sevgili blog dostları, eylül ayı boyunca her gün atıp tutmayı başardım (sayılır). siz de beni buralarda yalnız bırakmadınız. çok teşekkür ederim! insanlık için küçük, benim için büyük bir adım olan bu maceraya eşlik eden joe ve kahve‘ye de buradan sevgilerimi yolluyorum. güldürdüler, düşündürdüler ve bolca zihnimi açtılar. her gün yazmak, şahsi peygamberlerimden seth godin’in doğal blog yazma rutinidir ve bana da hep denenesi gelmiştir. tabi adam seth godin. her gün yazıp yine de dişe dokunur içerik üretebiliyor. ben üretemiyor muyum? ben de kendimce üretiyorum. ama…“eylül’ün ve her güne bir yazı’nın sonu” yazısını okumaya devam et

kendileri kasım’da istanbul’a da geliyor ve henüz bilet almadım ama ben de mutlaka gidiyorum. hayatın kendisi gibi bir dans gösterisi. üstelik fizik kanunlarını da en estetik şekilde işe dahil ediyor. 1 kutu emedur ve 1 şişe suyla sonuna kadar izlenebilir bence. tadımlık bi parça bırakıyorum buraya hemen. insan bedeni ne kadar büyüleyici bir şey. ve sanırım bana göre hareket bedenlerimize en çok yakışan şey. dua değil, durmak değil, meditasyon değil. dans ve hareket.

japon taşçıyan’la sinema kuşağı devam ediyor. bugün, benim gibi eski nokia sevdalılarının acayip nostaljik bir tat bulacağı, hem romantik hem hüzünlü, harika bir kısa film seçtim sizlere. özellikle de sinemaya meraklı olan, ve hatta kendi filmini çekme hayalleri kuran, ve fakat teknik yetersizliklerden yakınanlara. eğer sağlam bir bakış açınız ve samimi bir konunuz varsa o elinizdeki akıllı telefonla inanılmaz şeyler yapabilirsiniz.  

aranızda iktisatçılar varsa konuya benden çok daha hakimdir, ama kabaca batık maliyet şöyle bi nane: diyelim ki bir işe 5 yıl gömdünüz. ama geldiğiniz noktada bu 5 yılın karşılığını alamadığınızı görüyorsunuz. zaten mutlu da değilsiniz. işte o aşamada o işi bırakıp başka bir işe geçerseniz, harcadığınız 5 yıl sizin için batık maliyet (ve elbette batık zaman.) o 5 yılı geri alamazsınız. değiştiremezsiniz. evet, geçmişte çok vakit harcadınız. ama geleceğe dair karar verirken sormanız gereken soru: bu iş gelecekte harcayacağım zamana da değecek mi? vereceğim emekten…“batık maliyet, batık gelecek” yazısını okumaya devam et

suluboya denemelerim son 1 yıldır tangoya kurban gidiyor. dışarda, derslerde ve insanlarla o kadar çok vakit geçiriyorum ki evde kendime kalan zamanlarım dinlenmek ve normalize olmakla geçiyor (+ ev işlerini de unutmayalım.) sanata sepete mecalim kalmıyor. ama birkaç ay içinde hepimizi ele geçirmeye hazırlanan uzun kış gecelerinde, boyalarıma geri dönmek için uygun ruh haline gireceğime inanıyorum. şimdilik son çalışmalardan örneklerle ilerleyelim ve suluboyaya başlamak isteyenlere minik tavsiyeler verelim: * küçük ebatlı çalışın: alın size en minik tavsiye. sanatınızı döşemek için bugüne dek tercihiniz standart A4…“suluboya: son durumlar” yazısını okumaya devam et

bullet journal’ı yıllardır duyar ve geçerim, geçen hafta güneş bahsedince konuya daha kapsamlı bir şans vereyim dedim ve öncelikle onun yolladığı tanıtım videosunu izledim. aslında bu türden organizasyon ve takip sistemleri zihnimin işleyişine hiç yabancı değil. lakin sanırım 1- yapmam gereken o kadar çok şey yok, 2- daha verimli olmaya dair inancımı ciddi şekilde kaybetmişim. bende olay epeydir şu şekilde işliyor: hayatımın belli bir düzeni zaten var ama, benim amacım son dönemde hep belli bir kaosa alan tanımaya yönelik. anlık programlara ve son dakka önerilerine açık…“bullet journal (veya: nasıl daha organize bir insan olabilirim)” yazısını okumaya devam et

