hindiba pansiyon

doğanın sonbahar haline aşık olmak için gidilmesi gereken tek bir il varsa o da bolu olmalı bence. bir tür göz ziyafeti olarak sonbaharda bolu yedigöller ziyareti zorunlu hizmet haline gelmeli hatta! kökler renkler gölgeler gökyüzü mmm

bayram tatilinde arabamız ve köpeğimizle gidebileceğimiz hem yakın hem de uzak bir yer olarak selanik’i gözümüze kestirdik ve olaylar hızla gelişti. araba için sınırdan geçmek üzere gerekli olan belgeler şıp diye alındı, çantalar hop diye yapıldı ve kendimizi ipsala’da bulduk. 15 dakka içinde sınırı geçtik, 3-4 saat sonra airbnb’den bulduğumuz ilk eve (eco house) ulaştık. selanik’e 1 saat mesafede, yemyeşil bir doğa köşesi olan taxiarchis’teydi. elbette eco house lafından kıllanmalı ve how eco is your house? sorusunu sormalıydık. tamam, ev hakkaten de sırtını doğaya yaslamış, su, elektrik filan…“selanik: avrupa birliği’ndeki izmir” yazısını okumaya devam et

haziran’da, henüz celta başlamadan insan gibi bi tatil yapalım dedik, ama samos nerden çıktı orasını pek hatırlamıyorum. bizim tatil beldelerinin mutad esnaf yapışkanlığından kaçabilme ihtimaliyle olsa gerek. önce canımız ciğerimiz airnbnb’den muhteşem bir ev bulduk. evin manzarası aha budur: verandadan çıkıp 3 adım atınca denizdesin. sanırım bu evi bulmak samos’a dair asıl motivasyonumuz oldu. hemen gerekli ayarlamaları yaptık. samos adasına kuşadası’ndan her sabah bostancı-adalar hattındakiler büyüklüğünde bir tekne kalkıyor. yanılmıyorsam adam başı 125 tl’ye gidiş dönüş biletimizi aldık. 1,5 saatlik bir yolculuktan sonra da vathy…“samos: komşunun tavuğu” yazısını okumaya devam et

hayatıma bir şekilde giren -ve kalan- insanlar, sadece keyif ve ilham verenler sanırım. bu minvalde mine başkan’ın yeri rakipsiz. dostluğumuzun mazisi sadece birkaç yıl, ama düşüncelerimi uçurduğu toprakların ucu bucağı yok. izlanda da hayatıma ilk bu şekilde girdi, mine üzerinden. mine’nin sürreel  birtakım bağlantıları sonucu daha izlanda’ya gitmeden, izlandalılar’ı istanbul’da ağırladık. mart’tı galiba. mine başkan önderliğinde, elif, ben ve izlandalı tanış aile süper bi yemek yedik. o yemekte izlandalı tanışları kendi mekanlarında ziyaret edeceğimize de söz verdik. sözünü ilk tutan ben oldum. sedat da bencileyin…“izlanda: dünyanın merkezine seyahat” yazısını okumaya devam et

aslında bu seyahatimizin bahanesi jerry seinfeld. bizim bey çok hasta kendisine. aylar öncesinden öğrenmiş, jerry 2 stand-up‘lık avrupa turnesi yapacak, sadece manchester ve dublin’e gelecek. yeni bir ülke görelim diye biz dublin’de karar kıldık. biletlerimizi aldık, 5 aydır bekliyorduk. nihayet mayıs geldi, irlanda yolları göründü. globally late turkish airlines’ın bir ilki gerçekleştirerek vaktinde kalkan uçağıyla yola çıktık. kahvaltı servisi, mission impossible, kelime avı filan derken 4,5 saat sonra irlanda’ya vardık. küba sonrası bir ülkenin medeniyet seviyesini havaalanının genişliği ve temizliğiyle ölçer oldum. baktım havaalanı gayet…“dublin: fakirin londra’sı” yazısını okumaya devam et

işin ironik tarafı şudur ki, biz bu küba seyahatine çıkmadan önce eşin dostun tedarik ettiği küba guide‘larında varadero bölümlerini hep okumadan geçtiydik. burası küba’nın belek’i gibi bir yer. bölge sınırından para ödeyerek geçilen ve işi olmayan kübalıların adım atamadığı, 5 yıldızlı oteller cenneti. “ne gidicez yiee” diyerek burun kıvırdığımız varadero’ya allah allah nidalarıyla koşacağımız aklımızın ucundan geçmemişti. ama sonuç bu oldu. cienfuegos sonrası kia’mızı pür neşe kuzeye, varadero’ya sürdük. küba’nın otoyol gerçeğinden bahsetmiştim. ne hikmetse varadero yolu izmir-çeşme otobanı gibiydi. uçak inse iner, o derece kusursuz bir…“küba vol VI: varadero ve kurtuluş günü” yazısını okumaya devam et

cienfuegos, trinidad’dan 1,5 saat uzaklıkta sakin bir kıyı kasabası. içinde bir tur atıp bir de harita aldıktan sonra otel bulmak için kia’mızı kıyılara sürdük. bünyemiz bir casa‘yı daha kaldıramayacaktı zira. club amigo‘yu bu şekilde bulduk işte. taponun da taponu, 70’li yıllarda takılıp kalmış gibi duran, 3 yıldızlı bir tatil köyü. resepsiyonda herşeydahil 70 cuc‘a bileğimizi yeşil bir bileklikle fişlediler ve mutlu mesut odamıza yollandık. başlangıçta her şey çok hoştu. temiz, beyaz çarşaflar, deniz manzaralı oda, sakin bir ortam… çantalarımızı bırakıp ilk iş yemeğe koştuk. açık…“küba vol V: cIenfuegos” yazısını okumaya devam et

