hayır merkür de retro değil ama nedense hayatımda teknik arızalar sıraya girmiş vaziyette. laptop’un touch pad’i iyice betona bağladı derken şimdi de japonkedi’nin öne çıkarılmış yazı ve görsel banner’ındaki kimi görsellerde yamulma var. ortam kütüphanesinde paşa paşa duruyor görünüyorlar ama sitede görünmüyorlar. wp forumlarında geze geze derbeder oldum, çözemedim. yarın bir de merope bacım bakacak, kısssmet. aranızda bu işlerden anlayan varsa yorum ve önerilerinize açığım canlar. bugünlerde tembelliğin dibine vurmuş vaziyetteyim. ama italya dönüşü yazmak üzere bir sürü fikrim var. kapsülseverler için de bir sürprizim…“teknik arızalar” yazısını okumaya devam et

gönül seyahat yazısı yazmak istiyor ama bugün bir şekilde denk gelip dolaştığım çeşitli link’ler bende bambaşka fikirler doğurdu. geçenlerde ilişkiler neden biter diye bir yazı yazmıştım. işte oralarda gezinen ama biraz daha farklı şeyler söyleyen birkaç isim var bugün gündemimde. beni bu isimlere sürükleyen link ise goop’tan geliyor: how not to end up hating your partner? yazı, çocuk yaptıktan sonra ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşamaya başlayan bir çiftin göte göt diyen bir terapistle yaşadığı tek günlük terapi maratonunun özetini sunuyor. terapistin sitesinde biraz gezindim de adam hakkaten alışıldık…“bir ilişki yazısı” yazısını okumaya devam et

şimdi, ama hemen şimdi not alın: big little lies son dönemde izlediğim EN mükemmel dizi. bi kere kadro şahane: reese witherspoon, nicole kidman, shailene woodley, laura dern, zoë kravitz, alexander skarsgård ve daha kimler kimler. kaptırıp bir solukta izlemeniz için 1 hafta veriyorum. (zaten mini dizi, 8 bölüm) sonra spoiler olup yağasım var. olaylar abd’nin batı kıyısındaki cicoş kasaba monterey’de geçiyor. sanırım oralardan bizzat geçmiş olmak da beni diziye daha ilk andan çekti. müthiş sahil şeridi, dalgalar, kumsallar, huzur… rüya gibi evler, godoş yaşamlar, bu küçük…“bir dizi tavsiyesi” yazısını okumaya devam et

dün akşamüstü metro çıkışında bir adam dünyanın en tekdüze ses tonuyla ”yetim gülerse dünya güler” dedi ve burnuma bir kağıt uzattı. gözlerimi kaçırarak yoluma seğirttim. bir yardım vakfının fotoğraf sergisi eşliğinde artık bağış mı toplanıyor ne oluyorsa. yetimleri ağlatalım’cı filan değilim ama azımsanmayacak bir çoğunluğun tavrını temsil ettiğimi düşündüm o an. zaten görebildiğim kadarıyla kimse bu adamcağızı ve mesajını sallamadı. çünkü burada birkaç sıkıntı bir arada: 1- mesaj: çok hoş, pek naif. yetimler gülsün, hepimiz gülelim, hayat bayram olsun. ama maalesef bu mesaj yalan. gerçek hayatta böyle…“yetimi güldürmek” yazısını okumaya devam et

kadınlar gününü kutlamaya lüzum görmeyen veya bu güne anlam veremeyenlerdenseniz buyrun size alternatif bir kadınlar günü yazısı. dünden beri resmen kadınlar günü kustum. instagram ve vatsap mesaj kaygısından yıkıldı. hele filliboya’nın bir filme bin mesaj sıkıştırmayı başarması ruhumu darladı. sedat telefonundan reklamı izlettirirken allaam bitsin artık diye gözlerimi devirdim. bu güne dair hiçbir mesaja inanmıyor ve hiçbir kaygıyı samimi bulmuyorum. birileri ha bire konuşuyor, başka birileri yapıyor. herhangi bir konuda samimiyetine inandıklarım: yapanlar. özellikle de reklamını yapmadan yapanlar. meselenin bir diğer -bence komik- tarafı da doğuştan…“kadınlar günü antipatim” yazısını okumaya devam et