resmi olarak sonbaharın ilk günündeyiz bugün. en sevdiğim aylara giriyoruz. içimde tatlı bir heyecan. kurumuş yapraklar hem koruyu hem de terası bastı, gündüzün ışığı farklı bir tona evrildi, ve sıcaklar bir gıdım olsun azalmasa da azalacağına dair umudum çoğaldı. doğa bir kez daha ölürken, kendimi bunca canlı hissetmemin sırrını çözebilmiş değilim. ama istisnasız her sonbahar böyleyim. büyük bir keyifle, hayat yeniden başlıyor hissine teslim oluyorum. ve tam da yılın bu döneminde artık nadiren kalitelisine denk geldiğimiz eski tarz romantik komedileri yeniden izleyesim geliyor. eski dediysem…“romantik komedi önerilerim” yazısını okumaya devam et

takip ediyorsanız hem güneş’in hem de joe’nun bloglarında okumuşsunuzdur: bu hafta güneş günübirlik istanbul’a geldi ve mini bir blogger pikniği gerçekleştirdik. düşünceler, duygular ve analizler havalarda uçuştu, neşemiz ruhlarımızı aydınlattı, ilhamlar ilhamları açtı. güneş’le daha önce izmir’e gittiğimde tanışmış ve muhabbetten zar zor ayrılabilmiştim. joe’yla da son 1 yıldır görüşüyor, parklarda kahve içip kah ağır kah hafif meselelerimizden büyük bir tutku ve merakla konuşuyoruz. ama güneş ve joe o gün ilk kez fiilen tanışmış oldular. harika bir öğleden sonra geçirdik. darısı yeni buluşmaların başına olsun…“bir blog projesi: eylül’de her güne bir yazı” yazısını okumaya devam et

daha mayıs ayından deep work’ü yılın kitabı seçmek iddialı oldu, farkındayım. ama bence acayip iddialı bir eser. okuyup da vay anasını demeyecek bir 21. yüzyıl insanı tanımıyorum. hepimizin cal newport’tan öğreneceği, ve eğer öğrendiklerimizi uygulamayı seçersek, başarabileceği çok şey var. bu arada kitap türkçe’ye de çevrilmiş: buyrunuz. bu kitabı kimler okumalı? valla bence herkes okumalı. sosyal medya kıskacında olduğunun farkında ve bundan az buçuk da olsa rahatsız olanlar özellikle okumalı. yok kitap yazmak istiyorum, yok sergi açmak istiyorum, ah keşkem beste yapsam, yeni bir dil…“yılın kitabı: deep work” yazısını okumaya devam et

çünkü: biliyorum, kapsülcüler yeni yazı bekliyor. ama şu günlerde bende gündemler bambaşka. cal newport’un deep work kitabını okuduğumdan beri kafam arı kovanı gibi. fikirler vız vız vız. bu kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazıp herkesin faydalanabileceği tam teşekküllü bir özet vermek niyetindeyim. bi ara. ama bugünkü konumuzun fikir annesi / teşvikçisi, son buluşmamızda ‘artık ne yediğinle ilgili yazmıyorsun’ diye sitem eden eren oldu. işte bugün tam da bu konuda yazasım var: neden artık ne yediğimle ilgili hiçbir şey yazmıyorum. yazmıyorum, çünkü ne yediğimle ilgilenmiyorum. takipçilerin bildiği…“fit olmak bana mit oldu” yazısını okumaya devam et

