. özellikle de sinemaya meraklı olan, ve hatta kendi filmini çekme hayalleri kuran, ve fakat teknik yetersizliklerden yakınanlara. eğer sağlam bir bakış açınız ve samimi bir konunuz varsa o elinizdeki akıllı telefonla inanılmaz şeyler yapabilirsiniz.  

pazartesi akşamına kadar seferiyim sevgili okurlar. bu sebeple uzun içeriklere vaktim olmayacak. bugünlük son dönemde izleyip en sevdiğim mini filmi bırakıyorum buracığa. her sahnesiyle ayrı ayrı gönül bağı kurdum, her delirme anıyla pis pis gülüp kafa salladım. hayat o son noktaya getirirse hepsini yapabilirim valla diye düşündüm. bakalım siz ne düşüneceksiniz =)

he who comes home with the most money doesn’t win. he who comes with the most experiences wins. – steve smith böyle yazarak parada gözüm yok demiş gibi olmayayım! para kazanmanın, hele de çok para kazanmanın kendisi başlı başına bir deneyimler silsilesi olsa gerek. bir yandan da deneyim kelimesi o kadar sık ve yerli yersiz kullanılır oldu ki, hafiften bi gıcıklık başladı bende kendisine karşı. artık her ürün bir deneyim biliyorsunuz: koşu ayakkabısı değil, koşu deneyimi alıyoruz. play station değil, oyun deneyimi. kangal sucuk bile…“deneyimler deneyimlerimiz” yazısını okumaya devam et

dün akşamı dışarlarda yemeseydim, aslında dünkü yazıyı aşağıdaki şekilde sürdürecektim. ama eve geç geliş, yorgun geliş, kafa dolu geliş derken arkası bugüne kaldı. wayne dyer -ki kendisi en tanınmış spiritüel amcalardan biriydi- aydınlanmaya giden 3 farklı yol olduğundan bahsediyor. belki ve muhtemelen kitaplarında da bahsetmiştir. ben kitaplarını okumadım. james altucher’la 1-2 yıl önce yaptığı podcast’ten aklıma kazınanlarla yazıyorum. bu arada dyer o röp’te aydınlanmak tabirini kullanıyor ama bunu çok iddialı, boş veya sevimsiz bulanlar, hayatla barışmak veya bilgeleşmek tabirlerini de kullanabilir. 1- acı çekmek: yani…“aydınlanmaya giden yollar” yazısını okumaya devam et

the #1 regret of the dying people is ”I wish I had the courage to live the life I wanted rather than doing what others wanted of me.” – wayne dyer yarın öleceğinizi bilseniz siz neyi yapmadığınız / yaşamadığınız için pişman olurdunuz?

kahveciğim harika bir yazı yazmış. pazar pazar biraz da blog dostlarımdan ilham alayım dedim, yazı konumu kahve’nin bende yaktığı ışıklardan derledim. ‘we feel most comfortable when things are certain, but we feel most alive when they’re not’ diye bir laf duymuştum. duyar duymaz da beynime kazındıydı. my kinda laf. üniversite yıllarının insana neden genellikle mutlu hissettirdiğini açıklıyor mesela. pis barlarda sabaha kadar içip dans ettiğimiz gecelerin sarhoşluğunu, midterm veya finaller bittikten sonraki hafifliği, hayattaki yegane derdimizin filanca dersten iyi notla geçmek ve sevdicekle iyi vakit…“mutluluk” yazısını okumaya devam et

adamlarımdan steve pavlina mikkemmel bir yazı yazmış ve söze çok doğru bir tespitle başlamış: eğer en büyük derdiniz yokluk, maddi sıkıntılar, yani kirayı/faturayı nasıl ödeyeceğim tarzı meselelerse, yapabileceğiniz daha önemli işlerden otomatikman diskalifiye olmuş kabul edilirsiniz. sohbetiniz hep bu garibanlık edebiyatı üzerinden döner, en büyük bahaneniz bu olunca da, doğal olarak hem siz hem de başkaları daha fazlasına cesaret etmemenizi affeder, demiş. sonuçta yoklukla ilgili dertler tanıdık gelir, oluru-olmazı bellidir ve sizi başka şeylere kafa yormaktan kurtarır, diye de eklemiş. bu gibi durumlarda, yokluk değil asıl…“kahramanın yolculuğu” yazısını okumaya devam et

