elbette meramını anlatamamak. düşünsel kabızlığın veya sözel ishalin pençesinden kurtulamamak. hem senenin faaliyet raporlarını edit’lediğim dönemindeyim, hem de geçmişte birçok kobi’yle muhatap olmanın verdiği engin gözlemlerim var. shall we? yazılıda büyük sıkıntı yaşamak: memleketin en büyük holdinglerinin ceo’larından en kıytırık kobi sahiplerine kadar yöneticilerin %90’ı duygu ve düşüncelerini yazıya dökme konusunda ilkokul 2 öğrencisi başarı grafiğine sahip. bu hafta yine bir şirketin hem genel müdürü hem de yönetim kurulu başkanı için faaliyet raporuna 2 A4 seneyi değerlendiren yıllık mesaj yazdım. işin komik tarafı, yarın bu adamlarla…“türk yöneticilerin en büyük sorunu” yazısını okumaya devam et

metroda yayın yapan ekranlarda kısa bir programa denk gelmiştim yazın. sedef kakmacılığı hakkındaydı. bir sedef kakma ustası işin doğasını ve inceliklerini anlattı. zorluklarından ve artık giderek ortadan kaybolan bir zanaat olduğundan bahsetti. 3-5 dakikaya ne kadarı sığarsa tabi. zaten ses yayını yok, usta konuşuyor, alt yazıdan okuyoruz. dedi ki bir noktada ”işimiz maşuksa biz aşığız. hep peşinde koşuyoruz. biz onun peşinde koştukça güzelleşiyor.” metronun tıklım tıklım kalabalığında üşenmeyip çantamı açtım, not defterimi çıkardım ve ayaküstü not ettim. hem ustanın adını hem de sözlerini. öylesine yüreğime…“”5 sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?”” yazısını okumaya devam et

modern zamanlarda nihayet evleninceye kadar bir kadın kişinin hayatından kaçınılmaz olarak birçok erkek geçiyor sevgili okurlar. iyi ki de geçiyor, bu sayede hem erkeklerin ne olup ne olmadığını, hem de analarının ne yapıp ne yapamayacağını öğreniyor havvakızları. işte ben de işbu yazımla henüz evlilik zokasını yutmamış olan kızlarımızın yoluna potansiyel kaynana modellerine dair ışık tutmak, biraz astroloji biraz analizle yeni nesillere yol göstermek istiyorum. başlayalım mı? yaş 16-17 – e’nin anası – avukat (boğa) 9 aydan uzun sürmesi hasebiyle ilk ilişkim diyebiliriz buna. lise 1’den…“ex-kaynanalarım ve ben” yazısını okumaya devam et

kendi küçük dünyamda televizyondan, gazeteden, güncel sosyal medyadan yani özetle haberlerden bihaber mutlu mesut yaşıyorum ya, ölenleri, öldürülenleri, atıp tutanları, çalıp kaçanları, ayıp edenleri, kayıp edenleri, dedikoduları, iftiraları, ihtilafları bilmeden geçiyor hayat. bundan şikayetim de yok, böyle yaşamayı ben seçtim. sosyal haberlere maruz kalmak ancak diğer insanlarla bir araya gelirsem mümkün. gerçi arkadaşlarımın çoğu da benim gibi yaşayan, başkalarının hayatları ve seçimleri üzerinden kendine üzüntü ve güçsüzlük vesilesi yaratmayan insanlar. bir araya geldiğimizde yaptıklarımızdan ve yapmak istediklerimizden konuşuyoruz, deneyimlerimizi, düşüncelerimizi, hayallerimizi paylaşıyoruz. elbette dedikodu da…“insanlar yorar” yazısını okumaya devam et

spike jonze’un son filmi bana şunları düşündürdü: * sene kaç olmuş, insan aklı kendiyle yarenlik edebilecek kapasitede yapay zeka yapmış, gel gör ki yarenliğin sonu bin yıllık beylik sorularına varıyor yine:– beni seviyor musun?– başkalarıyla da konuşuyor musun?– ondan da benden hoşlandığın kadar hoşlanıyor musun? * sene kaç olmuş, insan aklı kendiyle yarenlik edebilecek kapasitede yapay zeka yapmış, gel gör ki boşanma kağıtları için hala ıslak imza gerekiyor. * sene kaç olmuş, insan aklı kendiyle yarenlik edebilecek kapasitede yapay zeka yapmış, gel gör ki sevginin…“gerçek zeka, yapay sevgi” yazısını okumaya devam et

