tim ferriss, james altucher’la yaptığı podcast’te harika bir şey söyledi: ”sonuçta normal dediğimiz insanlar henüz yakından tanımadığımız için bize normal gelenlerdir.” duyar duymaz önce bu tespitin şahaneliğine bir kahkaha attım, sonra da konuyu biraz daha açmak üzere mutlaka hakkında yazma isteğiyle doldum. ve işte geldim burdayım. tim karşimiz bu konuya şurdan geldiydi, önce onu anlatayım. dedi ki, bize en berbat, en özenle başkalarından saklanası, ne bileyim, fena halde utanılası gelen taraflarımız aslında bizi başkalarından ayıran ve özel kılan taraflarımızdır aynı zamanda. (tam böyle demiyor da, ben…“normal, go home!” yazısını okumaya devam et

senenin akrep döneminde olduğumuzu siz de damardan hissediyor musunuz? artık görmezden gelemediğimiz içsel dönüşümler, yenilenme ve iyileşme girişimleri son günlerde benim karşıma sık sık çıkıyor. sizin kaşınıza da çıkıyorsa, hatta bu dönüşümü bizzat içinizde yaşıyorsanız ne güzel! akrep dönemine layık bir konumuz var bugün. az önce okuduğum yazıda bahsedilen alıştırmayı yaptım ve sonuçtan o kadar etkilendim ki koşa koşa buraya geldim. size de anlatmak için. hayalini kurduğu şeyin doğasıyla temas etmek isteyenler, nasıl yaşarsa mutlu olacağını bulmaya çalışanlar, ne yapacağına karar vermekte zorlananlar… hayattaki en…“”bu benim için neden önemli?”” yazısını okumaya devam et

son birkaç gündür, bir iş için özlü söz aramaktan bitap düştüm. müşterimin talep ettiği çok fazla şey var: en az 8-10 tane olacak, bir kadın tarafından söylenmiş olacak, bu kadınlar herkesin tanıdığı bildiği kadınlar olacak, sözler kadınların güçlenmesi hakkında olacak, gaz verecek, kısa ve öz olacak ve hepsi birbirine bağlanarak adeta bir hikaye anlatacak. welcome to my life. neyse, seçkimi yaptım yolladım. ama bu süreçte elemek zorunda kaldığım birçok çarpıcı demeçle karşılaştım tabi. son dönemde hep alıntılardan gidiyorum, bunları da buraya not alayım dedim. belki…“kadın kadına” yazısını okumaya devam et

rastladığım ilk anda aklıma kazınan bir karikatür oldu bu. hüzünlü gibi duruyor, ama kesinlikle hafif, özgür ve umut verici bir tarafı da var. geçenlerde arianna huffington’ın konuk olduğu podcast’i dinlerken de kadının söylediği bir şey ruhumda aynı türden bir etki bıraktı. tim ferriss huffington’ın inanılmaz bir networker olduğundan bahsedip yine de kendinden introvert (içedönük) diye bahsetmesine değindi, açıklama istedi. huffington şöyle bir şeyler dedi: hayatımda iyi-kötü her duyguyu hissettim ve yaşadım, ama hiçbir zaman kendimi yalnız hissetmedim, yalnız olmaktan korkmadım. yalnızlıkla şarj oldum. işte bu…“boşluk ve yalnızlık” yazısını okumaya devam et

hayatın ve insanların yoluna çıkardığı bütün engellere rağmen kendi olmaya çalışan kadınlara, yani hepimize söyleyecek sözleri var georgia o’keeffe’in. korku, endişe ve bahanelerimizin özünü yakaladığımızda, hangi güzelliklerimizi sakladığımız da netleşiyor çünkü. bahane 1: doğru yerde/zamanda doğmadım/büyümedim/yaşamıyorum. “Where I was born and where and how I have lived is unimportant. It is what I have done with where I have been that should be of interest.” bahane 2: her şey kötü giderken ben neyi değiştirebilirim ki? “One day seven years ago I found myself saying to…“georgia o’keeffe: kendi olmaya çalışan bir kadın” yazısını okumaya devam et

