when I heard the learn’d astronomer; when the proofs, the figures, were ranged in columns before me, when I was shown the charts and the diagrams, to add, divide, and measure them, when I sitting heard the astronomer where he lectured with much applause in the lecture-room, how soon, unaccountable I became tired and sick, till rising and gliding out I wander’d off by myself, in the mystical moist night-air, and from time to time, look’d up in perfect silence at the stars.    …“when I heard the learn’d astronomer” yazısını okumaya devam et

didim’de aile saadetiyle geçen 5 günün ardından sadece kadın kısmısından ibaret bir mini çeşme çıkartmasıyla finali yaptım, istanbul’dayım. 5 hanım arkadaştan mürekkep muhteşem çeşme ekibiyle toplu tatil ruhunu gelenekselleştirmeye and içtik. en başa dönersek, gayet derin mevzulara gebe şekilde start alan buluşmamız bir sevgi faresi – jamal‘la tanışır tanışmaz net şekilde boyut değiştirdi. yani iplerin koptuğu nokta orası. jamal’e paralel, adeta bir şiir gibi geçen 3 günde epilasyon sorunundan uzaylılara, kahve fallarından rüya tabirlerine, yemek tariflerinden vücut kremlerine uzanan benzersiz gündem maddelerine şahit olduk. enfes gün batımları ve tekstil…“I. geleneksel alaçatı kadın sempozyumu” yazısını okumaya devam et

bu öğlen yemek yerken gürültücü bir gruba maruz kaldık songül’le. yeni nesilde bi desibel şuursuzluğu var, düdük kadar masada 6-7 genç, hepsi de haykıra hönküre konuşuyor. hatırlıyorum, biz de elif’le lise yıllarında bindiğimiz her otobüste, girdiğimiz her dükkanda, geçtiğimiz her sokakta sesli şovumuzu yapmaktan geri durmazdık. ama lisedeydik. bu gencolar gibi üniversitenin son senelerine ulaştığımız yıllarda çoktan sakinlemiş, durulmuştuk. neyse, annanesel çemkirmeleri bir yana bırakayım, gençler 91’liymiş. muhtemelen staj dönemindeler ve sudan çıkmış balık misali soru yağmuruna tutuyorlar birbirlerini: ay sen öğle yemeğine kaçta çıkabiliyorsun,…“91’lileri dinlerken düşündüklerimiz” yazısını okumaya devam et

pedagoji koridorlarında güle oynaya ilerliyorum a dostlar! 15-18 nisan tarihleri arasında şu güzel teyzeden, şu güzel yerde, birbirinden güzel insanlarla harika bir eğitim aldım ve 4 gün boyunca adeta başka bir gezegende yaşadım. yeni kadınlar tanıdım, yeni hikayeler dinledim, yeni oyunlar oynadım ve yeni şeyler öğrenmenin beni nasıl mutlu ettiğini farkettim. hayat çok güzel!

isviçreli bilim adamları tarafından feci şekilde kınanmaya aday bir teorim var: gündemi yakından takip etmek nezle ve grip salgınlarının gerçek sorumlusu, tetikleyicisi. açıklayalım: virüs ve mikrop her ortamda halayını çekiyor mu, çekiyor. insanları güçsüz düşüren asıl sebep bence her akşam dinleyip izledikçe büyüyen toplumsal kaygılar, korkular, paranoyalar. bu da salgın düşüncesinin arkasındaki teorim. zira bu kaygı ve korkular bireysel olsaydı onun tezahürü grip şeklinde olmazdı. onlar daha çok bireysel hastalık formatını alıyor ve bulaşıcı olmuyor (kanser, ülser vs). çünkü herkesin derdi kendine mottosu işliyor orda….“medya-free yaşamak” yazısını okumaya devam et