güzel bir haberim var: türk işi minimalizm blog’unun yazarı hale ile, onun youtube kanalında yayınlanmak üzere bir sohbet serisi çekmeye hazırlanıyoruz! fikir annesi, bugüne dek birçok kaliteli içerik videosu hazılayan sevgili hale elbette. cuma günü pek hevesli bir buluşma gerçekleştirdik ve konuşabileceğimiz konuların genişliğinden bahsedip heyecan yaptık. ama bu genişliğe fazla kaptırıp ucu bucağı olmayan sohbetlerle kimsenin zamanından çalmak istemediğimizden, sizden gelecek sorulara cevap vererek başlayalım dedik. soru, sorun, dilek ve şikayetlerinizi ister hale’nin instagram hesabındaki ilgili post‘un altına, ister benim bu yazımın altına bırakabilirsiniz. ilk…“bir ‘türk işi minimalizm & japonkedi ortak yapımı’” yazısını okumaya devam et

hayatın ve insanların yoluna çıkardığı bütün engellere rağmen kendi olmaya çalışan kadınlara, yani hepimize söyleyecek sözleri var georgia o’keeffe’in. korku, endişe ve bahanelerimizin özünü yakaladığımızda, hangi güzelliklerimizi sakladığımız da netleşiyor çünkü. bahane 1: doğru yerde/zamanda doğmadım/büyümedim/yaşamıyorum. “Where I was born and where and how I have lived is unimportant. It is what I have done with where I have been that should be of interest.” bahane 2: her şey kötü giderken ben neyi değiştirebilirim ki? “One day seven years ago I found myself saying to…“georgia o’keeffe: kendi olmaya çalışan bir kadın” yazısını okumaya devam et

eylül geldi, uykular serinledi, bayramlar, tatiller ve merkür retrosu bitti. yani aslında oturup daha sık yazmak için ideal şartlar mevcut. ama yazamıyorum, kafam meşgul ve üstelik haftaya seferiyim. abd kanyonlarında 10 gün boyunca fink atıyor olacağım. öncesindeki kaçınılmaz hazırlıklar ve acil iş teslimleri, sonrasında ise hayatımı piç eden jetlag kafası derken eylül’e şimdiden kayıp ay gözüyle bakıyorum sanırım. ekim gelince hayata dönüş operasyonuma kaldığım yerden devam edeceğim inş. tatilde sedat’la bomboş istanbul’da uzun yürüyüşlere çıktık ve bi dolu şey izledik. gelsin son derece protest ve…“protest bir netflix seçkisi” yazısını okumaya devam et

podcast, son 2-3 yıldır hayatımda epey yer kaplayan, besleyici bir konu. kahvaltı veya yemek hazırlarken, ev işleriyle uğraşırken, trafikte zaman öldürürken, yürürken, koşarken veya köpek gezdirirken, kısacası kitap okuyamadığım durumlarda en değerli zihin vitaminim podcast’ler. geçenlerde bir arkadaşımla sesli kitap dinlemek hakkında konuşuyorduk. kendisi sıkı bir dinleyici olduğundan bahsedince ilk kez durup bu konuda düşündüm. ve bunca zamandır podcast dinlediğim halde sesli kitaba bir türlü gönül verememiş olmamın sebebini buldum: muhabbet 2 kişi arasında emprovize bir şekilde gelişmeyince kopuyorum. dikkatimi canlı tutmak için soru-cevap formatına…“podcast raporu” yazısını okumaya devam et

* kul / seray şahiner bu kızın hastasıyım. taa ilk kitaplarından (gelin başı ve hanımların dikkatine) dikkatimi çekmişti. 84 doğumlu genç bir yazar. gerçi artık 16 yaşındaki bebeler bile roman bastırıyor ama o bebenin ergenlik hezeyanlarıyla gerçek edebiyat arasındaki fark işte bu tip yazarlar sağolsun ortaya çıkıyor. daha önce okuduğum kitapları hep kısa kısa öykülerden ve genellikle de kadın hikayelerinden oluşuyordu. bu kitap biraz daha uzunca bir öykü veya kısa bir roman tadında. ”dünyanın geri kalanı mercan’a, dönüp kocasına anlatmak için lazımdı.” bu cümleyle vurdun…“haziran kitapları ve 1 dizi” yazısını okumaya devam et