yaban kazları

bugün elimde sadece bir şiir var. şiire pek meraklı olmayan benim bile ense tüylerimi diken diken eden bir şiir. hayata aşık eden cinsten. belki size de iyi gelir. wild geese  you do not have to be good you do not have to walk on your knees for a hundred miles through the desert, repenting. you only have to let the soft animal of your body love what it loves. tell me about your despair, yours, and I will tell you mine. meanwhile the world goes…“yaban kazları” yazısını okumaya devam et

hepimizin geçmişe dair yürek titreten bir hikayesi vardır. aşk acısıdır, çocukluk travmasıdır, yanlış anlaşılmadır, hakir görülmedir… bizi en iyi bilenler, o derindeki acıları bilenlerdir. zaten çoğumuz yaralarımızı sadece seçtiğimiz kişilere açarız. (bir de gün teyzesi gibi her yakaladığına yakınan, her kulağa yıkılan modeller var tabi. onlardan olmadığımızı varsayarak ilerliyorum.) ama bence asıl mesele kendimize anlattığımız hikayeler. geçmişe bakınca çoğu kez yanlış kararları, acının dibine vurduğumuz anları ve muhtelif  rezilliklerimizi hatırlamaya meyilliyiz. oysa bütün hepsi, özellikle de o yanlış kararlar bizi bugünkü biz yapmadı mı? 10…“geçmişi baştan yazmak” yazısını okumaya devam et

bu stresli anları yaşamayanımız var mı? belki kendimi özdeşleştirip dibine kadar sahiplenebileceğim hiçbir cool kategori olmamasından, vegan kardeşlerimize gönül rahatlığıyla giydirmek üzere yazıyorum bu post’umu. sevgili veganlar, vejetaryenler & türevleri, içine girip de vegan, vejetaryen & türevi olduğunuzu belirtmeden durabildiğiniz herhangi bir sosyal ortam oluyor mu? soruyorum, çünkü benim gözlemlediğim kadarıyla pek olmuyor. bir numaralı ve hatta bazen yegane sohbet konunuz bu. belki çok kibar arkadaşlarınız var ve size itiraf edemiyorlar. buyrun ben söylenmeyeni söyleyeyim: bu hiç de cazip bir sohbet konusu değil. hadi 1 kere anlattınız,…“vegan zulmü” yazısını okumaya devam et

sanırım 20 sene öncesinden bir anım var bugün menüde. lise arkadaşımın yazlığında tesadüfen tanıştığım genç bir kadından dinlediğim ve o günden beri unutamadığım bir hikaye. genç kadın türk’tü, kocası japon. kocasının yanlış hatırlamıyorsam birleşmiş milletler’deki işi sebebiyle hayatları bir orada bir burada geçiyordu. tanıştığımız yaz, kısa bir süre önce afganistan’dan dönmüşlerdi. laf dönüp dolaşıp o döndemde de epey tekinsiz ve çalkantılı bir ülke olan afganistan’daki günlük hayatın neye benzediğine geldi. elbette onun hayatı ortalama bir afgan’ın hayatından çok farklıydı. çocukları batılı çocuklara özel bir okula gidiyor,…“bugünden daha güzel bir gün” yazısını okumaya devam et

sevgililer günü

günün anlam ve önemine uygun bir yazı yazacağım hızlıca. kulağım annemde, gözüm laptop’ta, bir yandan aile saadeti yaşıyor, bir yandan da üstüme hücum etmek için bu haftayı bulan işlerime yetişmeye çalışıyorum. bizim evde gerçek anlamıyla izlenebilir bir tv olmadığı, hiçbir kanal/kablo/çanak vs bulunmadığı, tv ekranının izlemek istediğimiz şeyleri yansıttığımız bir araç olduğu bilgisini müteakiben, aile evimizdeki tv’nin beyoğlu cep sineması ebatlarında ve mütemadiyen açık olduğunu söylemem şart. reklamcılığı kurumsal anlamıyla bıraktığım 2012 yılından bu yana sevgililer günü ilanı yazmak zorunda kalmamanın mutluluğunu yaşıyorum (+ anneler günü,…“ilişkiler neden biter?” yazısını okumaya devam et