aslında yazmaya başlayıp yarıda bıraktığım bir podcast yazısı var. fakat az önce gül’ün blog’unda okuduğum bir yazıdan bambaşka bir konuya ışınlandım: biriyle buluşmak üzere plan yapmak fark ettim ki, benim yaş grubum ve benden daha büyük olanlarla program yapmak (amaç iş veya arkadaşlık olsun) tek seferlik bir konuşma/yazışma gerektirirken, daha gençlerle plan yapmak neredeyse yapılan plana gitmeye 10 dakka kalasıya kadar konfirmasyona açık gelişiyor. misal, müge (doğum: 1981) ile kahvaltı planı yaptık diyelim. çarşamba buluşmak üzere pazar günü haberleştik. saatimiz zaten bellidir de bazen bir…“buluşma konuşmalarına dair” yazısını okumaya devam et

pazar gününü sabahtan akşama bir tango workshop’unda geçirdim ve hocanın dansa yaklaşımı beni büyüledi. aranızda tango, salsa filan gibi sosyal danslarla ilgilenenler varsa, şimdi yazacağım şeyleri sanırım daha iyi anlayacaklardır: türk erkekleri dansı kıvırdıkça genellikle acayip bir özgüvenle doluyor ve (arjantin tangosu açısından bakarsak) kadına sürekli akrobatik hareketler yaptırmayı misyon ediniyor. hep bir şovlar, kadını atıp tutmalar, topuğu enseye göndermeler, müziğin 1 saniyesini hareketsiz geçirmeye tahammül edememeler… çoğunlukla sanki kollarındaki kadınla değil, hayallerindeki izleyiciye dans eder gibiler. bu arada sizi de yağlı güreşe tutuşmuşsunuz gibi ordan…“karanlıkta dans” yazısını okumaya devam et

”if you think you’re enlightened, go spend a week with your parents” demiş ram dass. aydınlanmak gibi bir hedefim olmamakla birlikte, ana-baba yanında geçirdiğim her tatilde aklıma gelen bir söz. yazlıktan yine bu ayarda konu başlıklarıyla döndüm. konuyu açtığım insanlardan da hep benzer hikayeler dinledim. aslında ben daha gidip-dönmeden dicle ile şöyle bir konuşma geçmişti aramızda: ben: 8-16 temmuz arası yazlıktayım, sen istediğin vakit kop gel. dicle: oha, 8 gün nasıl dayanıcan annenlere?! çok uzunmuş. ben: … (cevap veremedi) elbette annemler canavar kişilikler veya tahammül…“bir kişisel gelişim testi: ana-babayla tatil” yazısını okumaya devam et

vatsap’ta uzun uzun yazışmak içime afakanlar üflüyor. konuşarak 30 saniyede nihayete eriştirilebilecek konular için vatsap başında geçen zamanıma çok üzülüyorum. bu anlamda en verimli şekilde haberleştiğim dostlarımdan biri olan gurbetteki bacım merop‘la birbirimize ses kaydı yolluyoruz. vaktimiz olduğu vakit kaydediyor, karşı taraftan geleni de yine vaktimiz olunca dinliyoruz. anında cevap yapıştırma mecburiyeti asla yok. zaten konularımız da genel: iş, koca, çocuk, eş-dost ve arkadaş gıybeti, ingilizler ve duygusal özürlülükleri, takıldığımız ufak-tefek meseleler, seyahat planları, varoluşsal sıkıntılar… bu yazı da işte bu ses kayıtlarımızdan ilhamla. başka…“yalnızlık” yazısını okumaya devam et

* kul / seray şahiner bu kızın hastasıyım. taa ilk kitaplarından (gelin başı ve hanımların dikkatine) dikkatimi çekmişti. 84 doğumlu genç bir yazar. gerçi artık 16 yaşındaki bebeler bile roman bastırıyor ama o bebenin ergenlik hezeyanlarıyla gerçek edebiyat arasındaki fark işte bu tip yazarlar sağolsun ortaya çıkıyor. daha önce okuduğum kitapları hep kısa kısa öykülerden ve genellikle de kadın hikayelerinden oluşuyordu. bu kitap biraz daha uzunca bir öykü veya kısa bir roman tadında. ”dünyanın geri kalanı mercan’a, dönüp kocasına anlatmak için lazımdı.” bu cümleyle vurdun…“haziran kitapları ve 1 dizi” yazısını okumaya devam et

