istek üzerine yazı yazmak en sevdiğim şey. bu sayede havaya konuşmadığımı, en azından istek parçasının sahibinin işine yarayabileceğimi hissediyorum. bu yazıyı benden bizzat talep eden sevgili dicle‘ye teşekkür ederim. japonkedi’yi takip edenlerin muhtemelen bildiği gibi, dicle kişisel spor koçu. dün geceki sohbetimizde, bunca zorluğuna rağmen kayla’ya devam etmek için kendimi nasıl motive ettiğimi sordu ve bu konuyla ilgili yazmamın her türden spor öğrencisinin işine yarayacağını söyledi. o zaman yazımız gelsin! 1* önce ‘neden’inizi bulun ”neden spor yapıyorum / yapmalıyım / yapacağım?” bunun nedenleri üzerinde net bir…“spora nasıl motive olurum?” yazısını okumaya devam et

şimdi, ama hemen şimdi not alın: big little lies son dönemde izlediğim EN mükemmel dizi. bi kere kadro şahane: reese witherspoon, nicole kidman, shailene woodley, laura dern, zoë kravitz, alexander skarsgård ve daha kimler kimler. kaptırıp bir solukta izlemeniz için 1 hafta veriyorum. (zaten mini dizi, 8 bölüm) sonra spoiler olup yağasım var. olaylar abd’nin batı kıyısındaki cicoş kasaba monterey’de geçiyor. sanırım oralardan bizzat geçmiş olmak da beni diziye daha ilk andan çekti. müthiş sahil şeridi, dalgalar, kumsallar, huzur… rüya gibi evler, godoş yaşamlar, bu küçük…“bir dizi tavsiyesi” yazısını okumaya devam et

film: wild tales öfkeyle aranız nasıl? sinirlenince nasıl tepki gösteriyorsunuz? ya da hiç tepki gösteriyor musunuz? kendi adıma zaman içinde fark ettim ki öfke hiç de yatıştırılması, evcilleştirilmesi gereken bir şey değil. zaten ben de kesinlikle ‘sevgi içimizde, her şeye eyvallah de, herkesi sev‘ tipi bir insan değilim. olamıyorum. 9 ay yoga’ya gittim, yine olamadım. güne iyi başlarım, pek çok şeyi kolay tolere ederim, hayatı severim, planlarım ve yapmak istediklerim hiç bitmez ama öfkemi de hiçbir çiçeğe böceğe değişmem. o da benim bir parçam. içimin almadığı şeylere…“1 film 1 kitap” yazısını okumaya devam et

ilgilendiğim şeyler konusunda disiplinli biri değilim. (artık değilim. geçmişte kendime karşı daha acımasızdım. heil hitler.) epeydir hayat felsefemin derinliği 50 IQ civarında seyrediyor: ”olduğu kadar.” çok sevdiğim blog’lar var ama onları düzenli olarak okumak her hafta, hatta bazen haftalarca mümkün olmuyor. bu blog’un kimi okurları nazarında ”evde oturduğu yerden metin yazıyomuş yiee” gibi bir imajım olabilir. gerçek şu ki hem yapılacaklar listem hem de ilgimi çeken konular çok fazla. eh, hepsine aynı anda yetişmeye çalışırken bir yandan da para kazanmak gerekiyor malumunuz. kimse ayın 1’inde maaş ödemiyor…“birkaç blog tavsiyesi ve bir teklif” yazısını okumaya devam et

küçük joe’nun yazısıyla birlikte epeydir yazmak istediğim bir konuyu hatırladım: la la land. yönetmenin diğer filmi whiplash‘i çok sevmiştim. manyaklığın sınırlarında gezinen bir hırsın filmi gibiydi. ama la la land’den beklentim daha düşüktü. hemcinslerimin ölüp bittiği ryan gosling’in bendeki imajı şöför amca kafam kapıya sıkıştı çıkamıyom. bi de o düşük zekalı yamuk gülümseme. ıyy. neyse, zevkler ve erkekler diyip geçelim. emma stone’a daha bi nötrüm. çünkü bence notunu vermek için henüz genç. hep düz ve tatlı kız rollerinde hatırlıyorum. ruhu daha karanlık, daha karmaşık karakterleri hakkını…“hollywood nereye?” yazısını okumaya devam et