bence epey muğlak bir şey eğlenmek. bir o kadar da sübjektif. biri için eğlenceli olan diğeri için olmayabilir. önce eğlenmeyi tanımlamak lazım belki de. eğlenmek deyince benim aklıma böyle hakkaten kocaman kahkahalar atmak geliyor mesela. ya da sonucunu bilemediğim -ama merak ettiğim- bir oyuna dahil olmak, ki burada işin içine kazanma hırsı, zamana karşı yarışmak gibi şeyler de giriyor. drama derslerinde sevdiğim oyunlar, neşeli bir arkadaş grubuyla tabu oynamak ve takım sporları bu anlamda eğlenceli. komik bir şeyler izlemek eğlenceli. paris’teyken kasvet çöktükçe cem yılmaz…“eğlenmek ne demek?” yazısını okumaya devam et

şeko kusura bakmasın, bence olmak ya da olmamaktan daha önemli bir mesele. bugün yalçın çok hoş bir şey söyledi: “eğer yapmak istediğin bir şey varsa onu mutlaka yapmak zorundasındır. çünkü gerçek istek insanın elini kolunu bağlayan bir şeydir.” dün regl sancısına teslim olup evden çalıştım. uzun zamandır geçirdiğim en güzel gündü diyebilirim. yataktan çıkmadığım, yemeğimi yatakta yediğim, isteklerim hakkında doya doya düşünebildiğim, tembellik ve rehavet dolu bir gün. 3,5 yıldır aynı yerde çalışıyorum ve sanırım artık yetti. buraya kadar. reklamdaki vademin dolduğuna inanıyorum. hayat boyu televizyonu…“yapmak ya da yapmamak” yazısını okumaya devam et

  ”the mind and the soul must work together if you are to experience true bliss. try not to spend too much time exclusively in your mind. it is a magnificent tool, but it has a limited perspective. try not to spend too much time exclusively in your soul. it has a much wider perspective, but you cannot negotiate physical life from only that place. if you could, you would not have been given a mind. here is the trick: balance. spend some time each day…“true blIss” yazısını okumaya devam et

köşk sahibi oldum ya, borçlarım bitene kadar fakir bir kişiyim ben artık. geçen haftasonu kredi kartımda mevcut son 24.90 TL ile mudo’nun indirimli bahçe mobilyaları mağazasından kendime güneş gözlüğü aldım. gabbiano diye bi marka. son derece çakmatore olacağını düşünerek tamamen tipini beğendiğim için almıştım. ama tükkandan çıkınca resmen dünyam değişti, algım açıldı ve hatta duyargalarım roketlendi. camlarında nasıl bi filtre varsa artık dünyamın renkleri bildiğin 70’li yıllara döndü. 2 gün gözlüğümle havada karada denizde yaptığım seyahatler sonucunda tam olarak adını koyabildim: sicilya filtresi var bu…“hayata sicilya filtresinden bakmak” yazısını okumaya devam et

yok yok, her ne kadar yıllardır sağda solda ‘matematiğim kötüdür’ desem de bu pek aşikar hesaptan sıyrılmam mümkün değil: tosunlar gibi 30 oldum bugün. bu vesileyle istanbul taksicilerine olan gönül borcumu dile getirmek isterim. zamane genç kızlarıyla kıyaslandığımda cüce hobit ebadında ve her daim al yanaklı olmamdan olsa gerek, hala ‘hangi okul?’ diye soruyorlar bana, canlarım 🙂 sol şerit kulunuz, taksimetre köleniz olsun! 30 yaşıma evde iş yaparak girdim. 30 yıldır ilk kez doğumgünümde çalışıyorum evet, bana çok ters bi durum. o nedenle gündüzüm biraz…“2010-1980=30” yazısını okumaya devam et