hayır merkür de retro değil ama nedense hayatımda teknik arızalar sıraya girmiş vaziyette. laptop’un touch pad’i iyice betona bağladı derken şimdi de japonkedi’nin öne çıkarılmış yazı ve görsel banner’ındaki kimi görsellerde yamulma var. ortam kütüphanesinde paşa paşa duruyor görünüyorlar ama sitede görünmüyorlar. wp forumlarında geze geze derbeder oldum, çözemedim. yarın bir de merope bacım bakacak, kısssmet. aranızda bu işlerden anlayan varsa yorum ve önerilerinize açığım canlar. bugünlerde tembelliğin dibine vurmuş vaziyetteyim. ama italya dönüşü yazmak üzere bir sürü fikrim var. kapsülseverler için de bir sürprizim…“teknik arızalar” yazısını okumaya devam et

gönül seyahat yazısı yazmak istiyor ama bugün bir şekilde denk gelip dolaştığım çeşitli link’ler bende bambaşka fikirler doğurdu. geçenlerde ilişkiler neden biter diye bir yazı yazmıştım. işte oralarda gezinen ama biraz daha farklı şeyler söyleyen birkaç isim var bugün gündemimde. beni bu isimlere sürükleyen link ise goop’tan geliyor: how not to end up hating your partner? yazı, çocuk yaptıktan sonra ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşamaya başlayan bir çiftin göte göt diyen bir terapistle yaşadığı tek günlük terapi maratonunun özetini sunuyor. terapistin sitesinde biraz gezindim de adam hakkaten alışıldık…“bir ilişki yazısı” yazısını okumaya devam et

şimdi, ama hemen şimdi not alın: big little lies son dönemde izlediğim EN mükemmel dizi. bi kere kadro şahane: reese witherspoon, nicole kidman, shailene woodley, laura dern, zoë kravitz, alexander skarsgård ve daha kimler kimler. kaptırıp bir solukta izlemeniz için 1 hafta veriyorum. (zaten mini dizi, 8 bölüm) sonra spoiler olup yağasım var. olaylar abd’nin batı kıyısındaki cicoş kasaba monterey’de geçiyor. sanırım oralardan bizzat geçmiş olmak da beni diziye daha ilk andan çekti. müthiş sahil şeridi, dalgalar, kumsallar, huzur… rüya gibi evler, godoş yaşamlar, bu küçük…“bir dizi tavsiyesi” yazısını okumaya devam et

dün akşamüstü metro çıkışında bir adam dünyanın en tekdüze ses tonuyla ”yetim gülerse dünya güler” dedi ve burnuma bir kağıt uzattı. gözlerimi kaçırarak yoluma seğirttim. bir yardım vakfının fotoğraf sergisi eşliğinde artık bağış mı toplanıyor ne oluyorsa. yetimleri ağlatalım’cı filan değilim ama azımsanmayacak bir çoğunluğun tavrını temsil ettiğimi düşündüm o an. zaten görebildiğim kadarıyla kimse bu adamcağızı ve mesajını sallamadı. çünkü burada birkaç sıkıntı bir arada: 1- mesaj: çok hoş, pek naif. yetimler gülsün, hepimiz gülelim, hayat bayram olsun. ama maalesef bu mesaj yalan. gerçek hayatta böyle…“yetimi güldürmek” yazısını okumaya devam et

kadınlar gününü kutlamaya lüzum görmeyen veya bu güne anlam veremeyenlerdenseniz buyrun size alternatif bir kadınlar günü yazısı. dünden beri resmen kadınlar günü kustum. instagram ve vatsap mesaj kaygısından yıkıldı. hele filliboya’nın bir filme bin mesaj sıkıştırmayı başarması ruhumu darladı. sedat telefonundan reklamı izlettirirken allaam bitsin artık diye gözlerimi devirdim. bu güne dair hiçbir mesaja inanmıyor ve hiçbir kaygıyı samimi bulmuyorum. birileri ha bire konuşuyor, başka birileri yapıyor. herhangi bir konuda samimiyetine inandıklarım: yapanlar. özellikle de reklamını yapmadan yapanlar. meselenin bir diğer -bence komik- tarafı da doğuştan…“kadınlar günü antipatim” yazısını okumaya devam et