daha mayıs ayından deep work’ü yılın kitabı seçmek iddialı oldu, farkındayım. ama bence acayip iddialı bir eser. okuyup da vay anasını demeyecek bir 21. yüzyıl insanı tanımıyorum. hepimizin cal newport’tan öğreneceği, ve eğer öğrendiklerimizi uygulamayı seçersek, başarabileceği çok şey var. bu arada kitap türkçe’ye de çevrilmiş: buyrunuz. bu kitabı kimler okumalı? valla bence herkes okumalı. sosyal medya kıskacında olduğunun farkında ve bundan az buçuk da olsa rahatsız olanlar özellikle okumalı. yok kitap yazmak istiyorum, yok sergi açmak istiyorum, ah keşkem beste yapsam, yeni bir dil…“yılın kitabı: deep work” yazısını okumaya devam et

çünkü: biliyorum, kapsülcüler yeni yazı bekliyor. ama şu günlerde bende gündemler bambaşka. cal newport’un deep work kitabını okuduğumdan beri kafam arı kovanı gibi. fikirler vız vız vız. bu kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazıp herkesin faydalanabileceği tam teşekküllü bir özet vermek niyetindeyim. bi ara. ama bugünkü konumuzun fikir annesi / teşvikçisi, son buluşmamızda ‘artık ne yediğinle ilgili yazmıyorsun’ diye sitem eden eren oldu. işte bugün tam da bu konuda yazasım var: neden artık ne yediğimle ilgili hiçbir şey yazmıyorum. yazmıyorum, çünkü ne yediğimle ilgilenmiyorum. takipçilerin bildiği…“fit olmak bana mit oldu” yazısını okumaya devam et

güzel bir haberim var: türk işi minimalizm blog’unun yazarı hale ile, onun youtube kanalında yayınlanmak üzere bir sohbet serisi çekmeye hazırlanıyoruz! fikir annesi, bugüne dek birçok kaliteli içerik videosu hazılayan sevgili hale elbette. cuma günü pek hevesli bir buluşma gerçekleştirdik ve konuşabileceğimiz konuların genişliğinden bahsedip heyecan yaptık. ama bu genişliğe fazla kaptırıp ucu bucağı olmayan sohbetlerle kimsenin zamanından çalmak istemediğimizden, sizden gelecek sorulara cevap vererek başlayalım dedik. soru, sorun, dilek ve şikayetlerinizi ister hale’nin instagram hesabındaki ilgili post‘un altına, ister benim bu yazımın altına bırakabilirsiniz. ilk…“bir ‘türk işi minimalizm & japonkedi ortak yapımı’” yazısını okumaya devam et

hayatın ve insanların yoluna çıkardığı bütün engellere rağmen kendi olmaya çalışan kadınlara, yani hepimize söyleyecek sözleri var georgia o’keeffe’in. korku, endişe ve bahanelerimizin özünü yakaladığımızda, hangi güzelliklerimizi sakladığımız da netleşiyor çünkü. bahane 1: doğru yerde/zamanda doğmadım/büyümedim/yaşamıyorum. “Where I was born and where and how I have lived is unimportant. It is what I have done with where I have been that should be of interest.” bahane 2: her şey kötü giderken ben neyi değiştirebilirim ki? “One day seven years ago I found myself saying to…“georgia o’keeffe: kendi olmaya çalışan bir kadın” yazısını okumaya devam et

eylül geldi, uykular serinledi, bayramlar, tatiller ve merkür retrosu bitti. yani aslında oturup daha sık yazmak için ideal şartlar mevcut. ama yazamıyorum, kafam meşgul ve üstelik haftaya seferiyim. abd kanyonlarında 10 gün boyunca fink atıyor olacağım. öncesindeki kaçınılmaz hazırlıklar ve acil iş teslimleri, sonrasında ise hayatımı piç eden jetlag kafası derken eylül’e şimdiden kayıp ay gözüyle bakıyorum sanırım. ekim gelince hayata dönüş operasyonuma kaldığım yerden devam edeceğim inş. tatilde sedat’la bomboş istanbul’da uzun yürüyüşlere çıktık ve bi dolu şey izledik. gelsin son derece protest ve…“protest bir netflix seçkisi” yazısını okumaya devam et