istanbul’da da böyle bir kafe açılsın. lütfen lütfen lütfen! bugün sedat’ın yeğeni bizdeydi. koca bir gün boyunca 16 yaşındaki bir delikanlıyla ne tür sohbetler edilebildiğini deneyimleme fırsatı buldum. bu delikanlı ot bir tip değil, okuyan, yazıp çizen, birçok şeyle ilgilenen biri. yine de sohbetimizin en can alıcı yeri, hannibal dizisinden yola çıkarak insan etinin lezzetli olup olmadığı hakkındaydı. kendisi bir yerlerde okumuş, uçak kazası falan filan gibi durumlarda hayatta kalıp da insan eti yiyenler meğer müptelası oluyormuş, yeniden yeniden yemek istiyormuş. ama mesela eski kabilelerde…“insan eti, cinsel seçilim ve bali” yazısını okumaya devam et

8-10 yaşlarındayken mahallede merve diye bir arkadaşım vardı. benden küçüktü ama iyi beslenmiş, irican bir kızdı. ip atlarken sık sık söylediği bir şarkıyı da başka hiçbir yerde duymadım. şöyle bir şey: dondurmam şeker kaymak / ye de bir tadına bak / ala vişneli dondurmam / mini mini hanımlara / küçücük beylere / parasını almadan tattırmam / ala vişneli dondurmam. bankacı, borsacı veya ticaret erbabı filan olduysa şaşmam. daha o yaştan ‘parasını almadan tattırmam’ önkoşuluna hakimdi. neyse işte, bu merve benim aklımda hep bu nurhan damcıoğlu &…“sosis, patates ve adalet” yazısını okumaya devam et

dün metroda 1 dakika sonra kalkacak olan araca yetişebilmek ümidiyle depar atarken, sağ tarafta durmak yerine ısrarla yayılarak duran ve yürüyen merdiveni komple tıkayan pusetli anneye ne olur şu tarafta dursanız da acelesi olan insanlar geçebilse dedim. ah demez olaydım! anne değilsiiiin, çocuğun yooook, bana akıl öğretmeeee diye çır çır çığrındı kadın. yıllardır kamusal alanda yüksek sesle küfür etmemiştim ama abla kaşındı, devasa bir siktir çektim kendisine, yoluma gittim. arkamdan çığrınmaya devam ediyordu. bu gibi cinnet anlarını her dakka yaşamıyorum ama yine de performansımı zayıf…“acil sosyopat talebi” yazısını okumaya devam et

8 mart’ta işlerimi halletmek için koştururken, halay çeken ve ‘kadınlar gününü’ değil, ’emekçi kadınlar gününü’ kutlayan bir kadın grubunun yanından geçip beşiktaş motoruna yetiştim ve totoma bir yer bulur bulmaz da bu emekçi lafının beni neden bu kadar huzursuz ettiğini düşündüm. madem birtakım kadınlar ancak emekçi olmak şartıyla kendini kadınlar gününe layık görüyor, benim de birtakım sorularım olacak. kadınlar gününü kutlayarak yaratılmaya çalışılan duyarlılık, feministlik, toplumcu gerçekçilik/hayalcilik veya kafalardaki her neyse artık, yeterince muğlak değilmiş gibi, daha dakka bir gol bir, kadınları ikiye ayıran kadınlar var:…“emekçi kadınlar ve yemekçi kadınlar” yazısını okumaya devam et

bu öğlen 1 eski reklamcı (ben) ve 2 gönülsüz reklamcı (çaki ve pınar başkan) birlikte yemek yedik. taze ajans dedikoduları, kırmızı’dan şok anekdotlar, transfer ve istifa haberleri, kim bu insanlar ve ne yapmaya çalışıyorlar konulu münazara, reklamcılığı bırakınca neler yapılabilir konulu brainstorming session, dilek ve temenniler, hesap lütfen ve kapanış şeklinde gelişen yemekte şöyle bir konu başlığı vardı ki evlere şenlik: güzide sektörümüzün oldukça büyük bir ajansından bu hafta hepicüğü büyük başlar olmak üzere 10 kadar insanın postalanmasının ardında yatan sebep “biz artık genç bir…“cute kItten generatIon” yazısını okumaya devam et