film: wild tales öfkeyle aranız nasıl? sinirlenince nasıl tepki gösteriyorsunuz? ya da hiç tepki gösteriyor musunuz? kendi adıma zaman içinde fark ettim ki öfke hiç de yatıştırılması, evcilleştirilmesi gereken bir şey değil. zaten ben de kesinlikle ‘sevgi içimizde, her şeye eyvallah de, herkesi sev‘ tipi bir insan değilim. olamıyorum. 9 ay yoga’ya gittim, yine olamadım. güne iyi başlarım, pek çok şeyi kolay tolere ederim, hayatı severim, planlarım ve yapmak istediklerim hiç bitmez ama öfkemi de hiçbir çiçeğe böceğe değişmem. o da benim bir parçam. içimin almadığı şeylere…“1 film 1 kitap” yazısını okumaya devam et

denklem

son derece ilham verici bulduğum ispanyol arkadaşım alvaro ile (ispanyolca bilenler şuraya buyursun) uzun birkaç saati bu konu hakkında kafa yorarak geçirdik. neredeyse 1 yıldır birlikte ücretsiz coaching toplantıları düzenliyoruz ve katılımcıların en sık takıldıkları konulardan biri ‘tutku duydukları bir iş’ yapmak. bu toplantıların asıl sebebi en başta bizlerin şuna gerçekten inanıyor olması: herkes sevdiği işi yapabilir. ama son dönemde hiçbir kişisel gelişim ortamından eksik olmayan passion kelimesi burada biraz ayağımıza dolanıyor. yukarda gördüğünüz şema kargaşası da kendi aramızda kafayı netleştirmeye çalıştığımız son buluşmadan yadigar. geldiğimiz noktadan…“tutku yatakta güzel” yazısını okumaya devam et

küçük joe’nun yazısıyla birlikte epeydir yazmak istediğim bir konuyu hatırladım: la la land. yönetmenin diğer filmi whiplash‘i çok sevmiştim. manyaklığın sınırlarında gezinen bir hırsın filmi gibiydi. ama la la land’den beklentim daha düşüktü. hemcinslerimin ölüp bittiği ryan gosling’in bendeki imajı şöför amca kafam kapıya sıkıştı çıkamıyom. bi de o düşük zekalı yamuk gülümseme. ıyy. neyse, zevkler ve erkekler diyip geçelim. emma stone’a daha bi nötrüm. çünkü bence notunu vermek için henüz genç. hep düz ve tatlı kız rollerinde hatırlıyorum. ruhu daha karanlık, daha karmaşık karakterleri hakkını…“hollywood nereye?” yazısını okumaya devam et

hasta yatağımdan sesleniyorum. azıcık kendime geldim, gözüm açıldı, laptopu kapıp hemen buraya koştum. neden bilmiyorum ama yüksek ateş ve kendini bilmez gecelerin sonucu bu konu olacakmış: hayatta yapmak istediğiniz ama bir türlü cesaret edemediğiniz şey her neyse gidip onu yapın. çünkü istemek yeterli. kimseden izin almaya gerek yok.  enerjim el verdiğince açacağım şimdi bu konuyu. aslında bir ucuyla iş maceralarım serisine de bağlanıyor. fark ettim ki o seriyi öğretmenlikten sonra bırakmışım, ama maceralarım devam ediyor. hatta freelance çalışmak başlı başına bir macera. ve bu maceranın tam…“izin istemeyin!” yazısını okumaya devam et

banksy

dünya bizi nasıl görüyor ve insanları hangi özelliklerimizle kendimize hayran ediyoruz? eğer bugüne bugün bi kim kardashian değilsek bu sorunun cevabını bir çırpıda verebilmek çok kolay olmayabilir. veya kolaymış gibi durabilir ama bizim vereceğimiz cevaplar, insanların bizim için vereceği cevaplardan hayli farklı olabilir. ve elbette biz bu asimetriye bakıp çok da fifi diyebiliriz. yine de geçenlerde rastladığım ve yapar yapmaz eşe-dosta yollayıp yapın yapın diye başlarına ekşidiğim bir testten bahsedeceğim bugün: how to fascinate testi geliştiren sally hogshead’e göre, kişilik testlerinden çıkan sonuçları kendimiz zannediyoruz ama bu…“hayran eden taraflarımız” yazısını okumaya devam et