sevgili okurlar, dostlar, dünyalılar… son yazının üstünden 1 ay geçmiş. sesim soluğum çıkmazken aslında harıl harıl japonkedi’yi blogspot’tan wordpress’e taşımakla cebelleşiyordum. buraları unuttum, tembellik ettim, kendimi sefahate verdim sanmayınız. zaten temmuz ve ağustos benim için haram aylar. sıcaklık 20 derece ve -tercihen- altına düşünceye kadar kafam tam kapasiteyle çalışmıyor, resmen su kaynatıyorum. işte bu kaynar süreçte bugüne dek yazdığım 300 küsur yazıyı tek tek elden geçirdim ve görsellere ayar verdim. birtakım çalışmalarım hala devam ediyor. şu yeşil yazılardaki büyük harf sıkıntısını halledemedim gitti mesela. her…“japonkedi taşındı” yazısını okumaya devam et

makyaj çok kişisel bir konu. herkesin sevdiği tarzlar, renkler ve malzemeler ayrı. yüz yapısı, cilt tipi ve öne çıkarmak istediği özellikler farklı. makyaj konusunda ahkam kesenlerin her dediğini yerine getirmeye gönüllü olduğumuz şuursuz yaşları geride bıraktığımıza göre (nedense okurlarımın da benim gibi 30+ olduğunu farzediyorum) artık kendi aramızda bilgi ve deneyim paylaşımında bulunabiliriz. oh be! bugün makyaj kutuma konuk olacak, sınırlı sayıdaki makyaj malzemelerime yakından bakacağız. yalnız baştan söyleyeyim, bu yazının amacı tamamen fikir vermek. sizin seçtiğiniz olmazsa olmaz makyaj malzemeleri çok daha farklı olabilir….“minimalist makyaj” yazısını okumaya devam et

bu işe nasıl bulaştığımı hatırlamaya çalışarak başlamalıyım. tam bir sene önce füs, bir arkadaşıyla beraber göteborg’da bir yarı-maratona katıldığından, ortamın inanılmaz renkli ve eğlenceli olduğundan, bir de tabi o kadar km koşmaktan bacaklarının iptal olduğundan bahsetmişti. birkaç ay sonraya zıplayalım: isveççe dersi grubumuzla ”bu kadar ders yapıyoruz, bari hep beraber bi de isveç yapalım, ne kadar öğrenmişiz test edelim” sohbeti kapsamında aklıma bu maraton meselesi geldi. her seyahate ille de bir aktivite sokuşturmak tam benim tarzım, gitmişken bunu da koşalım dedim. hocamız elisabeth’in erkek kardeşi…“göteborg mu? koştum geldim!” yazısını okumaya devam et

perşembe’den beri ne olduğunu bilemediğim bir şekilde hastayım. semptomlara her gün bir yenisi eklenerek devam eden hastalık yolunda son durak kuru öksürüktü. dün gece kriz halinde öksürmekten sırtım ağrıdı, uyku haram oldu. gecenin 4’ünde kalkıp bir çare bulmak üzere internet’in başına oturdum. böyle durumlarda tek bir adresim var: earth clinic. burada öksürük için verilen reçete son derece basitti: * 2 yemek kaşığı elma sirkesi* 1 yemek kaşığı bal* 1 bardak sıcak su sirke ve balı sıcak suda, bal eriyinceye kadar karıştırdım ve sonra yudum yudum…“2 basit malzemeyle öksürüğe mucize gibi çare” yazısını okumaya devam et

sportif faaliyetlerimin sosyal hayata kurban gittiği birkaç hafta geçti. izmir’den kardeşim geldi, onunla ve arkadaşlarla yemeler-içmeler-gezmeler derken hem low-carb hem de spor sakata geldi. haftada 1 kez havuz, 1 kez de bale-kardiyo yapabildiysem şanslıydım. şimdi silkiniyor ve kendime geliyorum. bugün pinterest’te hoş bir motivasyon yöntemi gördüm: bu arkadaşımız ayın her gününü tek tek ince post-it’lere yazmış ve -büyük olasılıkla- görmemezlik edemeyeceği bir yere yapıştırmış. sporunu yaptığı her günü çekip alıyor. çok basit, ama etkili olabilirmiş hissi veriyor. ben deneyeceğim. en azından ayın bundan sonraki günleri…“sportif haller III ve ayurveda” yazısını okumaya devam et