vinales’ten miras kalan hoş duygular ve trinidad’a yüklediğimiz yoğun anlamlarla yola koyulduk. hedefimiz gece çökmeden trinidad’a varmaktı. şimdi bu ülkede şöyle bir durum var: enlem-boylam gereği sık sık kasırgalar oluyormuş. o kasırgalar birçok çatıyla birlikte yoldaki her türlü tabelayı da söküp atıyormuş. devlet/belediye yenisini dikene kadar da aylar yıllar geçiyormuş. bu nedenle küba’da yol bulmak kabus gibi bir şey. gündüz ne kadar kanırsak da bir şekilde yolumuzu bulduk ama karanlıkta bulacağımız şüpheliydi. külliyen tövbe ettiğimiz otostopçuları da etkisiz hale getirecek şekilde, yine en sol şeritten…“küba vol IV: dağlar dağlar / trInIdad” yazısını okumaya devam et

küba’nın en batısında yer alan pinar del rio bölgesinin vinales kasabasına, havana’dan 3-4 saatlik bir yolculukla ulaştık. bir önceki yazıda da dediğim gibi küba’da verilmeyen kamu hizmetlerini vermeye hiç de gönüllü değildik. dolayısıyla otostop yapan kimseyi takmayıp en bi kötü turistler olarak düz gittik. ama vinales yolunda, üniformalı bir zenci yoğun el kol hareketleriyle bizi durdurunca sedat durdu. ne de olsa türküz, halka yüz vermiyoruz ama polis-üniforma görünce duruyoruz. o anın gafletiyle adam bizi kafakola aldı mı sana! arabası bozulmuş, vinales’e gidiyormuş, bırakır mıymışız. e artık bu…“küba vol III: pInar del rIo / vInales” yazısını okumaya devam et

havana’nın dar ve döküntü sokaklarında geze geze 2 gün geçirdik. kıyı şeridine pek rağbet edilmemiş, herkes içerde, binaların arasında sıkışmış kalmış gibi. kıyıdaki birkaç büfe sinek avlıyordu. 2 karşıyakalı olarak bu durum bize tuhaf geldi. gerçi havana körfezi’ndeki deniz de güzelliğinden ölmüyor ama en azından bir ferahlık duygusu var. eski havana’nın cadde ve sokaklarında yürüdükçe sosyalizmin gerçek hayattaki tezahürlerini daha yakından gördük. küba standartlarında boyner mağazası ayarındaki bir dükkanın, camları en son 10 yıl önce silinmiş vitrininde, sinek ölüleriyle bezeli halı zeminde sergilenen plastik tuvalet fırçasının…“küba vol II: havana’yı geziş, havana’dan kaçış” yazısını okumaya devam et

bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş sevgili dostlar! ha burdan yola çıkarak sanmayınız ki küba altından bir kafes. daha ziyade pislik, sefalet, kötü yemek ve kötü kokudan örülmüş bir kafes. neresinden başlasam da anlatsam bilemiyorum. en iyisi gün gün gitmek. 4 aralık’ta dünyaevine girip 5 aralık sabahının ilk saatlerinde havaalanına koşturduk. mutlu mesut ve feci şekilde uykusuz bir çift olarak ilk darbeyi air france kontuarında yedik. benim vizem yoktu, gidemezdik ve (5500 tl’lik) biletlerimiz de yanacaktı! yaa evet, bu ülkede size vize almaya gerek görmeyen…“küba vol I: yıkılıyo!” yazısını okumaya devam et

(yazar başlıkta karl pilkington‘dan ilham aldığını belirtmek ister.) üzerinde güneş batmayan imparatorluktan döneli birkaç gün oluyor. güneşin batmadığı günler geride kalmış. 10 dakka görünüp 3 saat kaybolan güneşe kurban yaşıyor brit’ler. şimdi kısa başlıklarla uk raporuma buyrunuz… alkol: şeherli ingilizler için alkol hayatın asal bir parçası. işten çıkan pub’a fırlatıyor kendini. daha güneş batmadan içmeye başlayınca da 10-11 gibi pek primetime saatlerde zil zurna sarhoş olanlar mı ararsın, bar önünce kız kavgası mı istersin, al gözüm seyreyle kraliçe’nin topraklarını. art-fart: bazı mahalleler street art konusunda çok iddialı. londra’nın…“It’s not a great brItaIn, It’s an alrIght brItaIn” yazısını okumaya devam et

basbakir bir koydan ve yosyogik bir tatilden döndüm canlar. aç döndüm, kabız döndüm ama mutlu döndüm. bi kere ekibimiz süperdi. örtmenim başakitom sağolsun, en tatlı yogacıları dertop etmiş, kabak’ta ve yoga matta buluşturmuş. her gün nerdeyse 3-4 saat açık havada başak’ın yoğun disiplini altında yoga ve yoga-terapi yaptık, artık vücutta ne kadar kas, bağdoku, et, kemik, sinir varsa hepsi yol yol açıldı. arta kalan zamanda ise çadır arkadaşım özge ile tatilin büyük bir kısmını uyuyarak geçirdik ki çok ilginç bir durum. yıllarca öğle uykusu uyumadığı…“kabak kafası” yazısını okumaya devam et