superforest her sabah bir parça gülümseyip ilham bulmak için düzenli olarak uğradığım bir site. badi’min keşfi, ben de severek kullanıyorum. dünyanın farklı yerlerinden 19 genç, sadece pozitif içerikle oluşturuyor bu blog’u. dünkü post’lardan birine link vermezsem çatlarım. buyrunuz, okuyunuz, okutunuz. bu arada ben de çorbada tuzum olsun istedim, çeviri yapmaktan hiç hoşlanmamama rağmen çok anlamlı bulduğum humanifesto’larını türkçeye çevirdim. gerçi henüz türkçesini siteye koymadılar ama ingilizce orijinalinden okumak isteyenler buraya buyursun. sonradan gelen edit: maalesef bu site artık aktif değil, o yüzden yazıda verdiğim linki…“superforest’tan güzel bir hikaye” yazısını okumaya devam et

ya da gavurca ismiyle vision boards. bunu bu yıl elif’le mutlaka yapmaya karar verdik. olay şu: o yıldan beklentilerimizin, yapmak, olmak veya sahip olmak istediğimiz şeylerin birebir veya temsili fotolarını dergilerden kesiyor, sağdan soldan bir şekilde buluyoruz. istersek değerine inandığımız bir kavramı, kelimeyi, özlü sözü de belirliyoruz. uhu, keçeli kalemler ve makas eşliğinde, resim-iş dersi coşkusu yakalayarak, büyük boy, renkli kartona bu kırptıklarımızı gönlümüze göre yapıştırıyoruz. sonra da bu panomuzu her gün görebileceğimiz bir yere asıyoruz. deneyenlerin yalancısıyım, çok başarılı sonuçlar alanlar, hayallerine bir bir kavuşanlar varmış….“hayallerden pano yapmak” yazısını okumaya devam et

dün akşam, izmir’den iş için gelen meröp‘cüğüm, meröp’ün istanbul’a yeni düşmüş mühendis adayı kardeşi bellatrix, meröp’ün blog kankası marifetli hesionka, hesionka’nın dünya ahret bacısı fotoğrafçı nora ve ben buluştuk 🙂 hiç eksilmeyen işim gücüm ve ikametgah koşullarım sağolsun, buluşmanın ancak ortasına yetişebildim. bir kısmını hiç tanımadığım, diğer kısmını da sadece blog’larından tanıdığım bu 4 hatunla güzel bir yemek yedim. galiba istanbul’un en sevdiğim yanı, tanışılacak yeni insanların hiç bitmemesi!

bugün nerdeyse 10 yıldır görmediğim bir arkadaşım aradı. ortaokul ve lisedeki en bi best friend‘imdi ama sonrasındaki şehir ve ülke değiştirmecelerle koptuk. bazı insanlarla böyle oluyor galiba. ondan daha az samimi olduğum birçok kişi hayatımda kaldı ama o çıktı. aslında çok farklı olduğumuz halde benzediğimizi keşfettiğimiz, bizi biz yapan bu dostluğun peşini kovalamak yerine kendimize yakın hissedeceğimiz yeni dostların peşine düştük, nefti yeşil bir hatıra olduk. bazen çok yoğun şeyler paylaştığın insanlarla böyle bir noktaya geliyorsun. kelimelere dökülemeyen bir ruh yorgunluğu. birbirinden o kadar alıp vermişsin ki…“lost and found” yazısını okumaya devam et

hayatta en sevdiğim şeylerin başında geliyor yemek yemek. sadece yemek değil, yemek yapmak da mutlu ediyor beni. evde tek başıma bile olsam kendime mükellef kahvaltılar, yemekler, tatlılar hazırlamayı, oh’lar ah’lar eşliğinde kendi pişirdiklerimi yemeyi seviyorum. thomas bir keresinde salata hazırlarken “havuca, domatese dokunmak iyi geliyor bana, canlı bir şey sayılır sonuçta” demişti. neyse ki fransız değiliz, human touch bulamıyoruz diye nebatata sardırmıyoruz! işin dokunma, hissetme boyutu bir yana, insanın kendi hazırladığı yemeği yemesi, hayatının tuzuna biberine birazcık daha katkıda bulunabilmesi hoş bir duygu. sonuç ne…“yemek güzeldir” yazısını okumaya devam et