erkek okurumdan giysi muhabbeti yapıyorum diye ‘kız bloğu detected’ yorumu aldım 🙂 ama sonra düşündüm de, acaba neden bu giyim-kuşam konuları sadece biz kadınlara özelmiş gibi algılanıyor? herhalde çoğu kadın dırdır hep aynı konuyu konuştuğundan bıktırmışız adamları, adımız çıkmış. birçok kadın kendi gardrobunu konu edinmekle kalmayıp sevgilisinin/kocasının gardrobuna da el atıyor üstelik: onu değil bunu tak, şunu bununla giy, bunu böyle yap vs. kocasının tercihlerini kocasına bırakan biri olarak buradan erkek nüfusunun geri kalanına ahkam kesecek halim yok. ama minimalizm çabalarımızın sadece kadınları hedef aldığını…“erkekler için gardrop rehberi” yazısını okumaya devam et

blueagenda ‘kuru cilt için maske öner’ demiş. bu talepten ilhamla daha geniş alayım ve genel bir kuru cilt bakım rehberi yazayım dedim. tabi banyo dolabı çeşit çeşit ürünlerle dolup taşan hemcinslerimin bu konularda benden çoook daha vizyoner olduğunu söyleyerek başlamam lazım. çok fazla ürün kullanmak ve bunu düzenli olarak yapabilmek bana zor geldiği için tembel style cilt bakım rutinimi anlatacağım. adına da şık dursun diye minimalist cilt bakımı diyeceğim. öncelikle temel bilgiler: yaş 35, cilt tipi kuru ve kızarmaya müsait. hatta genellikle alyanak tabir edilen…“minimalist cilt bakımı rutini” yazısını okumaya devam et

freelance iş hayatı

çalışma hayatından bezen her istanbullu genç kadının gönlünde ya kafe açmak ya da freelance çalışmak yatar. (hatalıysam uyarın.) gözlemlerime göre, kafe daha büyük bir yatırım olduğu için genelde hayal düzeyinde kalır. gerçekleştirmeyi başaranlar, yurdumuza has girişimcilik geninin de etkisiyle bir noktada mutlaka köşe olur. peki ya freelance çalışmayı, çalışmak fiilinin nirvanası olarak gören diğer grup? freelance çalışmak kafe açmaya kıyasla daha kolay ve ucuz bir yol. ama buna cesaret edenlerin sayısı kafecilerden bile daha azsa, sebebi başarısızlık korkumuz, düzenli müşteri bulamama endişemiz, parasız kalma kaygımızdır….“freelance çalışmak size göre mi?” yazısını okumaya devam et

okur-yazarlık coşkusunu 80’lerde tatmış olanlar hatırlayacaktır. o yıllarda, yaptığın seçimlere göre sayfalarında bir oraya bir buraya gönderildiğin kitaplar vardı. her seferinde pek severek okumaya başladığım halde, bana yazarları tarafından ciddi şekilde sevilmediğimi düşündürmüş tek kitap serisi buydu herhalde. macera temalı kitaplar yazacak kadar kendini maceraya adamış olan bu kişilerle kendi aramdaki net farkı hemen tespit etmiştim. bu kitaplar insanı bir anda içine çekiveren bir konuyla başlıyor ve tam da mesela silahlı bir çete reisi sizi karanlık bir arka sokakta kıstırmak üzereyken: eğer sokağın ucundaki uçurumdan…“nefret, arkadaşlık, flört, aşk, evlilik” yazısını okumaya devam et

blog son dönemde aniden fotolandı, çünkü beyim bana gıcır gıcır bir ipod touch aldı! aslında iphone almak istiyordu ama temel iletişimi, temel iletişimin ötesinden ayırabilme lüksümü sevdiğim için direndim. basit bir telefon bana hala yetiyor. öte yandan fotoğraf çeken, fotoğraf işleyen ve bütün bunları kolayca yapıp üstüne bir de mail atan bir aletin lüksü de bambaşkaymış. bir diğer lüks de taze kesme çiçekler olsa gerek. sedat’ın gül aşkımı bilerek kanukte’den bulup getirdiği harika güller… I like rosy things.  – Japonkedi bir arkadaşımız akatlar’da kanukte adında…“birkaç güzel hediye” yazısını okumaya devam et