üst üste 2 gün, 3 farklı yaşıtımdan dinleyince yazmak farz oldu. hepsi 30 yaş civarında gezinen birtakım dostlar – takriben 30 sene sonra hayatlarına girecek olan – emekli maaşlarıyla ilgili endişelerini dile getirdiler. bu konu endişelenmeye uygun bir konu mudur diye sorgulamıyorum. endişelenmek bir paket program bence. eğer sizde yüklüyse, sadece buna değil başka bir çok şeye de gerekli – gereksiz endişeleniyorsunuz. öte yandan ailesiyle aynı şehirde yaşayan insanlarda, ailesinden uzakta yaşayanlara göre daha fazla endişe ve gelecek kaygısı gözlemliyorum. ailenin yanında / yakınlarında olmak tatlı…“65 yaş üstü endişeler dünyası” yazısını okumaya devam et

yıllar önce bizim psikanaliz ve edebiyat dersi hocası bülent somay “herkes kardeşini kıskanır” demişti de hiç üstüme alınmamıştım. ne de olsa ailede bilinen hiçbir kardeş kıskançlığı krizim yoktu geçmişimde. ama geçenlerde birkaç arkadaşla konuşurken yeniden farkettim ki kardeşime çektirdiğim acılarda yalnız değilmişim. ve bu acılar da eğer kıskançlıktan kaynaklanmıyorsa neden kaynaklanıyor?! mesela şu yalanı herkes küçük kardeşine söylemiş: “sen bizim ailemizin çocuğu değilsin!” bu sonradan geleni dışarda bırakma hevesi, aileye önceden gelip cam kenarında yer kaptım zanneden büyük çocukların ortak trajedisi. ama herhalde bakıyoruz ki sonradan…“abladan kardeşe geliyor: zulüm” yazısını okumaya devam et

garsonlardan ayar yemek çok trajikomik. yıllardır earl grey siparişlerimi “hmm.. örli grey” diye düzelten garsonlar var ki yine bunlar halk tipi, gariban garsonlar. hoşgör geç. ya son yediğim ayara ne demeli? mekan house cafe. kahve içmediğimden memleketin “seçkin” kafelerindeki kahve jargonu devriminden pek haberdar değilim. kırk yılın başı canım çekti, “ya bana da bol süte çok az neskafe getirebilir misiniz?” dedim. oww beybi! garson kaşlarını sanki maymun sidiği sipariş etmişim gibi çatıp “latte demek istiyorsunuz sanırım?” dedi. onlarda neskafe yokmuş. aferin. latte ne demek bi…“ayarlarımla oynamayın” yazısını okumaya devam et

yaptığı işle ilişkisine en çok güvendiğim insanlar, ikinci mesleklerini icra edenler. bir ergenlik hezeyanıyla okulunu okudukları ya da içlerinden gelmeyerek dirsek çürüttükleri alanlarda, hoşlanmadıkları halde, kan ter içinde varoluş savaşı vermeye razı olmayıp kimi kez çok daha az paraya, ama çok daha fazla ilgi ve keyifle yapacakları yeni ekmek kapıları bulmaya cesaret edenler. çevremdeki en mutlu insanlar onlar.

geçenlerde öğle yemeğinden ajansa yeni dönmüştüm ki telefonuma bilmediğim bir numaradan şöyle bir mesaj geldi: murat mesajlarını gördüm sana dönmeye vaktim olmadı. muratçım bir de şu var ben hayatta en çok birisine zarar vermekten korkuyorum. resim göndererek seni zor durumda bırakmış olduğumu düşündüm. ben bazen yanılsam da insanları tanıyorum. sen çok iyi bir insansın. seni kesinlikle zor durumda bır- mesaj orda kesiliyordu ama kafamda cinler cirit atmaya başlamıştı bile! zaten mesajı ajans ortamında sesli okuyunca herkes pazartesi sendromundan bir anda silkelenip dışarı fırladı. “resmi bi…““insanları tanıyorum”” yazısını okumaya devam et