geçenlerde joe ile konuşurken geçti bu kavram. şimdiki annelerin en büyük heveslerinden biri buymuş. milyonuncu kez annelikle ilgili yazıyorum ve fakat bildiğiniz gibi anne manne değilim. bu sebeple, başlarım senin vereceğin pedagojik içgörüye diyenleri hemen başka yazılara, hatta blog dışına alalım. bi bardak soğuk su verelim. konu kapansın. kalmak isteyenlere birkaç zıt fikir sunacağım müsaadenizle. uyumayan, yemeyen, zıçmayan, üzülmeyen, sevinmeyen (bu minvalde çoğaltınız) bir anne olmak ne kadar mümkün (ve doğal, ve gerekli) ise, bağırmayan anne olmak da o kadar mümkün (ve doğal, ve gerekli)…“bağırmayan anne olmak” yazısını okumaya devam et

aranızda iktisatçılar varsa konuya benden çok daha hakimdir, ama kabaca batık maliyet şöyle bi nane: diyelim ki bir işe 5 yıl gömdünüz. ama geldiğiniz noktada bu 5 yılın karşılığını alamadığınızı görüyorsunuz. zaten mutlu da değilsiniz. işte o aşamada o işi bırakıp başka bir işe geçerseniz, harcadığınız 5 yıl sizin için batık maliyet (ve elbette batık zaman.) o 5 yılı geri alamazsınız. değiştiremezsiniz. evet, geçmişte çok vakit harcadınız. ama geleceğe dair karar verirken sormanız gereken soru: bu iş gelecekte harcayacağım zamana da değecek mi? vereceğim emekten…“batık maliyet, batık gelecek” yazısını okumaya devam et

füsun’la geçe haftaki buluşmamızdan en az 10 yazı çıkar. bitiremediğimiz için en kısa zamanda yeniden görüşelim diyerek zor bela bıraktığımız sohbetin konu başlıklarından birini bugün sizin yorumlarınıza da açmak istiyorum: füs’ün 25 yaşında bir kuzeni var. bu hanım kızımız iyi bir üni’den mezun ve şu anda master yapıyor. fakat henüz hiç erkek arkadaşı, hiçbir ilişkisi olmamış. bu durumu öğrenen füs de bir abla olarak haliyle endişelenip kızcağızla buluşmaya gitmiş, yavrucum nedir, bir sorun mu var diyerek konuyu azıcık eşelemiş. kızdan şöyle bir açıklama gelmiş: füsun…“90’lılar ve -kurulamayan- ilişkiler” yazısını okumaya devam et

son dönemde birçok eğitimli ve modern çift, çocuk sahibi olduktan sonra kapağı yurt dışına (çoğunlukla da avrupa’ya) attı, atıyor. buradaki motivasyonlar, tahminimce, hem türkiye’de iyi eğitimin pahalı olması hem de ülkedeki gidişatın ümit verici bulunmaması. bu kaygıların şahsi gündemimde yeri olmamakla birlikte, son almanya tatilimizde şöyle bir an yaşadıktan sonra konu hakkında yeniden düşündüm: hamburg’da trafikteyiz. saatte 20 km ile gidiyor ve belli bir eskici dükkanını arıyoruz. zaten şehir aşırı çağdaş ve dört bir yanı bisikletliler basmış. dolayısıyla dört yol ağızları işkence. arabalara ayrı, yayalara…“çocuk için ülke değiştirmek” yazısını okumaya devam et

geçenlerde florya beyti’de yemeğe gittik. ortamın renkleri ve müziksizliği, sandalye yastıklarının desenli kumaşı, garsonların temiz beyaz ceketleri ve papyonları, takım elbiseleri, yaptıkları işe gösterdikleri özen ve saygı… adeta 30-40 yıl öncesine ışınlanmışız gibi bir müessese. yemekler zaten son derece başarılı. tarifsiz mutlu olduk. artık yemek yenilen her yer o kadar aynı, bu yerlere giden insan kitlesi de o kadar baygın ki, o akşam konuştuğumuz konuyu daha sonra başka arkadaşlarımla da masaya yatırdık: istanbul’un ‘tam istediğiniz gibi’ olduğu son yıl hangisiydi? ben 2008 dedim mesela. ekonomik…“en sevdiğimiz istanbul” yazısını okumaya devam et