sıcakların çekilmesiyle yepyeni projeler ve hevesler yeniden gündemime girdi. bu sezon bağlı olduğum her türlü resmi kurumu da bıraktım, tamamen kendi kendimin patronuyum. yıllardır iple çektiğim bağımsızlığa nihayet kavuştum! aslından yaz başından beri özgürüm de gezmekten, yıllardır görüşmediğim misafirleri ağırlamaktan ve yan gelip yatmaktan yazmaya fırsat bulamadım sanırım. yazın özeti. ve bu sabah japonkedi’yi yeniden hayata döndürmeye karar verdim. yeşil çin çayı, urfa pul biberi, nazilli’den gelme antakya tuzlu yoğurdu ve köy yumurtası: farklı kültürleri bir potada eriten çoğulcu demokratik kahvaltı yaz boyu yeni keşiflerim oldu:…“yaz bitti, hayat başladı!” yazısını okumaya devam et

mart sonunda tarabya’ya taşındık. yemyeşil bir sokaktayız. ev ziyaretine gelenleri oksijen filan çarpıyor, o derece yeşil. istanbul’da başka bir dünya, hatta adeta paralel evren. öte yandan köpeğini kendi gezdiren bi biz varız galiba. en azından ilk haftaki gözlemlerimiz bu yönde. bütün köpekleri kapıcılar gezdiriyor, bu arada kadınlar stella eşofmanlarını çekip boğaz yürüyüşü yapıyor. iris’i gezdirirken 2 grupla da kaynaşma fırsatı buluyoruz. iris kapıcıların gezdirdiği köpeklere atlıyor, yürüyüşçü ablalar da iris’e atlıyor. böylece hem kapıcılardan son dedikoduları alıyoruz hem de süslü abla perspektifinden mahrum kalmıyoruz. yalnız beşiktaş-teşvikiye hattında yıllar yılı…“tarabya’da uşaklar ve gündelik hayat” yazısını okumaya devam et

iris’in varlığı ve ege’nin araştırmacı kişiliği birleşince ortamı yine birtakım sıcak füzyonlar bastı. en son hobim köpek bakımı ve eğitimi. hayvanın evde 3 ayı dolmadan, ben amazon’lardan kopup da gelen 3 kitabı devirdim bile. bunlar köpek eğitimiyle ilgiliydi, sırada sağlık ve beslenme kitapları var. tabi ki holistic sağlık ve tabi ki doğal beslenme. yoksa biz de bu yola astronomik fiyatlara satılan hill’s puppy mamasıyla çıkmıştık dostlar. ama hazreti google sağolsun, farklı siteleri, blog’ları okudukça hazır mamadan pek bir hayır gelmeyeceği kanaatine vardım. hatta hill’s markasının bütün…“köpekoloji” yazısını okumaya devam et

ne sertifikaymış arkadaş, gören de ingilizleri dünyanın en ilimli bilimli vatandaşları sanır. ayol bunlar değil mi 14 yaşında hamile kalıp bir daha defter-kitap yüzü görmeyenler! amma velakin celta standartları yanında türkan şoray kanunları, kopenag kriterleri halt etmiş. 4 hafta boyunca mıncık mıncık her cümlemizi incelediler, her hareketimizi ölçüp biçtiler, her ders planımıza satır satır not verdiler, yorum yaptılar. kendimi böyle bir strese soktuğum için sonlara doğru epey darlandım. ama bu saatten sonra tekrar öss’ye girip 4 sene ingilizce öğretmenliği okuyacak halim yoktu. tam da bu…“celta alacaklara tavsiyeler” yazısını okumaya devam et

haftanın zen’i diyorum, her pazartesi diyorum ama salı’dan önce yazamıyorum, affediniz. pazartesi benim en yoğun günüm. bey evde yemek bekliyor, hanım sefa peşinde 🙂 spinning üstü masaj, eve geldiğimde jöle kıvamında oluyorum. o saatten sonra kim açacak bilgisayarı. üstelik 2 gündür kate’çiğimin son şaheseri mildred pierce adlı mini diziye sardırdık. memleket dizilerinde 4 sezonda anca gelişebilen olaylar mildred’da 4 bölümde su gibi akıyor. uzun zamandır böyle güzel bir dönem dizisi seyretmemiştim. yalnız kate’in kızı rolündeki kötü tohum veda pierce karakteri nedir öyle? son bölümde fikrimi değiştirecek bir…“mIldred pIerce” yazısını okumaya devam et