podcast, son 2-3 yıldır hayatımda epey yer kaplayan, besleyici bir konu. kahvaltı veya yemek hazırlarken, ev işleriyle uğraşırken, trafikte zaman öldürürken, yürürken, koşarken veya köpek gezdirirken, kısacası kitap okuyamadığım durumlarda en değerli zihin vitaminim podcast’ler. geçenlerde bir arkadaşımla sesli kitap dinlemek hakkında konuşuyorduk. kendisi sıkı bir dinleyici olduğundan bahsedince ilk kez durup bu konuda düşündüm. ve bunca zamandır podcast dinlediğim halde sesli kitaba bir türlü gönül verememiş olmamın sebebini buldum: muhabbet 2 kişi arasında emprovize bir şekilde gelişmeyince kopuyorum. dikkatimi canlı tutmak için soru-cevap formatına…“podcast raporu” yazısını okumaya devam et

* kul / seray şahiner bu kızın hastasıyım. taa ilk kitaplarından (gelin başı ve hanımların dikkatine) dikkatimi çekmişti. 84 doğumlu genç bir yazar. gerçi artık 16 yaşındaki bebeler bile roman bastırıyor ama o bebenin ergenlik hezeyanlarıyla gerçek edebiyat arasındaki fark işte bu tip yazarlar sağolsun ortaya çıkıyor. daha önce okuduğum kitapları hep kısa kısa öykülerden ve genellikle de kadın hikayelerinden oluşuyordu. bu kitap biraz daha uzunca bir öykü veya kısa bir roman tadında. ”dünyanın geri kalanı mercan’a, dönüp kocasına anlatmak için lazımdı.” bu cümleyle vurdun…“haziran kitapları ve 1 dizi” yazısını okumaya devam et

murakami aşıkları ufaktan uzasın. edebiyatı fazla yüksekte gördüğü için, rüşdünü ispat etmiş yazarların eleştirilmesinden rahatsız olanlar da çekilebilir. ee bakıyorum 3-5 kişi kaldık. harika! en samimi duygular ve en gri hücrelerle veryansınıma başlıyorum o zaman. çağdaş edebiyatın enerjik bir takipçisi değilim. sağda solda yıllardır murakami’yi duyuyor ama bir şekilde sallamıyordum. edebi zevkine değer verdiğim çok kısıtlı insan kümemden hiçkimse bu yazarı gündeme getirmemişti zira. ama sonra ne olduysa artık, birkaç yıl önce, birkaç ortamda üst üste adı geçti. okuyan ama hiç de etkilenmeyen sevgili arkadaşım gül, bana…“murakami, büyü de gel” yazısını okumaya devam et

şimdi, ama hemen şimdi not alın: big little lies son dönemde izlediğim EN mükemmel dizi. bi kere kadro şahane: reese witherspoon, nicole kidman, shailene woodley, laura dern, zoë kravitz, alexander skarsgård ve daha kimler kimler. kaptırıp bir solukta izlemeniz için 1 hafta veriyorum. (zaten mini dizi, 8 bölüm) sonra spoiler olup yağasım var. olaylar abd’nin batı kıyısındaki cicoş kasaba monterey’de geçiyor. sanırım oralardan bizzat geçmiş olmak da beni diziye daha ilk andan çekti. müthiş sahil şeridi, dalgalar, kumsallar, huzur… rüya gibi evler, godoş yaşamlar, bu küçük…“bir dizi tavsiyesi” yazısını okumaya devam et

film: wild tales öfkeyle aranız nasıl? sinirlenince nasıl tepki gösteriyorsunuz? ya da hiç tepki gösteriyor musunuz? kendi adıma zaman içinde fark ettim ki öfke hiç de yatıştırılması, evcilleştirilmesi gereken bir şey değil. zaten ben de kesinlikle ‘sevgi içimizde, her şeye eyvallah de, herkesi sev‘ tipi bir insan değilim. olamıyorum. 9 ay yoga’ya gittim, yine olamadım. güne iyi başlarım, pek çok şeyi kolay tolere ederim, hayatı severim, planlarım ve yapmak istediklerim hiç bitmez ama öfkemi de hiçbir çiçeğe böceğe değişmem. o da benim bir parçam. içimin almadığı şeylere…“1 film 1 kitap” yazısını okumaya devam et