banksy

dünya bizi nasıl görüyor ve insanları hangi özelliklerimizle kendimize hayran ediyoruz? eğer bugüne bugün bi kim kardashian değilsek bu sorunun cevabını bir çırpıda verebilmek çok kolay olmayabilir. veya kolaymış gibi durabilir ama bizim vereceğimiz cevaplar, insanların bizim için vereceği cevaplardan hayli farklı olabilir. ve elbette biz bu asimetriye bakıp çok da fifi diyebiliriz. yine de geçenlerde rastladığım ve yapar yapmaz eşe-dosta yollayıp yapın yapın diye başlarına ekşidiğim bir testten bahsedeceğim bugün: how to fascinate testi geliştiren sally hogshead’e göre, kişilik testlerinden çıkan sonuçları kendimiz zannediyoruz ama bu…“hayran eden taraflarımız” yazısını okumaya devam et

kış kombinleri

sevgili kapsül dostları için bu karlı günü yapıcı bir yazıyla değerlendirmeye karar verdim. bildiğiniz gibi instagram’daki varlığım sadece ilham bulmaya dayanıyor. her gün giyinip cicilerimin fotoğrafını çekebilmek ve bunları düzenli olarak paylaşmak ne elimin ne de kafamın yatkın olduğu bir şey. ama bugün keyfim yerinde, zamanım bol ve başka işim de yok. o zaman gelsin kapsülümden kombinler. fotoları doğal ışıkta çekmeye kastırdım ama kar havasının öğlen 3’te bile kendince bir karanlığı var. umarım renkler anlaşılır. bu çekimde en sık giydiğim 3 pantolonu kullandım: lacivert denim,…“kapsül gardırop | kış kombinleri” yazısını okumaya devam et

astrolojiyle ilgilenenlerin bildiği üzre, bu perşembe oğlak burcunda yeniay gerçekleşiyor. bilmeyenler de şimdi öğrenmiş oldu. peki bu bilgiyle neler yapılabilir? severek takip ettiğim bir astroloğun makalesine göre özellikle kariyerimize daha yakından bakmak için uygun bir dönemdeyiz. ben de yazıdan aldığım ilhamla 2016 başında ne ummuştum, 2016 sonunda ne buldum temalı bir retrospektif fikir sergisi gerçekleştirdim kendi kendime. neyse ki geleneği bozmayıp 2016 başında kısa da olsa bir wishlist karalamışım. böylece elimde data oldu. belki siz de yılın başında birtakım notlar almıştınız. eğer öyleyse o notlara geri dönmenin…“oğlak yeniayı ve gurur” yazısını okumaya devam et

yalnız gecelerimde sadık yarim suluboya setlerimle epeyce takıldım ve ortaya bol bol çiçek-böcek çıktı. en naif duygularla ve elbette etsy’de, pinterest’te görüp hayran kaldığım eserleri taklit etmekle başladım işe. biraz yol kat edince insan anlıyor ki taklit deyip geçmemek lazım. gelişmek için şart ama dünyanın en zor şeyi. bazen bakarak bile beceremiyor insan. yine de en severek uğraştıklarım güller oldu. gerçekten güle benzediklerine kimi zaman kendim de pek ikna olmadım. ama 2 numaralı fırçayla ince ince işlemek, pastel renklerle oynamak ve farklı tonlar karıştırmak meditasyon…“suluboya: japonkedi’nin gül dönemi” yazısını okumaya devam et

kapsüle gönlünüz var ama nerden başlayacağınızı bilemiyorsunuz. o zaman bu yazı sizin için. aslında daha önce minimalist gardıroba giden bir yol haritası paylaşmıştım. ama yollar da tıpkı yolcular gibi sonsuz ve çeşitli. o yazıdaki 7 adım benim 7 adımımdı. sizin adımlarınız bambaşka olabilir. bana göre bir şeyi yapmanın pek ortası yok. ya hemen girişip kaç saatimi, günümü alsa da yaparım, ya da yeterince hevesli değilimdir, başlamam bile. bu göbeklemeci tavrım hayatta bir yandan işimi kolaylaştırıyor, bir yandan da çok ani kararlar vererek geri dönülmez yollara…“kapsül gardırop: nerden başlasam?” yazısını okumaya devam et