yatırım

son 5-6 yıldır kişiliğimde pıtırcıklanan bir durum var: para aşkı. hayır gayet de memur çocuğuyum, yani soydan soptan devraldığım bir şey değil. ben para kazandıkça yavaş yavaş büyüdü ve sahnelere atıldı bu sevda. ilginç de bir yandan. çok param olsun, dünyayı gezeyim türü bir sevda değil. çünkü 1) dünyayı gezmek için çok paraya ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum 2) sürekli bir yerden bir yere zıplamalı, yok londra’da sabah kahvaltısı new york’ta akşam yemeği tarzı jetset gezmelerin insanı ben değilim. dengem bozulur, içim şişer, yatağımı özlerim. çok param olsa…“nasıl varyemez oldum?” yazısını okumaya devam et

ilgilendiğim şeyler konusunda disiplinli biri değilim. (artık değilim. geçmişte kendime karşı daha acımasızdım. heil hitler.) epeydir hayat felsefemin derinliği 50 IQ civarında seyrediyor: ”olduğu kadar.” çok sevdiğim blog’lar var ama onları düzenli olarak okumak her hafta, hatta bazen haftalarca mümkün olmuyor. bu blog’un kimi okurları nazarında ”evde oturduğu yerden metin yazıyomuş yiee” gibi bir imajım olabilir. gerçek şu ki hem yapılacaklar listem hem de ilgimi çeken konular çok fazla. eh, hepsine aynı anda yetişmeye çalışırken bir yandan da para kazanmak gerekiyor malumunuz. kimse ayın 1’inde maaş ödemiyor…“birkaç blog tavsiyesi ve bir teklif” yazısını okumaya devam et

küçük joe’nun yazısıyla birlikte epeydir yazmak istediğim bir konuyu hatırladım: la la land. yönetmenin diğer filmi whiplash‘i çok sevmiştim. manyaklığın sınırlarında gezinen bir hırsın filmi gibiydi. ama la la land’den beklentim daha düşüktü. hemcinslerimin ölüp bittiği ryan gosling’in bendeki imajı şöför amca kafam kapıya sıkıştı çıkamıyom. bi de o düşük zekalı yamuk gülümseme. ıyy. neyse, zevkler ve erkekler diyip geçelim. emma stone’a daha bi nötrüm. çünkü bence notunu vermek için henüz genç. hep düz ve tatlı kız rollerinde hatırlıyorum. ruhu daha karanlık, daha karmaşık karakterleri hakkını…“hollywood nereye?” yazısını okumaya devam et

hasta yatağımdan sesleniyorum. azıcık kendime geldim, gözüm açıldı, laptopu kapıp hemen buraya koştum. neden bilmiyorum ama yüksek ateş ve kendini bilmez gecelerin sonucu bu konu olacakmış: hayatta yapmak istediğiniz ama bir türlü cesaret edemediğiniz şey her neyse gidip onu yapın. çünkü istemek yeterli. kimseden izin almaya gerek yok.  enerjim el verdiğince açacağım şimdi bu konuyu. aslında bir ucuyla iş maceralarım serisine de bağlanıyor. fark ettim ki o seriyi öğretmenlikten sonra bırakmışım, ama maceralarım devam ediyor. hatta freelance çalışmak başlı başına bir macera. ve bu maceranın tam…“izin istemeyin!” yazısını okumaya devam et

banksy

dünya bizi nasıl görüyor ve insanları hangi özelliklerimizle kendimize hayran ediyoruz? eğer bugüne bugün bi kim kardashian değilsek bu sorunun cevabını bir çırpıda verebilmek çok kolay olmayabilir. veya kolaymış gibi durabilir ama bizim vereceğimiz cevaplar, insanların bizim için vereceği cevaplardan hayli farklı olabilir. ve elbette biz bu asimetriye bakıp çok da fifi diyebiliriz. yine de geçenlerde rastladığım ve yapar yapmaz eşe-dosta yollayıp yapın yapın diye başlarına ekşidiğim bir testten bahsedeceğim bugün: how to fascinate testi geliştiren sally hogshead’e göre, kişilik testlerinden çıkan sonuçları kendimiz zannediyoruz ama bu…“hayran eden taraflarımız” yazısını okumaya devam et