sevgili okurlar, dostlar, dünyalılar… son yazının üstünden 1 ay geçmiş. sesim soluğum çıkmazken aslında harıl harıl japonkedi’yi blogspot’tan wordpress’e taşımakla cebelleşiyordum. buraları unuttum, tembellik ettim, kendimi sefahate verdim sanmayınız. zaten temmuz ve ağustos benim için haram aylar. sıcaklık 20 derece ve -tercihen- altına düşünceye kadar kafam tam kapasiteyle çalışmıyor, resmen su kaynatıyorum. işte bu kaynar süreçte bugüne dek yazdığım 300 küsur yazıyı tek tek elden geçirdim ve görsellere ayar verdim. birtakım çalışmalarım hala devam ediyor. şu yeşil yazılardaki büyük harf sıkıntısını halledemedim gitti mesela. her…“japonkedi taşındı” yazısını okumaya devam et

pariste yasamak

(veya: bir aşk ve nefret ilişkisi) bunun sadece bir gezi yazısı olabilmesini çok isterdim, ama bu şehirle münasebetim kendisini gezmelik ve foto çekmelik bir destinasyon olarak görebilmeme imkan vermeyen cinsten. o nedenle kafamdaki yazıyı ikiye böleceğim. önce bu genel paris deneyimlerini aktarayım. bir sonraki sefer son gidişimden anekdotlarla geziye daha yakın, daha güncel bir yazı yazmış olayım. paris’te hayatımın en güzel yılını geçirdim ben. aradan geçen 13 yıldan sonra bile hala en güzel yılım diyebildiğim bir yıl. geri dönmek mümkün olsa hayatımdan birkaç yılı seve…“paris: yaşam kılavuzu” yazısını okumaya devam et

makyaj çok kişisel bir konu. herkesin sevdiği tarzlar, renkler ve malzemeler ayrı. yüz yapısı, cilt tipi ve öne çıkarmak istediği özellikler farklı. makyaj konusunda ahkam kesenlerin her dediğini yerine getirmeye gönüllü olduğumuz şuursuz yaşları geride bıraktığımıza göre (nedense okurlarımın da benim gibi 30+ olduğunu farzediyorum) artık kendi aramızda bilgi ve deneyim paylaşımında bulunabiliriz. oh be! bugün makyaj kutuma konuk olacak, sınırlı sayıdaki makyaj malzemelerime yakından bakacağız. yalnız baştan söyleyeyim, bu yazının amacı tamamen fikir vermek. sizin seçtiğiniz olmazsa olmaz makyaj malzemeleri çok daha farklı olabilir….“minimalist makyaj” yazısını okumaya devam et

bu işe nasıl bulaştığımı hatırlamaya çalışarak başlamalıyım. tam bir sene önce füs, bir arkadaşıyla beraber göteborg’da bir yarı-maratona katıldığından, ortamın inanılmaz renkli ve eğlenceli olduğundan, bir de tabi o kadar km koşmaktan bacaklarının iptal olduğundan bahsetmişti. birkaç ay sonraya zıplayalım: isveççe dersi grubumuzla ”bu kadar ders yapıyoruz, bari hep beraber bi de isveç yapalım, ne kadar öğrenmişiz test edelim” sohbeti kapsamında aklıma bu maraton meselesi geldi. her seyahate ille de bir aktivite sokuşturmak tam benim tarzım, gitmişken bunu da koşalım dedim. hocamız elisabeth’in erkek kardeşi…“göteborg mu? koştum geldim!” yazısını okumaya devam et

perşembe’den beri ne olduğunu bilemediğim bir şekilde hastayım. semptomlara her gün bir yenisi eklenerek devam eden hastalık yolunda son durak kuru öksürüktü. dün gece kriz halinde öksürmekten sırtım ağrıdı, uyku haram oldu. gecenin 4’ünde kalkıp bir çare bulmak üzere internet’in başına oturdum. böyle durumlarda tek bir adresim var: earth clinic. burada öksürük için verilen reçete son derece basitti: * 2 yemek kaşığı elma sirkesi* 1 yemek kaşığı bal* 1 bardak sıcak su sirke ve balı sıcak suda, bal eriyinceye kadar karıştırdım ve sonra yudum yudum…“2 basit malzemeyle öksürüğe mucize gibi çare” yazısını okumaya devam et